HAVALAR ISINIRKEN


Ç. YAŞAM


28 Haziran 2010



Muhtemelen bürokrasinin kalbi bu şehirde attığı için, Ankara sokakları bir süredir işçi sınıfının mücadelesine ev sahipliği yapıyor. Her gelen ‘derdimize derman’ diyerek önce TBMM’nin yolunu tutuyor, oradan umduğunu bulamayınca da sokakları mesken ediniyor.

Önce Kent AŞ işçileri geldi. CHP’li İzmir Karşıyaka Belediyesi tarafından ‘iş alanında daralma olduğu’ gerekçesiyle çıkarıldılar işten. 650 kilometre yolu yürüyerek, her adımda öfkelerini bileyip direnişi büyüterek 32 gün sonra ulaştılar Ankara’ya. CHP Genel Merkezine gidecek sosyal demokrat(!) CHP’nin bu hiç de sosyal olmayan uygulamasının hesabını soracaklardı.

300 Kent AŞ işçisi CHP’den randevu alamadı ve çadır kurdukları Abdi İpekçi parkında faşistlerin saldırısına uğradılar. Saldırıdan sonra sendikanın yan çizmesi üzerine de gerisin geri döndüler memleketleri İzmir’e.

Sonra Direniş Sokağı’nın sahibi, Tekel işçileri geldi. Malatya’dan, Hatay’dan, Diyarbakır’dan gelmişlerdi. İstanbul’dan, Adıyaman’dan, Samsun’dan… İş yerleri kapatılmıştı ve özlük hakları korunarak başka kamu kuruluşlarına nakledilmek istiyorlardı. AKP Genel Merkezi önünde başlayan Abdi İpekçi Parkı’nda devam eden ve Sakarya Caddesi’nde zirveye ulaşan bir direniş öyküsü yazdılar.

Defalarca saldırdı polis, kara kışın ortasında panzerlerle ıslatıldılar. Defalarca gözaltına alındı Tekel işçileri. Yedikleri copun hesabını tutmak mümkün değildi. Birçoğu ilk kez tattı biber gazını, kimileriyse deneyimliydi. Fenalık geçirenler oldu, birisi kendini yakmak istedi Ankara’nın göbeğinde, son anda engellendi.

Sakarya Caddesi’nde kuruldu çadırlar, her birinin içine birer soba konuldu. Ölmek vardı dönmek yoktu, her biri ayrı bir öykünün konusu olacak 73 gün özgürleştirdiler Ankara sokaklarını.

78 gün boyunca direnişin önünde ki en büyük engel sendikaydı ve en sonunda işçileri evlerine yollayan da sendika oldu ama onlar Hamdullah Uysal’ı bıraktılar Ankara’da. Sakarya Caddesi’nden geçenler hâlâ duvarlarda Hamdullah Uysal’ın siluetini görebilir.

Şimdi de kot taşlama işçileri Ankara’da. Çoğu Bingöl’den gelmiş. Sendikaları yok, Kot Taşlama İşçileri Dayanışma Komitesi etrafında toplanarak arıyorlar haklarını. Gelen işçilerin hiçbiri çalışamıyor, hepsi silikozis hastası. Yanlarında ölen arkadaşlarının resimlerini getirmişler belki birilerinin vicdanı sızlar diye. Ellerinde sağlık raporları var, doktorlar ‘meslek hastalığıdır’ diye yazmışlar ama devlete kabul ettirememişler bir türlü. Maluliyet maaşlarını alamıyorlar.

Gelen işçilerden biri eylemin ilk günü rahatsızlanmış ve hastaneye kaldırılmış. Kalanların morali pek de iyi sayılmaz. Kent AŞ işçileri gibi ya da Tekel işçileri gibi değil durumları, biraz daha farklı. Patronlar göz göre göre onların hayatıyla oynamış. Eylemin yapıldığı yer aynı, Apdi İpekçi Parkı ancak bu kez alanda çaresizlik rüzgarı esiyor. İşçiler ‘Biliyoruz öleceğiz ama hiç değilse hakkımızı alalım!’ diyor.

3 gün kalacaklar Abdi İpekçi Parkı’nda. Eğer sonuç alınmasa daha kalabalık gelecekler ve yanlarında solunum cihazına bağlı yaşayan arkadaşlarını da getirecekler. Durumu özetleyense Bingöl’lü bir işçi oluyor; ‘Hepimiz burada onların gözü önünde öleceğiz!’

Bir tarafta yükselen sınıf hareketi diğer tarafta iç savaş söylemleri ve bu ikisinin girift hali, sözün kısası havalar ısınıyor.

Eğer bir şeyler değişmezse maden işçileri, tersane işçileri, kot taşlama işçileri ölmeye devam edecek. İşçiler bunu biliyor.

Eğer bir şeyler değişmezse dilini konuşamayan, kimliği inkar edilen Kürtler ölmeye devam edecek. Kürtler bunu biliyor.

Bununla birlikte özellikle Tekel ve kot taşlama işçilerinin direnişinde somut olarak gördüğümüz şey; Kürtler işçileşiyor, işçiler Kürtleşiyor.

Öldürülmeye çalışılan bir canlı söz konusu durumdan kurtulmak için üstün bir gayret gösterir ve normal şartlar altında kendisinden beklenmeyen bir başarı elde edebilir. Var olan durumda devrimci bir atılımı gerçekleştiremeyecek gibi görünen ezilen sınıflar, her geçen gün biraz daha ölüme yaklaşıyor. Neden bu can havliyle girişecekleri bir mücadeleden zaferle çıkmasınlar ki? Neden her seferinde konuşmaya gittikleri TBMM’yi bir gün işgal etmek için yola düşmesinler ki?

Onların artık gerçekten de kaybedecek bir şeyi yok!