![]() |
|
|
|
|
||
|
DOLMABAHÇE SÜRECİNİN KIRILMALARI BARIŞTA ERDOST 9 Ağustos 2010 YAŞ’ın ardından Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirilecek isim konusunda genelkurmay ve başbakan arasında anlaşma sağlanamaması üzerine 1 hafta süren atama krizi, kimi çevreler tarafından “askeri hegemonya geleneği ile hesaplaşma”, “tarihsel bir dönüm noktası” vb. olarak nitelenmekteyken aşılıverdi. Nasıl mı? AKP kapatma davasına malzeme sağlayan internet sitelerinden sorumlu görülen ve YAŞ toplantıları sürerken Ergenekon savcısı tarafından ifade vermeye çağrılan Iğsız yerine, 28 Şubat’ta Sincan’da tankları yürüten Ceylanoğlu Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirilerek. Demek ki “Askerler, bağlı bulundukları bir ‘siyasi irade’nin var olduğu gerçeğiyle, daha önce hiç karşılaşmadıkları kadar net bir karşılaşma yaşıyorlar.” [1] diye lanse edilen atama krizi, “internet andıcı’ ile “Sincan tankları” arasında bir “zorunlu tercih” didişmesinden ibaretmiş.Sonuç böyle olunca, ‘askerlerin daha önce hiç
karşılaşmadıkları bir gerçekten, bir ‘siyasi irade’nin var olduğu
gerçeğinden’ söz edebilmek için balık hafızalı olmak gerekiyor. 1969’da
Demirel genelkurmay başkanı Cemal Tural’ı görevden alırken (yerine 12
Mart darbesinin başı Memduh Tağmaç gelmişti), 1977’de yine Demirel üç
ordu komutanını emekli ederken (böylece ertesi yıl Kenan Evren’in
genelkurmay başkanı olmasının yolu açılmıştı), 1987’de Turgut Özal, Üruğ
ve Öztorun’u tasfiye ederken (böylece genelkurmay başkanı olan Torumtay,
daha sonra Körfez krizinde Özal’ın 1 koyup 3 alma hevesine karşı çıktığı
için istifa etmişti) askerler bir ‘siyasi iradenin’ var olduğu
gerçeğiyle karşılaşmamışlardı da şimdi mi karşılaşıyorlardı? Başka bir deyişle, eğer Türkiye’nin çok
partili “demokrasi” tarihi, hükümetlerin iktidarı orduyla paylaşarak
hükümet edebilme zanaatından ibaretse, AKP’yi öncellerinden ayırt eden
‘demokratik irade’nin nerede gizlenip durduğunu merak etmek kimilerine
niye bu kadar anlaşılmaz geliyor anlamak mümkün değil. Belki ‘siyasi irade’ değilse de ‘yargı
iradesi’nden sözedilmesi daha inandırıcı olabilirdi ama YAŞ’tan bir
hafta önce Balyoz davasında 102 muvazzaf ve emekli subay hakkında
çıkarılan yakalama kararı, itirazlar iki kez reddedildikten sonra,
başbakanla genelkurmay başkanının krizi aşmak için yapacağı geceyarısı
görüşmesinden hemen önce hakimlerden biri değiştirilerek kaldırılınca,
bu iradenin de pazarlıklara tabi ‘siyasi irade hamleleri’nden ibaret
olduğu ortaya çıktı. Bu YAŞ atama krizi fonunda, referandum
meydanlarında evetçilerle hayırcılar arasındaki kayısılı-künefeli ipe
sapa gelmez laf yarıştırması arasında, 27 Nisan e-muhtırası ve
Dolmabahçe mutabakatı (4 Mayıs 2007) üzerine söylenenler AKP (ve CHP)
ile TSK arasındaki ilişkinin niteliği üzerine bazı çıkarsamaları
olanaklı kıldığı için özel bir ilgiyi hak ediyor. CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu 10 gün kadar önce bir televizyon kanalında, dönemin genelkurmay başkanı Büyükanıt’ın iki yıl sonra bizzat kendisinin kaleme aldığını açıkladığı muhtıra için [2] “o e-muhtıra AKP’nin tekrar iktidara gelmesi için oraya konulmuştur” dedi ve ekledi: “Dolmabahçe’de ne konuştular, başbakan konuşmalı. Halkından gizli, kapalı kapılar ardında yapılan görüşmeler devletin arşivine yansımıyorsa orada çıkar ilişkisi vardır. O çıkar ilişkisini açıklasınlar, biz de öğrenelim.”[3]Başbakan Erdoğan önceki gün Isparta’dan şöyle
yanıt verdi: "Ben başbakan olarak, bütün genelkurmay başkanlarıyla baş
başa görüşürüm, bunun da kimseye hesabını vermem. Bu benim yetkimdir. Ve
baş başa yaptığım görüşmeler de benimle mezara gider. Biz devlet
ciddiyeti nedir biliriz ve gereğini yaparız."[4] Dolmabahçe’de ne konuşulduğu, anlaşılan daha
uzun süre politik gündeme bir biçimde girip çıkacak gibi görünüyor.
