|
Tekel direnişi, sınıfın
ölmediği, hâlâ istenildiği zaman oligarşinin karşısına dikilebileceği ve
işçi sınıfı içindeki militan gücün giderek Kürtleştiği gibi birçok
sosyal ve sınıfsal realiteyi önümüze sürerken, bir gerçekliği daha kör
göze parmak sokarcasına gösteriyor. Bu da sendikal hareketin uzun
yıllardır büyümekte olan krizinin doruk noktasına ulaşmış olduğudur. Bu
iddiamız doğrultusunda Türk-İş özelinde sendikanın neden işçi sınıfının
direnişine önderlik edemediği ve sendikal yapılanma içerisinde
başgösteren veya zaten kuruluşundan bu yana kendi içinde taşımakta
olduğu temel aksaklıkların işçi sınıfının ve ezilenlerin üzerindeki
etkilerinin ne kadar büyük olduğu gibi soruların cevaplarını arayacağız.
1945 yılında kurulan Demokrat
Parti, toplu sözleşme, grev hakkı ve daha geniş sendikal özgürlükler
vaadetmesine karşın, bu vaatleri gerçekleştirmemiştir. Buna paralel
olarak da işçi sınıfını ve sendikal hareketi kendi denetimine almak için
1950'de Hür İşçi Sendikal Birliği'ni kurar. Ülkeyi küçük Amerika
yapacağına dair söylemleri olan DP hükümetinin, iktidar olduğu süre
boyunca ülkeye gelen emperyalist ülke sendikacıları, amerikan tipi yeni
bir konfederasyon kurulmasını önerirler. Özellikle Amerikan-İş
Federasyonu iktisat uzmanı ve Marshall Planı Avrupa temsilcisi danışmanı
Morris Shiskin ve daha sonra Uluslarası Hür İşçi Sendikaları
Konfederasyonu yürütme kurulu üyesi Irving Brown'un önerileri ile
1952'de Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonun (Türk-İş) kurulmasına
önderlik ederler.
Kurulduğu günden bu yana devletin resmi bir
kurumu gibi hareket eden Türk-İş, partiler üstü politika yapma kaygısı
ile kitleleri politika yapmaktan uzaklaştırmış, apolitik sendikacılar
yetiştirmiştir. Oysa bizler apolitikliğin işçi sınıfında ve sendikalarda
hakim olmasının, kitleleri nasıl bir oportünizm içine sürükleyeceğini,
Lenin'in tezlerinden bilmekteyiz. Türk-İş, 12 Eylül hükümetine Sadık
Şide'yi bakan olarak vermiş, 12 Eylül Anayasası için ''evet'' kampanyası
yapmıştır. Bütün bunlarla birlikte alınan tüm önlemlere rağmen,
Türk-İş’e bağlı sendikalarda devrimci, demokrat işçi önderleri de
olmuştur elbet ve bu sendikalarda, merkezi yönetime karşın birçok grev
ve eylemlilikler de olmuştur ancak genel anlamda merkezi yapının,
oligarşinin bir organı olarak yaşamını sürdürdüğü gerçeği değişmemiştir.
Bunu, her zaman devleti rahatsız edecek eylemliliklerden kaçınmaları
durumundan anlıyoruz, bunu 1980'den sonra IMF-DB'nın taşeronluğunu yapan
hükümetlerin özelleştirme ve işten atma uygulamalarına karşı
konfederasyonun yeterli sesi yükseltmemesinden ve en basiti, AKP
hükümetinin, başta eğitim ve sağlık olmak üzere genel anlamda peşkeş ve
sosyal devleti tasfiye politikalarına karşı almış olduğu tavırsızlıktan
anlıyoruz.
Şimdi biraz da kuruluş amacı
Türk-İş'ten farklı olan konfederasyonların durumuna değinelim. Örneğin
Türk-İş'ten ayrılan sendikacıların kuruluş bildirgesinde ''Bizi
mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı
savaşmaya ant içen sendikacılarız.'' tabiriyle kurdukları DİSK de bugün
Türk-İş'ten çok da farklı bir konumda değildir. 15-16 Haziran
direnişlerine önderlik eden ve birçok antidemokratik yapılanmaya karşı
-DGM'nin kapatılması eylemlilikleri, 20 Mart faşizme ihtar eylemi- net
tavrını ortaya koyan DİSK'in bünyesindeki birçok işçi önderi, 1980
cuntasının cellatlarının boyunduruğunda işkenceden geçmiştir. 1980'den
sonra özellikle ''Sovyetler Birliği'nin dağılmasından'' sonra
kitle-sınıf- sendikacılığı yerine çağdaş sendikacılığa bürünen DİSK,
kuruluş amacından uzaklaşmış, ona özünü veren devrimci karakterini
yitirmiş ve geniş manada sisteme eklemleşmiştir. Keza kamu emekçilerinin
sendika konfederasyonu olan KESK de son dönemlerde, sendika
bürokrasisinin, amerikan tipi ''ücret sendikacılığının'' bataklığına
bulaşmış, yeni liberal politikaların emekçileri apolitize etmek için
onların ağzına çaldıkları bir kaşık ''susturma payı'' ile yetinir duruma
gelmiştir. Konfederasyon giderek tabanda yeralan emekçilerin kararlarda
gözardı edildiği, antidemokratik uygulamalarla çoğu zaman da
''kitlelerin geri yanlarının'' arkasına gizlenerek çıkmaz bir yola, bir
kısır döngü içine girmiştir.
