KÜRTSÜZ EVETÇİLER, KOLAYCI HAYIRCILAR VE FASULYEDEN(!) BOYKOTÇULAR


ERKAN ÇINAR


8 Eylül 2010


Anayasa değişiklik referandumuna çok az bir zaman kala tartışmalar ve gerginlikler de zirve yapmış durumda. Bir yanda yetmeyen bir pakete "evet" diyenler, diğer yanda ittihatçı-statükocu CHP, MHP, İP gibi partilerle yan yana "hayır"ı tercih edenler, bunların tam ortasında da her iki cephenin hedefinde olan Boykot Cephesi. Kendi cephemizin, yani boykot cephesinin tavrını zaten biliyoruz. Gelin birlikte diğer iki cephenin duruşuna öne çıkan örnek olaylar, kullanılan retorik üzerinden bakalım.

Önceliği "yetmez ama evetçilere" verelim. Bu cenah, konumlanışına ana gerekçe olarak yapılacak değişikliklerin askeri vesayeti geriletecek olmasını ve ufak bir ilerlemenin dahi olumlu olduğunu, bunun daha büyük demokratikleşme adımlarının önünü açacağını gösterirken, bir yandan da boykot tavrına "Kürt illeri ile sınırlı kalmak şartıyla" göz kırpıyor. Bu cenahın lokomotifi olarak görülen DSİP çevresi, bazen yayınlarındaki editoryal makalelerle, bazen ise partinin önde gelen isimlerinin kaleminden bu tutumun nedenlerini anlatmaya çalışıyor. Ancak kendileri büyük olasılıkla "siz anlayamıyorsunuz" diye tepki göstereceklerse de tutumlarını maalesef mantık çerçevesinde anlatamıyor. Partinin web ortamındaki iki ayrı yayın organı olan sosyalistisci.org ile marksist.org'da yayımlanan iki ayrı yazı bu durumun en iyi örnekleri. "Batı'da yetmez ama evet, Kürt illerinde boykot" başlıklı editoryal makalede, az önce sıraladığımız "evet" gerekçeleri ayrıntılandırılmış. " 'Yetmez ama evet' ve 'boykot' " başlıklı Doğan Tarkan makalesinde de hakeza. Ancak eksik olan Kürt illerinin boykotunun onaylanıp batı illerinin boykotunun neden onaylanmadığı. Doğan Tarkan'ın yazısındaki şu paragrafa özellikle bakmakta yarar var:

"...BDP'nin tutumu Kürt bölgelerinde doğru olan tutumdur. Kimileri Kürtlerin çoğunluğunun, büyük çoğunluğunun pakete 'evet' demekten yana olduğunu söylüyor. Doğrudur. Kürtler demokrasinin bir küçücük parçasına bile sahip çıkarlar. Küçücük bir adım bile Kürtler için önemlidir. Dolayısıyla 'evet demek' isterler, hatta hayır diyecek Kürt çok çok az olur bile diyebiliriz ama kendilerinin yok sayıldığı bir referandumda niye taraf olsunlar ki? Niye, 'iyi peki biraz daha demokrasi olsun ama biz yok sayılmaya devam edilelim' desinler ki. Bunu söylemek sayısız Kürt ayaklanmasını, 26 yıldır süren savaşı yok saymak olur. Bu nedenle Kürtler kendi açılarından doğru yapmaktadırlar..."

Doğan Tarkan, Kürtlerin değişiklik paketinde yok sayılmaları gerekçesiyle referandumu boykot etmelerinin doğru olduğunu ve "kendi açılarından" doğruyu yaptıklarını ifade ediyor. Evet, Kürtlerin kendi açılarından doğru yaptıkları bir gerçek, peki enternasyonalistlerin "kendi açılarından" doğru olan nedir? Tarkan'ın da dile getirdiği gibi Kürt kardeşlerini yok sayan bir anayasa paketini, paket sadece batı illerine dairmiş de Kürtleri yok sayıyor olması önemsizmişcesine onaylamak mı? Elbette enternasyonalist tutum bu değil; Kürt ulusunun omuz başında duran enternasyonalist devrimcilerin onları yok saymaya devam eden bir anayasayı onaylamasının -evet, biraz ağır gelecek belki ama- tek bir anlamı vardır, o da onların yok sayılmasını onaylamak, yok sayma tavrını güçlendirmektir. Üzücüdür ama bir sonraki anayasa değişikliğine kadar onların yok sayılacak olmasının, hatta Kürt sorununda çözümsüzlüğün devam etmesinin vebali biraz da "yetmez ama evet"çilerin boynunadır. "Yetmez ama evet" diyenler tutumlarını tüm bunları göz önünde bulundurarak yeniden değerlendirmelidir.

