MASALLARDA BAŞLAYAN YALANLAR


BİHTER ÇELİK


14 Mayıs 2010



 Dünyaya nesnelerin dilinden anlamak, onların özünde yatan anlamı  çözmek kaygısıyla ve hayatın sırrına ulaşmak arzusuyla dopdolu  bir suje olarak geldim ve talihsizliğe bakın ki, keşfede ede, öteki objeler arasında bir obje olduğumu keşfettim sonunda.” -Fanon

Henüz okuma yazma bilmezdik, bize masallar anlatırlardı. Çirkin Ördek Yavrusu vardı mesela, hani hepsi beyazken siyah olan talihsiz bir ördek yavrusunu anlatırdı. O zamanlar belki üzülürdük o çirkin yavruya ama bilmezdik ki büyüdüğümüzde, beynimize yerleştirilmiş olan kodlar bir bir işleyecek; çirkinlerle dalga geçeceğiz, siyahları ezeceğiz, sırf herkes gibi olmadıkları için bazılarını ötekileştireceğiz. Ya da tam tersine o ezilen kişi olacağız...

Aynı masalları uyduranlar, üçüncü dünya ülkelerini işgal edenlerdi, emeği sömürenlerdi, ötekini ezenlerdi... İlk kez Fanon dile getirdi ezilenlerin psikolojisini ve önce üçüncü dünyanın sesi oldu sonra da üçüncü sinemanın ilham kaynağı.         

Fanon, kendisi de 1900'lerin kolonileşme hareketlerine maruz kalmış, siyah olmanın, ezilen olmanın ne demek olduğunu bire bir tecrübe etmiş, Martinikli, Fransa'da eğitim almış bir psikiyatrist. Hem kendi tecrübeleri hem de uzun yıllar yaptığı araştırmalar sonucunda; Siyah Deri Beyaz Maskeler, Yeryüzünün Lanetlileri gibi Türkçe'ye de çevrilmiş anti-kolonyalizm hareketlerine kaynaklık eden eserler verdi.

Üçüncü Sinema da bu kıvılcımla doğdu. Grupo Cine Liberacion'un birer üyesi olan Fernando Solanas ve Octavio Getino'nun 1960'ların sonunda hazırladığı “Üçüncü Bir Sinemaya Doğru” adlı manifesto Fanon'un “Tartışmalıyız, bulmalıyız” sözleriyle başlar ve neden bir alternatif sinemaya ihtiyaç duyulduğunu ve üçüncü sinemanın dayanak noktalarını anlatır. Onlar, bir devrim olmadan devrimci sinemanın da olamayacağını düşünüyordu çünkü o zamana kadarki filmler ya Hollywood'dan çıkan üretim, dağıtım ve gösterim ilişkileri bakımından emperyalizmin bir parçası olmaya devam eden ya da özgür olsalar bile sistem dışına çıkamayan filmlerdi.          

Dönem ikinci dünya savaşı sonrasıdır, tüm dünya bir yıkım içersindedir, üçüncü dünya ülkelerinde bağımsızlaşma adına bir hareketlilik söz konusudur. Küba'da devrim yaşanmıştır, Vietnam'da bir mücadele verilmiştir ve Latin Amerika'da devrime ihtiyaç duyulmaktadır. İtalyan Yeni Gerçekçiliği'nden de etkilenmiş olan Latin Amerikalı sinemacılar Solanas ve Getino bu durumu; devrimci bir mühendislik, psikoloji, sanat ve sinemanın gerekliliği ile dile getirir. Böylece yeni bir insanın, yabancılaşmış olandan kurtulmuş bir insanın doğacağına inanırlar. Üçüncü sinemayı tam da buraya yerleştirirler.

