NA'Vİ


BURAK ŞAHİN


5 Mart 2010



Bizler 21. yüzyılın ilk çeyreğini tüketirken, Hollywood antik çağınkinden fazla mitoloji üretmiş bulunuyor. Okurlar, Avatar’daki yerli halkı, Na’vileri, hatırlayacaktırlar. Daha da kötüsü var: bu retro-mitoloji öğeleriyle kendi kültürlerindeki öğeleri birleştirenler; insanları iki kere daha fazla sömürenler. Buna prim üzerinden prim yapmak denir ve çok ahlaklıcadır. Biz ise, Na’vileri mitolojik bir öğe olarak görmemekte, tersine gerçeklikle olan ilişkilerini çözümlemeye devam etmekte ısrarcıyız. 

Çağımızı besleyen post-modern karşıtlıklardan birini konu edinmek gerekmekte: ilkel/modern. Sanayi devriminin yarattığı teknik ve kültürel değişimler neticesinde toplumlar arasında derin uçurumlar birçok bilimcinin dikkatini çekmektedir. Batı, hızla sanayileşip bürokratlaşıp, insan aklını makinenin boyunduruğu altına sokuyor; geri kalan çoğu topraklar ise henüz sanayileşmesini ve dolayısıyla toplumsal dönüşümünü henüz tamamlayamamış halde. Günümüzde de süren bu uçurumlar farklı adlar taşımasına rağmen benzer işlevler gören tanımlarca tabloya alınmıştır. Modern yaşamın getirilerinden (laiklik, pozitivizm, demokrasi, liberalizm, vs) yoksun topluluklar, çağımızın en kallavi hakaretlerinden - ilkellikle ötelenirler. İlkel toplulukların oluşturduğu devletler, Batı tipi bürokrasi, hukuk ile yönetilmek istenmektedir. Başarılı olmak demek, Pandora gezegenindeki Na’vi ırkını toprağındaki bütün zenginliklerinden edebilmek demektir. Yönetilen ve yöneten kavramının bir başka tezahürünü de ilkelden-devlete kuramında bulabiliriz. Ancak iktidarın olduğu her yerde, bir mücadele olacaktır: Haiti’de olduğu gibi, Vietnam’da olduğu gibi, Kürdistan’da olduğu gibi, Afganistan’da olduğu gibi. Bu nokta bizi Na’vi mitolojisinden bir anlığına çıkartıp, gerçeklikteki izdüşümüne yakınlaştırıyor. 

Yeni Çağın Yeni Teknolojisi”nde, beyaz üstün insan için bir vaftiz ayinidir avatar bedenlerle savaşmak, demiştik. Bu sefer okumamızı beyaz adamın günah çıkarması üzerine yapacağız. Uygarlık, tarihin bir kısmını ilkellerin kanıyla gizlemekte. Ancak batı tarihi, ilkelleri hiçbir zaman anlayamadı, günah çıkartırken bile intihar saldırıları, yerli halk ayaklanmaları, efsaneleri, yaşam biçimi her zaman ötelemek zorunda kaldığı uygarlık dışı şeyler oldu. Hatta bahsettiğimiz Na’vi halkı bile, öldürdüklerinin yerine koyduğu yerliler, Avrupalılar gibi savaşıyordu! Katlettiği milyonlarca cesur ilkeli bir an bile olsun tanımaya çalışmamıştı. Suların durgun gibi gözeçaldığı bir anda, Na’vi halkı belki küçücük bir düş için de olsa, uygarlığın barutlu mızraklarına karşı etleriyle ayakta duran ilkelleri gözlerinin önüne getirmiştir izleyicilerin.

Modernitenin bizi makinelerin ve kuralların boyunduruğu altına geçirmek için, ilkel duygularımıza karşı verdiği savaş tüm şiddetiyle sürüyor. Televizyonlarda gördüklerimiz, radyoda duyduklarımız, çok satan kitaplarda okuduklarımız; konuştuklarımız, yaşadıklarımız; tepkilerimiz, düşüncelerimiz; kurallar, standartlar her yanımızdan ilkelliğimizin cesur ve masum haline tacize kalkışıyorken, bize pek seçenek kalmıyor: yavaş yavaş deliriyoruz ve derin yaralara gebe kalıyoruz. Zaten ötekileştirdiği ilkelleri izliyoruz ama tüm mücadele yollarımız sırayla kapatılıyor. İçimizde süregelen savaş bizleri birer nevrotiğe dönüştürüyor. İlkel olanların saflığını göremeyenler, hemen gözlerini açmalı ve ruhunu korumaya başlamalıdır.

Herbert Marcuse, egemen ideoloji yanlısı çoğu çağdaşının tersine, modernizmin tarihsel bir gereklilik olduğu kanısına karşı çıkıyor; insanı tüm irrasyonel ve saf yanlarından sıyırarak, makine ve makineliğin boyunduruğu altına almanın bir yolu olduğunu savunuyor. On binlerce yıldır süregelen insan evriminin gereklilikleri, nasıl ola ki en fazla 500 yıl geriden başlayan modern yaşantıya ayak uyduruyor? Ayrodinamik kanunlara uygun üretilmeyen bir uçak ne kadar uçabilirse, o kadar ayak uyduruyor. Bu uçağı yüksek bir yerden fırlatırsak, bir süre süzülecektir, ancak hiçbir zaman uçmayacaktır. Uygarlığımızın karşı karşıya kaldığı bu süreç, ayrodinamiği hesaba katmayan uçağın yere çakılmaya başladığı süreç gibi düşünülebilir. Çelişki de burada yatar: ilkellik hâlâ kendini savunuyorken uygarlığın geleceği net görülebilir değildir. Modern sistemin geciktirmeye çalıştığı şey ise, içimizdeki ilkelin uyanması. Fakat er ya da geç, yere çakılmaktan başka şansı olmadığını hepimiz göreceğiz. İlkeliğin saflığına inanmayı sürdürelim.