|
Türkiye’de ve dünyada
yaklaşık iki yıldır ekonomik kriz ‘uzmanları’, krizin ortaya çıkış
nedeni üzerine son derece ‘teknik’ terimler içeren
‘derin’ yorumlar yapmaktalar. Sözgelimi Yunanistan’ın krizden
kurtuluş reçetesi olarak Türkiye’den gelecek turizm gelirinin çözüm
olabileceği tartışılıyor. Bu liberal ekonomistler, krizin gerekçesi
olarak ABD’deki emlak bunalımını öne sürmekteler.
Krizi liberal bir bakış
açısıyla yorumlarsak: ABD’de mortgage krizi olarak patlak veren finansal
kriz 2008’in ikinci yarısından itibaren diğer ülkeleri de etkilemeye
başlamıştır. Domino etkisi yaratan kriz ABD’deki Lehman Brothers finans
şirketinin iflasını istemesiyle ayyuka çıkmıştır. Akabinde dünyanın
diğer finans piyasalarını da etkisi altına almıştır. Krizin başlaması
ile şu ana kadar geçen süre içersinde birçok iflas, işten çıkarmalar,
resesyon haberleri ile neredeyse tüm dünya çalkalanmıştır. İMKB, New
York, Japonya, Brezilya, Şanghay, Moskova vb. borsalar dibe vurmuştur.
Bununla beraber trilyon dolarlık kurtarma paketleri hükümetler
tarafından uygulanmaya koyulmuştur.
Kapitalizmin krizinin bu
denli bulaşıcı olmasının nedenlerinden biri de ABD ekonomisinin dünya
GSYH’sına oranının %25 civarında olmasının büyük payı vardır. Öte yandan
her kriz döneminde olduğu gibi Marx yine popüler hale gelmiştir ve kimi
kapitalistler dahi Marx’ın ne kadar haklı olduğundan dem vurmaktadır.
Obama’nın politikaları dahi cumhuriyetçiler tarafından sosyalizan
olmakla ‘suçlanmaktadır’. Marx’ın bu ‘dönüşü’, buna karşın piyasanın
liberalizasyonu, devletin ekonomiden tamamen çekilmesi gibi söylemlerin
eski cazibesini yitirmiş olması dahi krizin asıl niteliğini ortaya
koymaktadır. ABD emperyalizmi ekonomik ve askeri hegemonyasını
kaybederken, dünya da Amerikan rüyasından uyanmıştır. Artık ABD 90’lı
yılların neo-liberal rüzgarının sönmesiyle, ideolojik ve kültürel
hegemonyasını da kaybetmektedir ve ne yazık ki artık Batı’yı bir arada
tutacak bir ‘düşman’ Doğu da mevcut değildir. II. Emperyalist Paylaşım
Savaşı’nın kazananı olan ABD, hegemonyasını ve dünyanın çeşitli
yerlerine müdahale etme hakkını Doğu’daki ‘düşmana’ karşı ‘hür’ Batı’yı
koruma üzerinden şekillendiriyordu. Bir adım sonra ne olabileceği
kestirilebilen dehşet dengesinin bitişinin ardından eski ‘düşmanlar’,
yeni ekonomik rakipler haline gelmişlerdir.
Özellikle reel
sosyalizmin çözülüşü ile birlikte dünya bir kaosu yaşamaktadır.
İdeolojik olarak tek kutuplu olan dünya, aktör devlet bazında çok
kutuplu bir hal almaya başlamıştır. Bu anlamda ekonomik, siyasi, askeri
anlamda egemenliğini Sovyetlerin dağılması ile ilan eden ABD, aslında
Sovyetlerin çöküşü ile beraber Avrupa ve Orta Doğu’daki varlık nedenini
kaybetmiş olduğunu görememiştir. Yeni kapitalist dünyada vücut bulan
farklı ekonomik ve siyasi aktörler (Çin, Hindistan, Rusya vb.) etki
alanlarını artırmaya ve dünya reel politikasında güç sahibi olmaya
çalışmaktadırlar. Bu hegemonya savaşı çok kutupluluk olarak görülse de
aslında ideolojik olarak tek kutuplu olan dünyada kapitalistlerin it
dalaşından başka bir şey değildir ve dünya halklarına hiçbir şey
kazandırmayacaktır. Nihayetinde kapitalistlerin amaçları ortaktır ve bu
amaç doğrultusunda ortaya çıkan kaynaklardan kimin ne kadar alacağı
konusunda bir kapışma vardır. Bu bağlamda oluşturulan Şanghay Ekonomik
İşbirliği Örgütü gibi örgütlerin, paylaşım konusunda işbirliğine
gidilmesinden başka bir anlamı yoktur. Dolayısıyla dünya kapitalizmin
kıskacı altındadır. Bu aynı zamanda ekonomik krizlerin periyodik bir
şekilde devam edeceğinin göstergesidir. Dünya sosyalist hareketleri
nitel birikimlerini nicel sıçramaya dönüştürdüklerinde bu kıskaçtan
kurtulup kapitalizm yerle bir edilecektir. Bu anlamda sosyalizme
yakınlığımız 90’dan önceki döneme nazaran daha fazladır. Çünkü Sovyet
revizyonizmi, sosyalizmi bir umut olmaktan çıkarıp bir korkuluğa
dönüştürmüştü. Artık sosyalizmin yeniden umut olması için hiçbir engel
yoktur, sosyalizm umudu yayılmacı bir devletin söyleminde kalan bir
‘ulusal’ ideoloji olmaktan çıkmıştır.
