EKONOMİK KRİZİN YAPISINA BİR BAKIŞ


EMRE C. SOYDAŞ


4 Mart 2010



Türkiye’de ve dünyada yaklaşık iki yıldır ekonomik kriz ‘uzmanları’, krizin ortaya çıkış nedeni üzerine son derece ‘teknik’ terimler içeren  ‘derin’ yorumlar yapmaktalar. Sözgelimi Yunanistan’ın krizden kurtuluş reçetesi olarak Türkiye’den gelecek turizm gelirinin çözüm olabileceği tartışılıyor. Bu liberal ekonomistler, krizin gerekçesi olarak ABD’deki emlak bunalımını öne sürmekteler.

Krizi liberal bir bakış açısıyla yorumlarsak: ABD’de mortgage krizi olarak patlak veren finansal kriz 2008’in ikinci yarısından itibaren diğer ülkeleri de etkilemeye başlamıştır. Domino etkisi yaratan kriz ABD’deki Lehman Brothers finans şirketinin iflasını istemesiyle ayyuka çıkmıştır. Akabinde dünyanın diğer finans piyasalarını da etkisi altına almıştır. Krizin başlaması ile şu ana kadar geçen süre içersinde birçok iflas, işten çıkarmalar, resesyon haberleri ile neredeyse tüm dünya çalkalanmıştır. İMKB, New York, Japonya, Brezilya, Şanghay, Moskova vb. borsalar dibe vurmuştur. Bununla beraber trilyon dolarlık kurtarma paketleri hükümetler tarafından uygulanmaya koyulmuştur.

Kapitalizmin krizinin bu denli bulaşıcı olmasının nedenlerinden biri de ABD ekonomisinin dünya GSYH’sına oranının %25 civarında olmasının büyük payı vardır. Öte yandan her kriz döneminde olduğu gibi Marx yine popüler hale gelmiştir ve kimi kapitalistler dahi Marx’ın ne kadar haklı olduğundan dem vurmaktadır. Obama’nın politikaları dahi cumhuriyetçiler tarafından sosyalizan olmakla ‘suçlanmaktadır’. Marx’ın bu ‘dönüşü’, buna karşın piyasanın liberalizasyonu, devletin ekonomiden tamamen çekilmesi gibi söylemlerin eski cazibesini yitirmiş olması dahi krizin asıl niteliğini ortaya koymaktadır. ABD emperyalizmi ekonomik ve askeri hegemonyasını kaybederken, dünya da Amerikan rüyasından uyanmıştır. Artık ABD 90’lı yılların neo-liberal rüzgarının sönmesiyle, ideolojik ve kültürel hegemonyasını da kaybetmektedir ve ne yazık ki artık Batı’yı bir arada tutacak bir ‘düşman’ Doğu da mevcut değildir. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın kazananı olan ABD, hegemonyasını ve dünyanın çeşitli yerlerine müdahale etme hakkını Doğu’daki ‘düşmana’ karşı ‘hür’ Batı’yı koruma üzerinden şekillendiriyordu. Bir adım sonra ne olabileceği kestirilebilen dehşet dengesinin bitişinin ardından eski ‘düşmanlar’, yeni ekonomik rakipler haline gelmişlerdir.

Özellikle reel sosyalizmin çözülüşü ile birlikte dünya bir kaosu yaşamaktadır. İdeolojik olarak tek kutuplu olan dünya, aktör devlet bazında çok kutuplu bir hal almaya başlamıştır. Bu anlamda ekonomik, siyasi, askeri anlamda egemenliğini Sovyetlerin dağılması ile ilan eden ABD, aslında Sovyetlerin çöküşü ile beraber Avrupa ve Orta Doğu’daki varlık nedenini kaybetmiş olduğunu görememiştir. Yeni kapitalist dünyada vücut bulan farklı ekonomik ve siyasi aktörler (Çin, Hindistan, Rusya vb.) etki alanlarını artırmaya ve dünya reel politikasında güç sahibi olmaya çalışmaktadırlar. Bu hegemonya savaşı çok kutupluluk olarak görülse de aslında ideolojik olarak tek kutuplu olan dünyada kapitalistlerin it dalaşından başka bir şey değildir ve dünya halklarına hiçbir şey kazandırmayacaktır. Nihayetinde kapitalistlerin amaçları ortaktır ve bu amaç doğrultusunda ortaya çıkan kaynaklardan kimin ne kadar alacağı konusunda bir kapışma vardır. Bu bağlamda oluşturulan Şanghay Ekonomik İşbirliği Örgütü gibi örgütlerin, paylaşım konusunda işbirliğine gidilmesinden başka bir anlamı yoktur. Dolayısıyla dünya kapitalizmin kıskacı altındadır. Bu aynı zamanda ekonomik krizlerin periyodik bir şekilde devam edeceğinin göstergesidir. Dünya sosyalist hareketleri nitel birikimlerini nicel sıçramaya dönüştürdüklerinde bu kıskaçtan kurtulup kapitalizm yerle bir edilecektir. Bu anlamda sosyalizme yakınlığımız 90’dan önceki döneme nazaran daha fazladır. Çünkü Sovyet revizyonizmi, sosyalizmi bir umut olmaktan çıkarıp bir korkuluğa dönüştürmüştü. Artık sosyalizmin yeniden umut olması için hiçbir engel yoktur, sosyalizm umudu yayılmacı bir devletin söyleminde kalan bir ‘ulusal’ ideoloji olmaktan çıkmıştır.