"Hayır" cenahına gelecek olursak... Bilindiği üzere "hayır" cenahının ana gövdesini CHP-MHP gibi ittihatçı, şoven, statükocu partiler ve onların akrabası olan İP, DP çevreler oluştururken, ÖDP, EMEP, TKP, Halkevleri, Sosyalist Parti gibi sosyalist yapılar da tercihlerini hayır cephesinden yana kullanmış durumda. Her ne kadar sosyalist dostlarımız hayır tercihlerini yürütmenin elinin güçlenmesi argümanı ile gerekçelendirip kendilerini CHP-MHP ikilisinden ayrı bir noktada tanımlıyor olsa da zaman zaman CHP ve Cumhuriyet Okurları (CUMOK) ile yan yana hayır dedikleri gerçeği de inkâr edilemez biçimde ortada. "Yetmez ama evet"çi ve "hayır"cı dostlarımıza dair bu eleştirel yazıyı son günlerde dikkat çeken bir örnek üzerinden sürdürelim. Geçtiğimiz ay diğer birçok yazar, sanatçı, akademisyen ile birlikte referandumdaki tavrının boykot olacağını açıklayan Temelkuran, 4 Eylül günü Habertürk'teki köşesinden karar değiştirdiğini ve artık "hayır"cı olduğunu duyururken bu karar değişikliğinin nedenlerini de kendince sıralamıştı. Yazıyı okuyanlar Temelkuran'ın gerekçelerini de göreceklerdir. "Hayır"ın kirlenmek olduğu kabulü ile yola çıkan, boykotçuluğun kendisinde "fasulyeden" sayılma hissiyatı yarattığını ifade eden Temelkuran'ın yazısının son paragrafı hayli dikkat çekici:

"...Ben bu Allah’ın belası kavgaya girmezdim de onları bırakamam. Düşmanım olan politikalar tarafından düşman olarak ciddiye alınmıyorsam boykot ettiğim için, bırakırım bu temiz pozisyonu, kirlenirim. Kimse bana, 'MHP ile aynı noktadasın' zırvasını sıkmasın. Ben de onlara, 'Hrant’ın kanına girenlerle, cinayeti savunanlarla, ‘Teröristler sünnetsiz’ diyenlerle aynı yerdesiniz' derim. 'Ömer’in, Halis’in kanına girenlerle aynı yerdesiniz' derim. Diyarbakır’da 'Kadın çocuk, gereği neyse yapılacak' diyenlerle... Orada da durmam, 'Enayi yerine konmaya evet denmez' derim.

Anayasa değişikliğinden sonra neyi ne yapacaklarını ayrıntılarıyla anlatanlar bir kerecik şu 12 Eylül faillerini nasıl yargılayacaklarını niye anlatmadılar? Bunu sorarım. Daha da bin tane cümle kurarım. 'Boykotla bu işin içinden sıyrılamayacağımız ortaya çıktı arkadaş!' derim. Yoksulun, açın, işçinin, Kürt çocukların düşmanı beni düşmanı olarak görmüyorsa, onu yeterince sinir etmiyorsam duruşuma ayar çekmem gerekir diye düşünürüm. Hayır çıksa daha demokratik bir ülke olmayacak burası, evet çıksa da. Bari enayi yerine konmayalım derim! Hayır derim, size de tavsiye ederim..."

