İŞÇİ DEMOKRASİSİ KARŞISINDA DEVLET ORGANI SENDİKALAR


CENGİZ FERAH


4 Mart 2010



Tekel direnişi, sınıfın ölmediği, hâlâ istenildiği zaman oligarşinin karşısına dikilebileceği ve işçi sınıfı içindeki militan gücün giderek Kürtleştiği gibi birçok sosyal ve sınıfsal realiteyi önümüze sürerken, bir gerçekliği daha kör göze parmak sokarcasına gösteriyor. Bu da sendikal hareketin uzun yıllardır büyümekte olan krizinin doruk noktasına ulaşmış olduğudur. Bu iddiamız doğrultusunda Türk-İş özelinde sendikanın neden işçi sınıfının direnişine önderlik edemediği ve sendikal yapılanma içerisinde başgösteren veya zaten kuruluşundan bu yana kendi içinde taşımakta olduğu temel aksaklıkların işçi sınıfının ve ezilenlerin üzerindeki etkilerinin ne kadar büyük olduğu gibi soruların cevaplarını arayacağız.

1945 yılında kurulan Demokrat Parti, toplu sözleşme, grev hakkı ve daha geniş sendikal özgürlükler vaadetmesine karşın, bu vaatleri gerçekleştirmemiştir. Buna paralel olarak da işçi sınıfını ve sendikal hareketi kendi denetimine almak için 1950'de Hür İşçi Sendikal Birliği'ni kurar. Ülkeyi küçük Amerika yapacağına dair söylemleri olan DP hükümetinin, iktidar olduğu süre boyunca ülkeye gelen emperyalist ülke sendikacıları, amerikan tipi yeni bir konfederasyon kurulmasını önerirler. Özellikle Amerikan-İş Federasyonu iktisat uzmanı ve Marshall Planı Avrupa temsilcisi danışmanı Morris Shiskin ve daha sonra Uluslarası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu yürütme kurulu üyesi Irving Brown'un önerileri ile 1952'de Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonun (Türk-İş) kurulmasına önderlik ederler.

Kurulduğu günden bu yana devletin resmi bir kurumu gibi hareket eden Türk-İş, partiler üstü politika yapma kaygısı ile kitleleri politika yapmaktan uzaklaştırmış, apolitik sendikacılar yetiştirmiştir. Oysa bizler apolitikliğin işçi sınıfında ve sendikalarda hakim olmasının, kitleleri nasıl bir oportünizm içine sürükleyeceğini, Lenin'in tezlerinden bilmekteyiz. Türk-İş, 12 Eylül hükümetine Sadık Şide'yi bakan olarak vermiş, 12 Eylül Anayasası için ''evet'' kampanyası yapmıştır. Bütün bunlarla birlikte alınan tüm önlemlere rağmen, Türk-İş’e bağlı sendikalarda devrimci, demokrat işçi önderleri de olmuştur elbet ve bu sendikalarda, merkezi yönetime karşın birçok grev ve eylemlilikler de olmuştur ancak genel anlamda merkezi yapının, oligarşinin bir organı olarak yaşamını sürdürdüğü gerçeği değişmemiştir. Bunu, her zaman devleti rahatsız edecek eylemliliklerden kaçınmaları durumundan anlıyoruz, bunu 1980'den sonra IMF-DB'nın taşeronluğunu yapan hükümetlerin özelleştirme ve işten atma uygulamalarına karşı konfederasyonun yeterli sesi yükseltmemesinden ve en basiti, AKP hükümetinin, başta eğitim ve sağlık olmak üzere genel anlamda peşkeş ve sosyal devleti tasfiye politikalarına karşı almış olduğu tavırsızlıktan anlıyoruz. 

Şimdi biraz da kuruluş amacı Türk-İş'ten farklı olan konfederasyonların durumuna değinelim. Örneğin Türk-İş'ten ayrılan sendikacıların kuruluş bildirgesinde ''Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşmaya ant içen sendikacılarız.'' tabiriyle kurdukları DİSK de bugün Türk-İş'ten çok da farklı bir konumda değildir. 15-16 Haziran direnişlerine önderlik eden ve birçok antidemokratik yapılanmaya karşı -DGM'nin kapatılması eylemlilikleri, 20 Mart faşizme ihtar eylemi- net tavrını ortaya koyan DİSK'in bünyesindeki birçok işçi önderi, 1980 cuntasının cellatlarının boyunduruğunda işkenceden geçmiştir. 1980'den sonra özellikle ''Sovyetler Birliği'nin dağılmasından'' sonra kitle-sınıf- sendikacılığı yerine çağdaş sendikacılığa bürünen DİSK, kuruluş amacından uzaklaşmış, ona özünü veren devrimci karakterini yitirmiş ve geniş manada sisteme eklemleşmiştir. Keza kamu emekçilerinin sendika konfederasyonu olan KESK de son dönemlerde, sendika bürokrasisinin, amerikan tipi ''ücret sendikacılığının'' bataklığına bulaşmış, yeni liberal politikaların emekçileri apolitize etmek için onların ağzına çaldıkları bir kaşık ''susturma payı'' ile yetinir duruma gelmiştir. Konfederasyon giderek tabanda yeralan emekçilerin kararlarda gözardı edildiği, antidemokratik uygulamalarla çoğu zaman da ''kitlelerin geri yanlarının'' arkasına gizlenerek çıkmaz bir yola, bir kısır döngü içine girmiştir.

