KİTAP VAR, "KİTAP" VAR!


BARIŞTA ERDOST


10 Mart 2011


3 Mart sabahı evleri basılarak gözaltına alınan Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanıp cezaevine konulmaları, Ergenekon dava sürecinden basın özgürlüğüne, yargı bağımsızlığından Özel Yetkili Mahkemelere kadar geniş bir yelpazede, hemen her kesimin hayal kırıklıklarını ve şiddetli kaygılarını dile getirdiği yoğun bir tartışma ortamı yarattı.

Şimdi Şık ve Şener’in savcılık sorguları basında yayınlanmış olduğuna göre “neyin soruşturulmakta olduğunu” sırf sorulan sorulara bakarak bile çıkarsamak mümkün. Ama önce şu son birkaç gün boyunca tepkilere üç cenahtan verilen yanıtların içeriğini kısaca özetlemekte yarar var.

Birincisi, hem eleştirilerden ve faturanın kendisine kesilmesinden çekinip “yargı”yı işaret eden, hem “yargı”yı eleştirilmez ilan eden Yürütme’nin örtük desteğidir. Hem “kaygılıyım” hem “umarım hiçbir gazeteci mesleğini başka amaçlar için kullanmaz” diyebilen Cumhurbaşkanı da, hem “bunlar bizim talimatımızla olan şeyler değil, fatura bize kesilmesin, biz savcı da değiliz hakim de” diyen hem “herkes yargıya yardımcı olsun” diyen Başbakan da, benzer demeçler veren ilgili bakanlar da bu örtük ve “utangaç” desteğin dilini “ne şiş yansın ne kebap” tarzında buldular.

İkincisi, ilk kez bir basın açıklaması yapmak ihtiyacı hisseden Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün, “hiçbir makam ve merci tarafımıza emir ve talimat veremez” dediği bir bildiri yayınlamasıdır.  İçerdiği “terör örgütünün hedef ve amaçlarına katkı sağlayacağı” gibi, “bu istikametteki yayınlar tarafımızca özenle izlenmekte, hassasiyetle değerlendirilmektedir.” gibi ifadeler yüzünden okuyanda Genelkurmay’ın yayınladığı bildirilerden birini okuduğu hissi uyandıran bu açıklama öz olarak “soruşturmanın gizliliği nedeniyle bu aşamada açıklanması mümkün bulunmayan bir kısım delillerin değerlendirilmesi sonucu yapılması zorunlu hale gelen hukuksal bir işlem”den söz etmektedir.

Üçüncüsü, “polis bülteni” gibi yayın yapmakta hiçbir sakınca görmediğini şimdiye dek defalarca kanıtlamış olan Zaman gazetesinin gözaltıların ardından attığı manşetlerin izlediği seyirdir. İlk gün bütün gazetelerde manşet ya da sürmanşet olan haberi “Ergenekon’da yeni operasyon: 11 gözaltı” başlığıyla tek sütundan veren Zaman gazetesinde 5 Mart’ta tepkilerin yargıyı işini yapamaz hale getirdiği korkusu dışavuruldu ve masumiyet karinesi tepetaklak edildi. (Manşet: “Bırakın yargı işini yapsın” Altında: “Yargı sürecini beklemeden zanlıları suçsuz ilan etmek doğru değil”.) 6 Mart’ta soruşturulanın gazetecilik faaliyeti değil terör örgütü üyeliği olduğunun altı çizildi. (Manşet: “Bu mu gazetecilik?” Yanında: “Manipülasyon yapılıyor gözaltına alınanlarla ilgili ciddi iddialar var”.) 7 Mart’ta ‘bilmediğiniz suçları var’ demeye getirildi. (Manşet: “Açıklanamayacak deliler var”  Altında: “Paniğe ve öfkeye gerek yok, hukuki süreç işliyor”.) 8 Mart’ta Odatv’deki bilgisayardan çıktığı ileri sürülen bir belgeye atıfla, tutuklanan gazetecilerin Ergenekon’un medyaya ilişkin planlarının aleti oldukları anlatıldı. (Manşet: “Ergenekon’un medya planı hiç değişmiyor” Altında: “Basın özgürlüğüne ‘evet’ suç işleme özgürlüğüne hayır”.) Ve 9 Mart’ta kamuoyunun yanıltıldığını gözler önüne sermek amacıyla “Yalan Rüzgarı” manşeti atıldı.