Medyanın kitleleri yönlendirme konusundaki başarısı aşikardır. Buna verilebilecek en iyi örnek Amerikan rüyasının tüm dünyada etkisini sinema ve kültür üzerinden gerçekleştirmesidir. Solanaslar'ın karşısında durduğu tam da böyle bir neo-kolonyalist yaklaşım biçimi yani, kitlelerin sinema aracılığıyla sömürülmeye devam edilmesi. Böylece üçüncü sinemaya duyulan ihtiyaçtan bahsederler. Manifestoda tanımladıkları üzere; birinci sinema ideolojilerini kitlelere benimseten, emperyalist Hollywood sineması; ikinci sinema, birinciye alternatif, yazar sineması, ifade sineması veya yeni sinema olarak da adlandırılan özgür sinemadır ancak sistemin sınırları dışına çıkamamıştır. Solanaslar'ın üçüncü sinema olarak adlandırdıkları ise; ikincinin de başaramadığı, sistemin asimile edemediklerini yansıtan, anti-emperyalist ve özgürlükçü bir sinemadır.

Solanaslar, devrimci sinemanın, sadece belgeleyen, tasvir eden ve bir olayı pasif olarak oluşturan bir sinema olmadığını; daha çok, bir olaya müdahil olan bir sinema olduğunu, dönüştürerek yaratan bir sinema olduğunu da manifestoda vurgularlar. Aynı zamanda, kamera onlar için bir silahtır ve yaptıkları da bir gerilla eylemidir. Bu yolda, sinema çalışanını proleterleştirmeye de karşıdırlar ve üçüncü sinema üretim, dağıtım ve gösterim süreçleri ve halkın da katılımı dahil kolektif bir sürecin sonucudur. Tek kitle sinemasının bu olduğunu, çünkü halkın büyük çoğunluğunun çıkarları, arzuları ve ümitleriyle ilgili tek sinema olduğunu dile getirirler.

Nitekim, bir ilk olan, La Hora de los Hornos (Kızgın Fırınların Saati) üçüncü sinemanın bir başlangıcı olmakla beraber kitleleri harekete geçiren önemli süreçlerin de bir başlangıcı sayılmakta. Etkileri sadece Latin Amerika değil Afrika, Asya ve Avrupa olmak üzere birçok sinema örgütünde yansıma bulmuştur.

Üçüncü sinemayı önemli kılan özelliklerinden biri de, izleyiciyi de olaya dahil etmesidir. Çünkü filmin ele aldığı konular üzerine bir tartışma açılmasını da anlamlı bulurlar. İzleyicinin, mücadelede aktif bir rol sahibi olmasını sağlarlar. Yani, izleyici hem özgürlüğü konusunda bilinçlenmekte hem de bir suç ortağı haline gelmektedir. Tüketim toplumunun yarattığı insan profilinin tersine, anti-konformist, mücadeleci ve aktif bireyler... Bunun denemesini de La Hora de los Hornos'un ikinci ve üçüncü bölümlerinde bizzat gerçekleştirmişler, böylece filmi bir mitinge dönüştürmeyi başarmışlardır. Yani amaç sadece yıkmak değil aynı zamanda yapmaktır. Diğer yandan Solanaslar, tanımlamalarını açık bırakmış, yaparak görmeyi ve  öğrenmeyi de önemli görmüşlerdir.

Hatırlatılması gereken nokta, Üçüncü Sinema’nın üçüncü dünyadan çıktığı ancak üçüncü dünya sinemasından farklı bir kavram olduğudur. Çünkü Üçüncü Sinema'nın hem politik hem de devrimci bir duruşu vardır. Aynı zamanda, üretim, dağıtım ve gösterim ilişkilerindeki kolektivizm faktörü de önemli bir ayrım noktasıdır. Solanaslar'ın açık uçlu olarak bırakmış olduğu bazı noktalar bir anlamda karışıklık da yaratmıştır ve kuramsal anlamda da birçok sinemacı veya düşünür tarafından tekrar tekrar tanımlama çabalarına girilmiştir. Bu muğlaklık, birçok tartışmaya sebep olsa da, üçüncü sinemanın özünde verilen düşünce “dünyayı  kavrayış biçimi” ile alakalıdır.