Bu konuyu toparlamak gerekirse, bugün
itibariyle işçi sınıfı, ''işçi aristokrasisi'' ve ''uzlaşmacı, ücret
sendikacılığı'' sayesinde politikadan uzaklaştırılmış, mücadele
istekleri çoğu zaman kırılmıştır. Devletin, bütün güçleri ile işçilere
karşı patronları koruduğu gerçekliğinin, işçi sınıfına anlatılması bir
yana dursun, sendikalar çoğu zaman ''refah devletinin'' onlara
verdikleri ''sus payı'' ile yetinmiş ve devletin resmi bir kurumu gibi
çalışan mekanizmalar haline gelmişlerdir.
Bütün bunlara rağmen,
yaklaşık 80 günlük ''Tekel Direnişi'' sınıfın militan ve uzlaşmaz özünü,
sınıfın direngen tavrını hala koruduğunu herkese göstermiştir. Göstermiş
olduğu bir başka nokta ise, direnişi durdurmak için Türk-İş'in bütün
oyunlara başvurduğu gerçeğidir. Bu süreçte Türk-İş'in direnişi kırmak
için oynadığı bir orta oyunudur. Tekel işçilerinin arasına girip onlarla
konuşanlar, konfederasyona karşı nasıl ateş püskürdüklerini bütün
çıplaklığıyla görmüşlerdir. Türk-İş başkanı Mustafa Kumlu'nun, bir
konuşmasında, ''Tekel işçileri şükretsinler ki bir işe sahipler, bu
ülkede işsiz milyonlarca insan varken onlar bir işe sahipler ve bunu da
düşünmeleri gerekir'' gibi direniş kırıcı açıklamaları Türk-İş'in
tavrını bir kez daha ortaya çıkarmaktadır. Yine Tekgıda-İş Sendikası
genel başkanı Mustafa Türkel’in ''Polis çadırlara müdahale ederse biz
karşılık vermeyeceğiz. Bir yanağımıza tokat atarlarsa, ötekisini
çevireceğiz.'' gibi içeriği son derece açık, patronları koruyan devlete
ve devletin zor güçlerine karşı göstermiş olduğu pasifist tavır, Tekel
direnişinin sendikal ayağının ne beter bir oportünizme dayandığını
göstermiştir. Her gün direniş kırıcı rolüne soyunup, devletle işbirliği
kollayan sendika acizdir ve oligarşinin emrinde çalışmaktadır.
Peki sendikalardan
beklediğimiz nedir? Sendikanın görevi, yeni liberalizmin ''güler
yüzünün'' arkasındaki pislikleri ortaya koyması, sınıfsal çelişkinin her
geçen gün arttığı ve kır ve kent yoksulunun giderek proleterleştiği
gerçeğini açığa çıkarmasıdır. Bir başka açıdan ise, işçi ve emekçilerin
kolektif bir sınıf bilincini ortaya çıkarması ve kitleleri örgütlü
mücadeleye yöneltmesi açısından bir okul niteliği taşımasıdır. Sendikaya
yüklediğimiz bir başka sorumluluk ise, işçilere, mücadele arkadaşı diğer
işçinin, işçi olmasının ötesinde veya işçi olmasından kaynaklanmayan
sorunlarında da yanında olması gerekliliğinin anlatılmasıdır. Örneğin
cinsiyet ve ulusal sorunlarda işçi sınıfı müdahale etme gerekliliği
duymaz ise eğer, sorunların çözümü giderek daha fazla zaman alacak hatta
tıkanacaktır. Sınıf indirgemeci anlayıştan kurtulup, cinsiyetçi ve
milliyetçi anlayışların karşısında, sendika bir taraf olmalıdır.
Sendikadan beklenen budur.
Tekel direnişinin ışığında sınıfın öğrenmiş
olduğu birçok şey olduğu kanısındayız. İşçi demokrasisinin bir başka
ifade ile sosyalist demokrasinin işçiler arasına teorik ve pratik manada
yerleşmediği sürece, işbirlikçi, sarı sendikaların eline teslim edilen
sınıfın kurtuluşu sağlanamayacaktır. Sendika ise, militarizmin,
milliyetçiliğin ve cinsiyetçiliğin karşısına dikilip, devletin resmi bir
organı olarak işlev görmeyip, içerisinden yükselecek ve ''itici kolektif
güç'' olacak, devrimci, demokratik irade sahibi olduğunda, asıl
vasıflarını yerine getirmiş olacaktır. Gün ''işçilerin birliği,
halkların kardeşliği'' şiarını yükseltip, işçi sınıfını ''amerikan tipi,
işbirlikçi'' sendikalardan kurtarma günüdür.
|