Bu konuyu toparlamak gerekirse, bugün itibariyle işçi sınıfı, ''işçi aristokrasisi'' ve ''uzlaşmacı, ücret sendikacılığı'' sayesinde politikadan uzaklaştırılmış, mücadele istekleri çoğu zaman kırılmıştır. Devletin, bütün güçleri ile işçilere karşı patronları koruduğu gerçekliğinin, işçi sınıfına anlatılması bir yana dursun, sendikalar çoğu zaman ''refah devletinin'' onlara verdikleri ''sus payı'' ile yetinmiş ve devletin resmi bir kurumu gibi çalışan mekanizmalar haline gelmişlerdir. 

Bütün bunlara rağmen, yaklaşık 80 günlük ''Tekel Direnişi'' sınıfın militan ve uzlaşmaz özünü, sınıfın direngen tavrını hala koruduğunu herkese göstermiştir. Göstermiş olduğu bir başka nokta ise, direnişi durdurmak için Türk-İş'in bütün oyunlara başvurduğu gerçeğidir. Bu süreçte Türk-İş'in direnişi kırmak için oynadığı bir orta oyunudur. Tekel işçilerinin arasına girip onlarla konuşanlar, konfederasyona karşı nasıl ateş püskürdüklerini bütün çıplaklığıyla görmüşlerdir. Türk-İş başkanı Mustafa Kumlu'nun, bir konuşmasında, ''Tekel işçileri şükretsinler ki bir işe sahipler, bu ülkede işsiz milyonlarca insan varken onlar bir işe sahipler ve bunu da düşünmeleri gerekir'' gibi direniş kırıcı açıklamaları Türk-İş'in tavrını bir kez daha ortaya çıkarmaktadır. Yine Tekgıda-İş Sendikası genel başkanı Mustafa Türkel’in ''Polis çadırlara müdahale ederse biz karşılık vermeyeceğiz. Bir yanağımıza tokat atarlarsa, ötekisini çevireceğiz.'' gibi içeriği son derece açık, patronları koruyan devlete ve devletin zor güçlerine karşı göstermiş olduğu pasifist tavır, Tekel direnişinin sendikal ayağının ne beter bir oportünizme dayandığını göstermiştir. Her gün direniş kırıcı rolüne soyunup, devletle işbirliği kollayan sendika acizdir ve oligarşinin emrinde çalışmaktadır.

Peki sendikalardan beklediğimiz nedir? Sendikanın görevi, yeni liberalizmin ''güler yüzünün'' arkasındaki pislikleri ortaya koyması, sınıfsal çelişkinin her geçen gün arttığı ve kır ve kent yoksulunun giderek proleterleştiği gerçeğini açığa çıkarmasıdır. Bir başka açıdan ise, işçi ve emekçilerin kolektif bir sınıf bilincini ortaya çıkarması ve kitleleri örgütlü mücadeleye yöneltmesi açısından bir okul niteliği taşımasıdır. Sendikaya yüklediğimiz bir başka sorumluluk ise, işçilere, mücadele arkadaşı diğer işçinin, işçi olmasının ötesinde veya işçi olmasından kaynaklanmayan sorunlarında da yanında olması gerekliliğinin anlatılmasıdır. Örneğin cinsiyet ve ulusal sorunlarda işçi sınıfı müdahale etme gerekliliği duymaz ise eğer, sorunların çözümü giderek daha fazla zaman alacak hatta tıkanacaktır. Sınıf indirgemeci anlayıştan kurtulup, cinsiyetçi ve milliyetçi anlayışların karşısında, sendika bir taraf olmalıdır. Sendikadan beklenen budur.

Tekel direnişinin ışığında sınıfın öğrenmiş olduğu birçok şey olduğu kanısındayız. İşçi demokrasisinin bir başka ifade ile sosyalist demokrasinin işçiler arasına teorik ve pratik manada yerleşmediği sürece, işbirlikçi, sarı sendikaların eline teslim edilen sınıfın kurtuluşu sağlanamayacaktır. Sendika ise, militarizmin, milliyetçiliğin ve cinsiyetçiliğin karşısına dikilip, devletin resmi bir organı olarak işlev görmeyip, içerisinden yükselecek ve ''itici kolektif güç'' olacak, devrimci, demokratik irade sahibi olduğunda, asıl vasıflarını yerine getirmiş olacaktır. Gün ''işçilerin birliği, halkların kardeşliği'' şiarını yükseltip, işçi sınıfını ''amerikan tipi, işbirlikçi'' sendikalardan kurtarma günüdür.