Küreselleşme denilen olgu
ilerlerken, bu aynı zamanda enternasyonalizmi de geliştirici bir hal
almıştır. Sınırların bir öneminin kalmaması şirketlerin kâr
maksimizasyonunu sağlarken, aynı zamanda sosyalist hareketleri de
enternasyonalleştirmektedir. Yani kapitalizm her zaman olduğu gibi kendi
mezar kazıcılarını yaratmaktadır. Finansal küreselleşmenin alabildiğine
fazla ilerlediği bir dönemde dünya ekonomilerinin birbirine bağımlı hale
gelmesi gitgide artmaktadır. Borçlu olamayan ülkenin hemen hemen
kalmaması ve borçlu alacaklı ilişkilerinin muğlaklaşması kapitalizmin
krizinin derinleşmesini ve bu bağlamda dünya halklarının birbirine
yaklaşmasını sağlamaktadır.
Finansal krizden çıkmak
için bir dizi öneride bulunan piyasa belirleyicileri ve liberal
ideologların düşüncelerine kısaca değinmek gerekirse Keynesyencilere
göre, kriz dönemlerinde hükümet bütçe açığı vererek harcamalarını
arttırmalıdır. Parasalcılara göre ise derhal kriz dönemlerinde para arzı
arttırılmalıdır. Bu iki görüş makro iktisat literatüründe hakim olan
görüşlerdir. Bugün ABD’de her iki politika da uygulanmaktadır. 950
milyar dolarlık kurtarma paketleri hazırlanmakta ve piyasaya para
pompalamaktadır. Krizden çıkış için ilk çare olarak düşünülen bu
politikalar, ABD dışında çoğu ülke tarafından da benimsenmektedir. Bunun
sonucunda kurtarma paketlerinin bedeli halka yüklenmekte ve halkın gelir
seviyesi düşmektedir. Bu da yoksullaşmayı beraberinde getirmektedir. Öte
yandan Avusturya Okulu iktisatçıları, hükümetin ellerini ekonomik
sistemden tümüyle çekmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Fakat serbest
piyasa ekonomisinin sıkı savunucu olan Avusturya ekolünün düşüncesi,
ülkeler nezdinde pek itibar görmemektedir. Bunun nedeni ise bu tür bir
anlayışı harekete geçirebilecek cesaretlerinin olmaması ve olası halk
ayaklanmalarından korkmalarıdır. Modern finans sisteminin bir ürünü olan
ve manipülasyon amacıyla piyasalarda dolaşan sanal paraların yarattığı
kaos ve bu bağlamda oluşturulan borçlu alacak ilişkilerini
muğlaklaştıran futures,
forward tarzı sözleşmeler
kapitalizmin her krizini derinleştirmektedir.
Kapitalist sistemin baskı
aracı olan devlet ekonomik sistemde yapılan hataların bedelini hataları
yapanlara değil (ki bunlar devletin bir anlamda beslendiği burjuvazi
oluyor) halka ödetmesi esas itibariyle doğal bir sonuç olup her kriz
ortamında tekrarlanan bir süreçtir. Dünyanın en önemli silah ihracatçısı
konumundaki ABD için uluslararası çatışmaların ekonomik krizlere karşı
bir panzehir olduğu gerçeği ise kaçınılmazdır. İstikrarsızlaştırılan
bölgeler önce silah ticareti ile bir kazanç kapısı haline gelmekte ve
ABD müdahalesini meşrulaştırmaktadır. Değişen dünyada ise sorgulanan
işte bu meşruluk zeminidir. Irak işgalinde görüldüğü gibi bulunan tek
kimyasal silahın ‘Kimyasal Ali’ olması, ABD yönetimini uluslararası
kamuoyunda gülünç bir duruma sokmuş, ve ABD kendi halkına dahi
yabancılaşmıştır.
Patlak veren kriz ile
beraber, kapitalist sistem ve devletlerin politikaları bizzat kendi
halkları tarafından sorgulanmaya ve eleştirilmeye başlanmış, sermayenin
uluslaraşırı bir konuma gelmesine neden olan küreselleşme, önce sosyal
devlet anlayışını terk eden ve çok uluslu şirketlerin etkisi altına
giren devletlerin halklarıyla yabancılaşmasına neden olmuştur. Bu
devlet-burjuva işbirliği, enternasyonal bir kapitalizm karşıtı hareket
şeklinde tezahür eden anti-tezini yaratmıştır. Bu nedenle devrim eski
bir ütopya olmaktan çıkıp -ki sermaye sahipleri bunun böyle kalmasını
yürekten istemektedirler- gerçek bir alternatif olma yolunda
ilerlemektedir.
|