|
“Dünyaya
nesnelerin dilinden anlamak, onların özünde yatan anlamı
çözmek kaygısıyla ve
hayatın sırrına ulaşmak arzusuyla dopdolu
bir suje olarak
geldim ve talihsizliğe bakın ki, keşfede ede, öteki objeler arasında bir
obje olduğumu keşfettim sonunda.” -Fanon
Henüz okuma yazma bilmezdik, bize masallar anlatırlardı. Çirkin Ördek
Yavrusu vardı mesela, hani hepsi beyazken siyah olan talihsiz bir ördek
yavrusunu anlatırdı. O zamanlar belki üzülürdük o çirkin yavruya ama
bilmezdik ki büyüdüğümüzde, beynimize yerleştirilmiş olan kodlar bir bir
işleyecek; çirkinlerle dalga geçeceğiz, siyahları ezeceğiz, sırf herkes
gibi olmadıkları için bazılarını ötekileştireceğiz. Ya da tam tersine o
ezilen kişi olacağız...
Aynı masalları uyduranlar, üçüncü dünya ülkelerini işgal edenlerdi,
emeği sömürenlerdi, ötekini ezenlerdi... İlk kez Fanon dile getirdi
ezilenlerin psikolojisini ve önce üçüncü dünyanın sesi oldu sonra da
üçüncü sinemanın ilham kaynağı.
Fanon, kendisi de 1900'lerin kolonileşme hareketlerine maruz kalmış,
siyah olmanın, ezilen olmanın ne demek olduğunu bire bir tecrübe etmiş,
Martinikli, Fransa'da eğitim almış bir psikiyatrist. Hem kendi
tecrübeleri hem de uzun yıllar yaptığı araştırmalar sonucunda; Siyah
Deri Beyaz Maskeler, Yeryüzünün Lanetlileri gibi Türkçe'ye de çevrilmiş
anti-kolonyalizm hareketlerine kaynaklık eden eserler verdi.
Üçüncü Sinema da bu kıvılcımla doğdu. Grupo Cine Liberacion'un birer
üyesi olan Fernando Solanas ve Octavio Getino'nun 1960'ların sonunda
hazırladığı “Üçüncü Bir Sinemaya Doğru” adlı manifesto Fanon'un
“Tartışmalıyız, bulmalıyız” sözleriyle başlar ve neden bir alternatif
sinemaya ihtiyaç duyulduğunu ve üçüncü sinemanın dayanak noktalarını
anlatır. Onlar, bir devrim olmadan devrimci sinemanın da olamayacağını
düşünüyordu çünkü o zamana kadarki filmler ya Hollywood'dan çıkan
üretim, dağıtım ve gösterim ilişkileri bakımından emperyalizmin bir
parçası olmaya devam eden ya da özgür olsalar bile sistem dışına
çıkamayan filmlerdi.
Dönem ikinci dünya savaşı sonrasıdır, tüm dünya bir yıkım içersindedir,
üçüncü dünya ülkelerinde bağımsızlaşma adına bir hareketlilik söz
konusudur. Küba'da devrim yaşanmıştır, Vietnam'da bir mücadele
verilmiştir ve Latin Amerika'da devrime ihtiyaç duyulmaktadır. İtalyan
Yeni Gerçekçiliği'nden de etkilenmiş olan Latin Amerikalı sinemacılar
Solanas ve Getino bu durumu; devrimci bir mühendislik, psikoloji, sanat
ve sinemanın gerekliliği ile dile getirir. Böylece yeni bir insanın,
yabancılaşmış olandan kurtulmuş bir insanın doğacağına inanırlar. Üçüncü
sinemayı tam da buraya yerleştirirler.