Küreselleşme denilen olgu ilerlerken, bu aynı zamanda enternasyonalizmi de geliştirici bir hal almıştır. Sınırların bir öneminin kalmaması şirketlerin kâr maksimizasyonunu sağlarken, aynı zamanda sosyalist hareketleri de enternasyonalleştirmektedir. Yani kapitalizm her zaman olduğu gibi kendi mezar kazıcılarını yaratmaktadır. Finansal küreselleşmenin alabildiğine fazla ilerlediği bir dönemde dünya ekonomilerinin birbirine bağımlı hale gelmesi gitgide artmaktadır. Borçlu olamayan ülkenin hemen hemen kalmaması ve borçlu alacaklı ilişkilerinin muğlaklaşması kapitalizmin krizinin derinleşmesini ve bu bağlamda dünya halklarının birbirine yaklaşmasını sağlamaktadır.

Finansal krizden çıkmak için bir dizi öneride bulunan piyasa belirleyicileri ve liberal ideologların düşüncelerine kısaca değinmek gerekirse Keynesyencilere göre, kriz dönemlerinde hükümet bütçe açığı vererek harcamalarını arttırmalıdır. Parasalcılara göre ise derhal kriz dönemlerinde para arzı arttırılmalıdır. Bu iki görüş makro iktisat literatüründe hakim olan görüşlerdir. Bugün ABD’de her iki politika da uygulanmaktadır. 950 milyar dolarlık kurtarma paketleri hazırlanmakta ve piyasaya para pompalamaktadır. Krizden çıkış için ilk çare olarak düşünülen bu politikalar, ABD dışında çoğu ülke tarafından da benimsenmektedir. Bunun sonucunda kurtarma paketlerinin bedeli halka yüklenmekte ve halkın gelir seviyesi düşmektedir. Bu da yoksullaşmayı beraberinde getirmektedir. Öte yandan Avusturya Okulu iktisatçıları, hükümetin ellerini ekonomik sistemden tümüyle çekmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Fakat serbest piyasa ekonomisinin sıkı savunucu olan Avusturya ekolünün düşüncesi, ülkeler nezdinde pek itibar görmemektedir. Bunun nedeni ise bu tür bir anlayışı harekete geçirebilecek cesaretlerinin olmaması ve olası halk ayaklanmalarından korkmalarıdır. Modern finans sisteminin bir ürünü olan ve manipülasyon amacıyla piyasalarda dolaşan sanal paraların yarattığı kaos ve bu bağlamda oluşturulan borçlu alacak ilişkilerini muğlaklaştıran futures,  forward  tarzı sözleşmeler kapitalizmin her krizini derinleştirmektedir.

Kapitalist sistemin baskı aracı olan devlet ekonomik sistemde yapılan hataların bedelini hataları yapanlara değil (ki bunlar devletin bir anlamda beslendiği burjuvazi oluyor) halka ödetmesi esas itibariyle doğal bir sonuç olup her kriz ortamında tekrarlanan bir süreçtir. Dünyanın en önemli silah ihracatçısı konumundaki ABD için uluslararası çatışmaların ekonomik krizlere karşı bir panzehir olduğu gerçeği ise kaçınılmazdır. İstikrarsızlaştırılan bölgeler önce silah ticareti ile bir kazanç kapısı haline gelmekte ve ABD müdahalesini meşrulaştırmaktadır. Değişen dünyada ise sorgulanan işte bu meşruluk zeminidir. Irak işgalinde görüldüğü gibi bulunan tek kimyasal silahın ‘Kimyasal Ali’ olması, ABD yönetimini uluslararası kamuoyunda gülünç bir duruma sokmuş, ve ABD kendi halkına dahi yabancılaşmıştır.

Patlak veren kriz ile beraber, kapitalist sistem ve devletlerin politikaları bizzat kendi halkları tarafından sorgulanmaya ve eleştirilmeye başlanmış, sermayenin uluslaraşırı bir konuma gelmesine neden olan küreselleşme, önce sosyal devlet anlayışını terk eden ve çok uluslu şirketlerin etkisi altına giren devletlerin halklarıyla yabancılaşmasına neden olmuştur. Bu devlet-burjuva işbirliği, enternasyonal bir kapitalizm karşıtı hareket şeklinde tezahür eden anti-tezini yaratmıştır. Bu nedenle devrim eski bir ütopya olmaktan çıkıp -ki sermaye sahipleri bunun böyle kalmasını yürekten istemektedirler- gerçek bir alternatif olma yolunda ilerlemektedir.