Temelkuran, kendisine gelebilecek olası suçlamalara karşı önlem alarak "hayır"cılığını savunmak isterken retorik sanatının inceliklerini sergilemeye çalışsa da, kendisi de bu dile kurban gidiyor. Bir yandan "kimse bana MHP ile aynı noktadasın zırvasını sıkmasın" derken, diğer yandan birçok gerekçe sıralıyor ve "ben de size Hrant'ın kanına girenlerle, teröristler sünnetsiz diyenlerle, 'kadın çocuk, gereği neyse yapılacak' buyuranlarla aynı saftasınız diyebilirim" diyor. Ve aslında "evet"çilere söylediği tam da "bakın, siz onu söylerseniz ben de bunu söylerim" dediği şey, yani "siz de tüm bunların faili AKP ile aynı noktadasınız" ithamı; bir nevi şantaj malzemesinin erkenden tüketilmesi. Elindeki malzemeyi retoriğe kurban eden Temelkuran, zırva olarak tanımladığı ve gelmesi olası görünen kendisinin "MHP ile aynı noktada olduğu" ithamını da kabul etmiş, bu pozisyonunun sağlamasını yapmış oluyor, dibi kara tencereler kavgasının iyi niyetine kurban giden bir neferi oluyor.

Daha önceki satırlarda da bahsedildiği üzere Temelkuran, boykotun "fasulyeden" olarak görüldüğünü iddia ediyor ve boykottan vazgeçme gerekçeleri arasında bunu da sunuyor. Ama buna ek olarak "CHP-MHP ile aynı noktada" olduğunu reddeden Temelkuran'ın unuttuğu önemli bir şey var: Kendi referandum tercihinin, yani hayır cephesinin "fasulyeden" görülmemesini sağlayan maalesef bu cephedeki sol, sosyalist partiler, onların yürüttükleri kampanya değil, CHP-MHP ikilisinin köklü ırkçı, şoven, statükocu geleneği. Temelkuran,  fasulyeden görülme endişesinden bu geleneğin yanına yerleşerek, onların tabanının genişliğine güvenerek kurtuluyor, rahatlıyor. Üstelik Temelkuran "fasulyeden sayılma" endişesini dillendirirken, muhtemelen istemeden de olsa burjuvazinin yıllardır devrimci hareketlerin kitlesel olmamasından hareketle onları küçümsemek için kullandığı argümanların benzerine sarılmış oluyor, bu anlayışı yeniden üretiyor, onaylıyor. Anlayacağınız, Ece Temelkuran ve benzerleri kolay olanı tercih ediyor, BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın da dile getirdiği gibi "Bugünün boykot cephesine, yarının en büyük devrimci dinamiğine" katılmak, üçüncü cephenin örgütlenmesine destek olmak zor geliyor ve kaçak güreşiyor.

Sonuçta bizim elimizde en temizinden, bağımsızından boykot cephesi kalıyor. Bindirilmiş kıtalarla yapılan, Kent A.Ş. işçilerinin konfederasyonları olan DİSK tarafından kandırılarak götürüldükleri Kılıçdaroğlu'nun İzmir mitingi, çevre il ve ilçelerden destekle toplanan 5-10 bin kişiye Kürt kelimesini ağzına almadan hitap eden Erdoğan'ın Amed mitingi bir tarafta, Kürt illerinde yoksul yüz binlerce Kürt yoksulunu, batı illerinde Kürt halkının yoldaşı olan birçok devrimci yapıyı bir araya getiren, yeni bir devrimci dinamiğin sinyallerini veren mitingler bir tarafta. Aynılar aynı yerde buluştu ve tertemiz bir mücadele veriyor. Bu mücadelenin esas meyveleri ise referandum sonuçlarının açıklanmasının ardından özellikle referandumun kaybeden cephesi tarafından boykot diyenlere yönelecek tepkiler ve Kürt halk hareketi ile birlikte bu devrimci dinamiğin gündemi meşgul etmesiyle yenecek. İşte bu durum, bizim bugünden bildiğimiz bir gerçek olan referandumun kesin kazananının Boykot Cephesi olduğunu tescilleyecek.  

 


Erkan Çınar
Loading