Medyanın kitleleri yönlendirme konusundaki başarısı aşikardır. Buna
verilebilecek en iyi örnek Amerikan rüyasının tüm dünyada etkisini
sinema ve kültür üzerinden gerçekleştirmesidir. Solanaslar'ın karşısında
durduğu tam da böyle bir neo-kolonyalist yaklaşım biçimi yani,
kitlelerin sinema aracılığıyla sömürülmeye devam edilmesi. Böylece
üçüncü sinemaya duyulan ihtiyaçtan bahsederler. Manifestoda
tanımladıkları üzere; birinci sinema ideolojilerini kitlelere
benimseten, emperyalist Hollywood sineması; ikinci sinema, birinciye
alternatif, yazar sineması, ifade sineması veya yeni sinema olarak da
adlandırılan özgür sinemadır ancak sistemin sınırları dışına
çıkamamıştır. Solanaslar'ın üçüncü sinema olarak adlandırdıkları ise;
ikincinin de başaramadığı, sistemin asimile edemediklerini yansıtan,
anti-emperyalist ve özgürlükçü bir sinemadır.
Solanaslar, devrimci sinemanın, sadece belgeleyen, tasvir eden ve bir
olayı pasif olarak oluşturan bir sinema olmadığını; daha çok, bir olaya
müdahil olan bir sinema olduğunu, dönüştürerek yaratan bir sinema
olduğunu da manifestoda vurgularlar. Aynı zamanda, kamera onlar için bir
silahtır ve yaptıkları da bir gerilla eylemidir. Bu yolda, sinema
çalışanını proleterleştirmeye de karşıdırlar ve üçüncü sinema üretim,
dağıtım ve gösterim süreçleri ve halkın da katılımı dahil kolektif bir
sürecin sonucudur. Tek kitle sinemasının bu olduğunu, çünkü halkın büyük
çoğunluğunun çıkarları, arzuları ve ümitleriyle ilgili tek sinema
olduğunu dile getirirler.
Nitekim, bir ilk olan, La Hora de los Hornos (Kızgın Fırınların Saati)
üçüncü sinemanın bir başlangıcı olmakla beraber kitleleri harekete
geçiren önemli süreçlerin de bir başlangıcı sayılmakta. Etkileri sadece
Latin Amerika değil Afrika, Asya ve Avrupa olmak üzere birçok sinema
örgütünde yansıma bulmuştur.
Üçüncü sinemayı önemli kılan özelliklerinden biri de, izleyiciyi de
olaya dahil etmesidir. Çünkü filmin ele aldığı konular üzerine bir
tartışma açılmasını da anlamlı bulurlar. İzleyicinin, mücadelede aktif
bir rol sahibi olmasını sağlarlar. Yani, izleyici hem özgürlüğü
konusunda bilinçlenmekte hem de bir suç ortağı haline gelmektedir.
Tüketim toplumunun yarattığı insan profilinin tersine, anti-konformist,
mücadeleci ve aktif bireyler... Bunun denemesini de La Hora de los
Hornos'un ikinci ve üçüncü bölümlerinde bizzat gerçekleştirmişler,
böylece filmi bir mitinge dönüştürmeyi başarmışlardır. Yani amaç sadece
yıkmak değil aynı zamanda yapmaktır. Diğer yandan Solanaslar,
tanımlamalarını açık bırakmış, yaparak görmeyi ve
öğrenmeyi de önemli görmüşlerdir.
Hatırlatılması gereken nokta, Üçüncü Sinema’nın üçüncü dünyadan çıktığı
ancak üçüncü dünya sinemasından farklı bir kavram olduğudur. Çünkü
Üçüncü Sinema'nın hem politik hem de devrimci bir duruşu vardır. Aynı
zamanda, üretim, dağıtım ve gösterim ilişkilerindeki kolektivizm faktörü
de önemli bir ayrım noktasıdır. Solanaslar'ın açık uçlu olarak bırakmış
olduğu bazı noktalar bir anlamda karışıklık da yaratmıştır ve kuramsal
anlamda da birçok sinemacı veya düşünür tarafından tekrar tekrar
tanımlama çabalarına girilmiştir. Bu muğlaklık, birçok tartışmaya sebep
olsa da, üçüncü sinemanın özünde verilen düşünce “dünyayı
kavrayış biçimi” ile alakalıdır.
|