![]() |
|
|
|
|
||
|
LA VİTA È BELLA DOĞUŞ ŞAHİN 10 Ağustos 2010 Roberto Benigni’nin senaryosunu yazıp
yönettiği, aynı zamanda başrolünü oynadığı 1997 yapımı 3 oskarlı İtalyan
filminin adı “La Vita è Bella”. Yani “Hayat
Güzeldir”. Ben de kendime sordum hayat güzel mi? Film
II. Dünya Savaşı zamanında karısı ve oğlu ile birlikte Yahudi
kamplarına götürülen Yahudi bir babanın, çocuğunu korumak için yaptığı
fedakarlıkları ve çocuğunu o kirli dünyanın dışında tutmak için oynadığı
oyunu anlatıyor. Filmin geçtiği yer Mussolini döneminin faşist
İtalya’sı. Yahudilere yapılan saldırılar, üstün ırk düşüncesi ve
İtalya’nın “kamburlarını” yani engellileri yok etme fikri toplumun genel
durumunu anlatıyor. Guido bir Yahudi bir İtalyandır. Görünüşte
basit olan hayatını mucizeler yaratarak süsler. Onu filmin kahramanı
yapansa ırkı yüzünden başına gelen olaylar ve kendisinin hayata tutunma
çabasıdır. Guido evlenmiş ve bir oğlu olmuştur. Çok mutludur, kendi
dünyasında yaşamını sürdürmek ister. Guido ne kadar isterse istesin
kendi dünyasında mutlu olmak diye bir şey yoktur. Kendi dünyan temiz
olabilir, seni mutlu etmeye de yetebilir ama gerçek dünya o küçük
temizliği göstermeyecek kadar kirlidir. Guido’nun oğlu Giosué bir dükkanın camındaki
yazıyı okur ve kirlilikle ilgili ilk sorusunu sorar: “Neden köpekler ve
Yahudiler buraya giremezmiş baba?” Bu sorunun cevabını ben bilmiyorum ama Guido
cevap verir: “İnsanlar sevmediklerini dükkanlarına almıyorlar. Şuradaki
dükkanda da atlar ve İspanyollar giremez yazıyor”. Doğru söylüyor, insanlar sevmediklerini
mülklerine almayabilir. Peki mülkü olmadığı halde bir yerleri sahiplenip
orası mülküymüş gibi davranıp sevmediklerini ordan atmaya çalışmalarına
ne demeli? Ya da daha ileri gidip, sevmediği insanları kendi mülkünden
kovmalarına? Mahallelerine yeni taşınan Kürtlere satın
evinizi gidin diyen Türkler, gidip Filistini işgal edip sonra burda
Filistinli istemiyoruz diyen İsrailliler, burası bizim ülkemiz deyip
Türklere saldıran Almanlar, öldürülen Ermeniler... Guido toplama kampında tüm çektiklerini bir
oyunmuş gibi gösterir oğluna. Aşağılamalar, işkenceler, sefalet,
soykırım hepsiyle alay eder. Hatta kendi ölümüne bile oyun oynayarak,
oğluna gülümseyerek gider. Tüm bu anlatılanlara rağmen filmin adı “Hayat
Güzeldir”. Hayat güzel mi? 1939-1945 yıllarının tek bir
Yahudinin hayatı üzerindeki yansıması yukarıda anlatılanlar. Şimdi
2000’lerdeyiz, hayat şimdi nasıl? Dünün mağdurları bugünün cellatları oldu.
İsrail devleti Filistinlileri tüm dünyanın gözü önünde katlediyor. Amerika Irak’ta, Afganistan’da insanlık
onurunu çiğniyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti ve ordusu da
müttefiki olduğu Amerika ve İsrail’in Ortadoğudaki pis işlerini yapıyor. Sadece bu da değil. Türkiye Cumhuriyetinin
bizzat içinde olduğu kirli bir savaş daha var. 25 yıldır süren bu savaşta TC’nin harcadığı
para 380 milyar dolar. Ölü sayısı 65.000. Bunlar resmi rakamlar, gerçek
rakamların büyüklüğünü siz düşünün. Halklar arasındaki savaşlar
barbarcadır. Savaştan çıkarı olanlar masa başında savaşı başlatıp
gerisini halka mal ederler. Halkı savaşa sürmenin en kolay yolu ise
milliyetçiliktir. Serdar Yeşilyurt Türk Silahlı Kuvvetlerinin
bir askeriydi. Ağaların toprağı için, vatan savunması adı altında
savaşmaya çağrıldı. Yol parası olmadığı için komşularından borç alıp
gitti orduya katılmaya. Bu savaşta öldü, cenazesinde ailesinin giyecek
kıyafeti olmadığı için belediye bu insanları giydirdi. Kimse de çıkıp
neden hep yoksul çocuklar ölüyor, bu savaş neden bitmiyor? diye sormadı,
sormayacak da. Çünkü milliyetçilikle kör edilmiş gözleri. Katilin kim
olduğunu göremeyecekler. Nefret büyüyecek, her ölüm haberinde düşmanlık
büyüyecek ama gerçek katillere değil. Asıl düşman zenginler, patronlar
olduğu halde kardeş olan halk düşman olarak görülecek. Ve bu kardeş olan
halka karşı saldırılar olacak. Tıpkı bugünlerde olanlar gibi. İnegöl’den Hatay ve Erzurum’a her şehirde
gergin günler yaşandı. Dillerde öfke, sloganlarda intikam, sokaklarda
linç manzaraları. Tahrip edilen binalar, yağmalanan dükkanlar...
Kapısında, vitrininde Türk bayrağı asılı olmadığı için yakılan, yıkılan
iş yerleri... İşte Türkiye’nin son durumu. Bu durumda
‘hayat güzeldir’ diyenin kim olduğuyla ilgili iki seçeneği vardır: ya
etrafında olanları umursamayan bir korkaktır, kendi dünyasında kendisini
kandırır, ya da daha da kötüsü tüm bunlara sebep olan barbarlardandır. Yazının başında sorduğum soruyu tekrar
düşünüyorum hayat güzel mi ve her şeye rağmen yaşamaya değer mi? Zonguldak’tan bir yoldaşım geliyor aklıma,
yaşımın 3 katı kadar bu örgüte emek vermiş bir yoldaşım. Bu kadar emek
verdin, hiç pişman oldun mu? diye sordum bir gün ona. Aldığım cevap umut
var dememe yetti: “Oldum. Ama yaptıklarımdan değil, yapamadıklarımdan
pişman oldum”. Ben de hayat güzeldir diyenlerdenim. Ama ben
ne korkağım ne de barbarım. Ben 3. seçeneği seçiyorum: Devrimciyim.
Devrimcilik sana sunulan seçeneklerin dışına çıkmaktır, devrimcilik umut
etmektir, devrimcilik tüm kirliliğine rağmen bu dünyada temiz
kalabilmektir. Hayat güzeldir, yaşamaya da, savaşmaya da
değerdir. Umudu olduğu için düşenlere...
|
||
|
Loading
|