Başbakan “devlet ciddiyeti” gereği ölene kadar susacağını söylüyor,
genelkurmay başkanı “gizli bir toplantı değil” diyor ama sözkonusu olan
devlet kayıtlarına geçmeyen ikibuçuk saatlik bir görüşmedir ve 27 Nisan
gecesi genelkurmay sitesine konan e-muhtıradan yalnızca bir hafta sonra
gerçekleştirilen bu görüşmede yapılan pazarlıklar ve sağlanan
mutabakatla hegemonya kavgasının seyri değişmiştir. E-muhtıra, meclisteki AKP çoğunluğuna eşi
türbanlı bir cumhurbaşkanı seçtirmemek için “367” türü saçmalıkların
devreye sokulduğu bir dönemde yayınlanmıştı ve “Cumhuriyetimizin
kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına
karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle
kalacaktır.”[5]
türü inciler içeriyordu. Kılıçdaroğlu ile Erdoğan arasında bu
e-muhtıraya ilişkin süren atışmada, en sahici sözler “tencere dibin
kara” bahsinde sarfedildi. Erdoğan, 27 Nisan muhtırasının ardından CHP
genel başkan yardımcısı Onur Öymen’in “altına imzamızı atarız” dediğini
anımsattı. Kılıçdaroğlu da “"Muhtırayı veren adama, dünyanın hangi
demokrasisinde Üstün Hizmet Madalyası verilir?” dedi, ki kendilerinin
değil karşıtlarının ne yapıp-yapmadığıyla ilgili bu saptamalarında, her
ikisi de yerden göğe kadar haklıydılar! CHP, şimdi “yargılanacak” dediği
Büyükanıt’ın, yalnızca 27 Nisan’da değil, daha önce Şemdinli’de Umut
Kitabevini “iyi çocuklar” bombaladığında ve iddianamede Büyükanıt,
‘Diyarbakır'da 7. Kolordu'da görev yaptığı dönemle ilgili olmak üzere,
suç işlemek için örgüt kurmak’la suçlandığında da arkasında durmuştu.
Deniz Baykal, Büyükanıt’ın suçlanmasını Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı
"darbe girişimi" ve yargının bu girişime "alet edilmesi" olarak
nitelendirmişti. Şemdinli iddianamesini hazırlayan Van
cumhuriyet savcısının HSYK kararıyla 2006’da meslekten atılmasıyla
genelkurmay başkanı olmasının önü açılan Büyükanıt’la CHP’nin arasının
açılmış olduğu, TSK’nın Kuzey Irak’a yönelik kara harekatı 29 Şubat
2008’da başarısızlıkla sonuçlanınca anlaşıldı. Genelkurmayla CHP (ve
MHP) arasındaki söz düellosu karşılıklı “hain” suçlamalarına kadar
vardırıldı. CHP “hakaret haksızlığın karinesidir” diyerek “manzara-i
umumiyeyi tarih penceresinden ibretle seyretme”ye başladı. CHP,
Büyükanıt’ı, Şemdinli’de halkın Umut Kitabevini bombalayanları
yakalayarak ortaya çıkardığı “suç örgütü”nden aklamak için ne kadar
gayretkeş davrandıysa, savaş çığırtkanı medya “Zap’ı zaptediyoruz hedef
Kandil” havasına girmişken TSK’nın aniden geri çekilmesinin yarattığı
hayal kırıklığıyla hedef tahtasına oturtmakta da o kadar gayretkeş
davrandı. Bu iki olay arasında Dolmabahçe mutabakatı,
Dolmabahçe’den sonra genelkurmayın “laik cephenin” önderliğini terk
etmiş olması, ABD-AKP-TSK ekseninin kurulmuş olması vardır. Ama CHP’nin
darbelerden, muhtıralardan, ordu ve devlet içindeki suç örgütlerinden,
Kürt halkına karşı sürdürülen kirli savaştan bir rahatsızlığı yoktur.