Ahmet Şık ve Nedim Şener’in savcılık sorgu tutanakları Akşam gazetesinin internet sitesinde “tam metin” olarak yayınlandı. Burada Ahmet Şık’a sorulan soruların yarısının Ahmet Şık’ın henüz yayınlanmamış kitabı ile ilgili olduğu görülüyor. (Diğer yarısı rutin sorular ve Şık’ın “Bu konuda hiçbir bilgim yoktur” diye yanıtladığı ‘Ulusal Medya 2010’ dokümanı ile ilgili sorulardır.) Bu soruların hepsinde kitabın Nedim Şener’le birlikte hazırlandığı ve Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Dairesi eski başkanı Sabri Uzun adıyla yayınlanacağı iddiasının çevresinde dolaşılıyor. Nedim Şener’e de bu kitapla ilgili sorulara ek olarak, Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” başlıklı kitabının “Cemaat” bölümünü yazdığı iddiasıyla sorular soruluyor.

Soruları hazırlayanların şu "kanaate" vardıkları anlaşılıyor: Referandumdan önce yayınlanan eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın kitabının “Cemaat” başlıklı bölümü Nedim Şener tarafından yazıldı. Seçimlerden önce yayınlanacak Ahmet Şık’ın kitabı da Nedim Şener’le birlikte yazılıyor ve Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Dairesi eski başkanı Sabri Uzun imzasıyla yayınlanacak. Bütün bunlar da Ergenekon’un talimatıyla oluyor.

Yalnızca ifadeleri alınanlar ve avukatları değil, sorgu tutanaklarını okuyan olarak bizler de,  Emniyetin ve Savcılığın bu kanaate nasıl vardığını anlayamıyoruz. Savcıya bakılırsa “açıklanması mümkün bulunmayan deliler” var.

Referandumdan önce “Haliç’te Yaşayan Simonlar” başlıklı bir kitap yayınlayan Hanefi Avcı, Referandumdan 9 gün sonra Devrimci Karargah adı altında SDP’li ve TÖP’lü sosyalistlere düzenlenen operasyona eklemlenerek tutuklanmış, o zaman Zaman’dan Taraf’a, Star’dan Sabah’a birçok gazetede AKP “demokrasisinin” aşığı yazarlar ısrarla Avcı’nın kitabından (kitabındaki “Cemaat” ile ilgili bölümden) dolayı değil Devrimci Karargah’a “yardım”dan tutuklandığını kanıtlamak derdine düşmüşlerdi. Şimdi Şık ve Şener’e Avcı’nın kitabı ile ilgili sorulan soruların içeriği ve çokluğu rahatsızlığın asıl kaynağını yeterli açıklıkta gözler önüne seriyor.

Ahmet Şık’ın avukatı Akın Atalay gözaltı sürecini anlatırken “Ben savcıya, Şık'ın Ertuğrul Mavioğlu ile 2009 yılında yazdığı iki ciltlik Ergenekon kitabından söz ettiğimde, haberi ve bilgisi olmadığını söyledi.” diyor. “Kırk Katır Kırk Satır” başlıklı iki ciltlik kitabın birinci cildi “Kontrgerilla ve Ergenekon'u Anlama Kılavuzu”, ikinci cildi “Ergenekon’da Kim Kimdir?” başlığını taşımaktadır ve Türkiye’de derin devlet faaliyetlerini tarihsel olarak analiz eden en kapsamlı çalışmalardan biridir. Ergenekon savcısının, Ahmet Şık’ın Ergenekon’la ilgili yayınlanmış bu kitabından haberi yoktur ama Emniyet’teki Cemaat örgütlenmesine ilişkin yayınlanacak kitabından haberi vardır ve yazarın reddetmesine karşın kitabın talimatla yazıldığı ve başka bir isimle yayınlanacağı konusunda sorular sormaktadır.