CHP’nin rahatsızlığının kaynağı 27 Nisan muhtırasının daha ileri
götürülmemiş olması, AKP hükümetinin Genelkurmay tarafından
sıkıştırılmaktan vazgeçilmiş olmasıdır. Umut Kitabevini bombalayan Ali
Kaya için “tanırım iyi çocuktur” dedikten sonra genelkurmay başkanı
yapılırken sorun yoksa muhtıra verdikten sonra emekli olurken üstün
hizmet madalyası almasında ne gibi bir sorun olabilir ki! Ancak bu, Kılıçdaroğlu’nun “Siz eğer
darbelere karşı samimiyseniz, niye sorgulamıyorsunuz?” sorusunun
ciddiyetini ortadan kaldırmıyor. 27 Nisan muhtırasının ardından yapılan
hükümet açıklamasında “Bu açıklama hükümete karşı bir tutum olarak
algılanmıştır. … Başbakan'a bağlı bir kurum olan Genelkurmay
Başkanlığı'nın herhangi bir konuda hükümete karşı bir ifade kullanması
demokratik bir hukuk devletinde düşünülemez.”[6]
denilmişti. AKP hükümetinin, destekçilerinin darbelere, darbe
girişimlerine, askeri vesayete karşı büyük bir demokrasi kavgası
verdiğine inanmamızı istediği AKP hükümetinin, Büyükanıt’ın bizzat
kendisinin kaleme aldığını açıkladığı 27 Nisan muhtırasıyla ilgili niçin
hukuki bir süreç başlatmadığı sorusu, yalnızca Dolmabahçe’den bu yana
süren AKP-TSK mutabakatına değil, son YAŞ sürecinde baş gösteren atama
krizi dahil AKP-TSK çatışmasına da abartısız bir açıklama getirebilmek
açısından akılda tutulması gereken bir soru olma özelliğini taşıyor. Başbakan ve dönemin genelkurmay başkanının
bir sır olarak mezara götürecekleri Dolmabahçe görüşmesinin ardından
‘hegemonya kavgasının seyri değişti’ derken şunu kastediyorum:
Dolmabahçe görüşmesinden sadece 5 hafta sonra Ümraniye’de bir emekli
astsubaya ait bombaların ele geçirilmesiyle adı daha sonra “Ergenekon”
olacak süreç başlatıldı, ancak kamuoyunun gündemini sarsacak Ergenekon
tutuklama dalgaları için 2008 Ocak’ı beklendi. Dolmabahçe’de, Ergenekon
soruşturması konusunda minimum bir mutabakat sağlanmış olması yüksek
olasılıktır. Ancak asıl mutabakatın Kürt sorununda sağlandığı ve
özellikle Kürdistan Bölgesel Yönetimine ilişkin izlenecek politika
değişikliği unsurlarının bu görüşmede kararlaştırıldığı, 5 Kasım 2007’de
Beyaz Saray’da Erdoğan ile Bush’un (yine baş başa) görüşmeleriyle
çizilen yol haritasının ardından ABD-AKP-TSK ekseninin oluştuğu izleyen
gelişmelerden net bir biçimde anlaşıldı. Dolmabahçe görüşmesinin
ardından TSK, AKP’ye karşı “laik-şeriatçı” kavgasının sürükleyici gücü
olmaktan çıktı. Son YAŞ atama krizi dahil, son üç yıldır,
yani 2. AKP hükümeti döneminin tamamı boyunca, kuralları üzerinde
Dolmabahçe’de mutabakat sağlanmış bir oyunu seyretmekteyiz. Bir başka
deyişle Dolmabahçe süreci, Büyükanıt’ın ardından Başbuğ’un genelkurmay
başkanlığı döneminde de sürdü ama bu sürecin dinamiklerinde, her bahar,
yani yaklaşık olarak yılda bir kez, bir kırılma yaşandı. 2007 baharında
e-muhtıranın hemen ardından gelen Dolmabahçe mutabakatıyla başlayan
süreç, Kürt sorununda AKP’nin “sivil” araçlarının TSK’nın askeri
araçları içine yedirilmesi süreci, 2008 baharında Zap bozgunuyla
geleneksel ordu destekçisi muhalefet partileriyle genelkurmayın arasının
açılmasına evrildi ama hemen ardından yüksek yargının devreye girip AKP
hakkında kapatma davası açarak hamle üstünlüğünü ele geçirme çabasıyla
kırılma yaşadı. 2009 baharında yerel seçimlerde AKP “kaleleri düşürme”
rüyasından uyanmak zorunda kalınca hıncını yasal Kürt siyasetçilerinden
çıkarmak için KCK operasyonları başlattı ve bu ikinci kırılma yıl
sonunda DTP’nin kapatılmasına kadar sürdü. 2010 baharında, PKK
eylemsizlik sürecini askıya alarak, önceki kırılma sürecine eşlik eden
içi boş “açılım” söylemlerinin ve sahte “çözüm” vaadlerinin
sürdürülmesini olanaksızlaştırdı ve Dolmabahçe süreci üçüncü kırılmayı
yaşadı. Dolmabahçe süreci, devletin geleneksel inkar
ve imha siyasetinin, çözümsüzlük siyasetinin artık sürdürülemez
olduğunun devlet içinden de görülmek zorunda kalındığı bir momentte
başladı. Bulunan ABD-AKP-TSK “çözüm”ü, askeri araçlara “sivil araçların”
monte edilmesi biçiminde, demokratik çözümle de, demokratik çözümün
yolunun açılmasıyla da alakası olmayan bir “cila çözüm”dü. Çünkü “sivil
araçlar”dan anladıkları, “İslam kardeşliği” fonunda, Kürt özgürlük
hareketinin kitle desteğini eritmeye yönelik bir tasfiye girişiminden
başka bir şey değildi. Asıl soru şudur: Bu cilalı çözümsüzlük 2008’de Zap’ta, 2009’da yerel seçimlerde duvara çarptığında anlamazlıktan gelenler, 2010’da eylemsizlik askıya alınınca anlamaya başlayacaklar mı ya da eğer anlarlarsa geleneksel inkar-imha çizgisinin gerçekten dışında bir yönelim şansları var mıdır? NOTLAR [1] http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=1012448&Yazar=ORAL&Date=08.08.2010&CategoryID=98
|
||
|
Loading
|