Bomba yüklü bir kamyonun izini sürer gibi henüz yayınlanmamış bir kitabın izini sürmenin, ve politik olarak asla bir araya gelemeyeceği gün gibi aşikar olan insanları aynı çuvala doldurmaya kalkmanın anlamı üzerine biraz düşünmek gerekir. Burada yalnızca ‘o da (Ergenekon) AKP hükümetini devirmeye çalışıyor, bu gazeteciler de (kitap yazarak) AKP (ya da Cemaat) karşıtı faaliyet yürütüyorlar, aralarında bir talimat ilişkisi olmalı’ biçiminde aşırı basit bir kriminalizasyon mantığı yürütülmüyor. Bu mantığı yürütenler, sonuçta söz konusu olan bir “kitap” ise, kimin bilgisayarından nasıl çıktığı, kiminle birlikte yazıldığı vb. gibi dedektiflik faaliyetlerinin hem hukuk açısından hem demokratik özgürlükler açısından tuhaf kaçtığını fark edemeyecek kadar “terör örgütüne üyelik” suçlamasının aklayıcılığına sığınıyorlar. Ne Emniyet’te, ne Özel Yetkili Savcılık aşamasında, ne Özel Yetkili Mahkeme aşamasında, ne Yürütme’de, ne AKP destekçisi medyada, hangi gerekçeyle olursa olsun bir kitabın yayınlanmasını yazarını tutuklayarak engellemenin, “demokrasi”nin ne olup ne olmadığını belirleyen bir “özgürlük” sorunu olduğuna dair bir kaygı oluşmuyor.

Bu mantığın gittiği yer, ifade özgürlüğünün, yayın özgürlüğünün, örgütlenme özgürlüğünün, -bu özgürlüklerin antidemokratik yasalarla zaten kısıtlanıyor olmasıyla yetinmeyerek- tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Şimdilik katlanılan bir “kulp takmak” zahmetine gelecekte ihtiyaç bile duyulmayabilir. Çünkü bu sıralar çok dile getirildiği gibi “eşik” aşıldı ve artık bu senaryolara yalnızca yazgılarını sıkı sıkıya AKP iktidarına bağlamış kesimler inanıyor. Bu nedenle “sabırla iddianameyi beklemek lazım” diyenler, bilerek ya da bilmeyerek tutuklama terörünü meşrulaştırmaya çalışmaktan başka bir şey yapmıyorlar. "Sabırla beklemek" demek, kazan yavaş yavaş ısıtıldığı için haşlanmakta olduğunu fark edemeyip kazandan atlamayan  kurbağa gibi "kaderine razı olmak" demektir. 

İddianameyi beklemek gerekir diyenlere Devrimci Karargah iddianamesine bir göz atmaları önerilir. SDP’lilerin ve TÖP’lülerin Devrimci Karargah’la oradan da Ergenekon’la ne tür “delil”lere dayanarak ilişkilendirilmeye çalışıldığını görünce, Ahmet Şık’ın “Ergenekon üyeliğinden” tutuklanmasına da ne tür dayanaklar bulunacağına dair bir fikir edinebilirler.

“Açıklanması mümkün olmayan deliller”in anlamı şudur: Bu devletin nasıl Milli Güvenlik Siyaset Belgesi diye bir gizli anayasası varsa, AKP hükümetinin de bu gizli anayasaya eklemlenmiş gizli yasaları vardır. Bu yasalardan biri “Dokunan Yanar” yasasıdır, Gülen Cemaatinin Emniyet içindeki örgütlenmesine ilişkin kitap hazırlamak “suçtur”. Eğer bu “suç” seçimlerden önce işlenme teşebbüsünde bulunulursa kitabın yayınlanması bile beklenmeden cezasının kesilmesi gerekir. Bu gizli yasalardan biri “Sosyalistlere Karşı Yasa”dır ve sosyalistler Referandumdan 9 gün sonra başlayan tutuklama terörüyle Devrimci Karargah davasından beş-buçuk aydır tutukludur. Bu gizli yasalardan biri “Kürtlere Karşı Yasa”dır ve seçilmiş Kürt temsilciler 29 Mart 2009 yerel seçimlerinden iki hafta sonra başlayan tutuklama terörüyle KCK davalarından iki yıldır tutukludur.

Bu “yasa”lar eski adı Devlet Güvenlik olan Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde “Toplumla Mücadele Kanunu” olarak da adlandırılan TMK’ya dayandırılarak, yani “terör” suçu şemsiyesi altında uygulanmaktadır. Yani olan-bitenin “hukuk”la değil “iktidar siyaseti” ile ilgisi vardır ve “ne yapmalı?” sorusunun yanıtı da bu siyasi düzlemde verilmelidir.



Loading