1915 SEMPOZYUMU VE BİR TARAF 'YÜZSÜZÜ'


BARIŞTA ERDOST


30 Nisan 2010



“Öncesi ve Sonrasıyla 1915: İnkar ve Yüzleşme” sempozyumu geçtiğimiz hafta sonu Ankara’da yapıldı. Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi tarafından düzenlenen ve Hrant Dink’in anısına adanan sempozyumda iki gün boyunca altı oturumda “Tarihsel Açıdan Ermeni Meselesi”, “İttihat ve Terakki’den Kemalizme Resmi İdeolojik İnkar ve İmha”, “Sermayenin Türkleştirilmesi veya Ermeni Emval-i Metrukesine Ne Oldu”, “Ermeni Meselesi: Ne ve Nasıl Yapmalı?”, “Poster Bildiriler” başlıkları altında yurtiçinden ve yurtdışından 30’u aşkın konuşmacı sunum yaptı. “Sorun ve Yaklaşım” başlıklı son oturum sosyalist parti ve dergi temsilcilerine ayrılmıştı.

Sempozyum kimi eksikliklerine ve yetersizliklerine karşın, militarizmin ve bürokrasinin başkentinde bir 24 Nisan günü yapılan ilk etkinlik olma özelliği taşıyordu.

Sempozyumda ‘Geçmişi yok saymak mümkün, yok etmek mümkün değil’ (Fikret Başkaya) gibi, ‘Sadece Ermeniler değil (resmi kayıtlar dahil) izleri de tamamen silinmiştir’ (Sibel Özbudun) gibi, “Anadolu’da her çarpılan Ermenileri çarptı’ (Baskın Oran) gibi, ‘2080 yılında tarihçiler, 1996 yılında Diyarbakır Cezaevinde ve 1999 yılında Ulucanlar’da katledilenler için belge olarak bir resmi talimat ararlarsa bulamayacaklar, ama bu olaylar oldu’ (İsmail Beşikçi) gibi pek çok çarpıcı tespit yapıldı, görüş dile getirildi.

Sempozyum Kızılay’da bir otelin 8. katında gerçekleştirilebildi. Daha önce anlaşılan toplantı salonu, davetiyeler ve afişler bastırıldıktan sonra ve sempozyuma bir hafta kala ‘tadilat’ gerekçesiyle verilmekten vazgeçilmiş, bu otel de sempozyuma 2 gün kala ‘yağmur yağdı dam aktı’ diye yan çizmişti. Düzenleyiciler önce toplantıyı iptal ettiklerini duyurdular ama ertesi gün (otele yapılan baskılar geri çekilmiş olmalı ki) otel sahibi düzenleyicileri arayarak salonu vereceğini duyurdu ve sempozyum yapılabildi.

Anlaşma yapılan salonların sonradan vazgeçmesi yüzünden sempozyumun gerçekleştirilememe tehlikesiyle karşı karşıya gelinmesi, bazılarını o kadar çok üzdü ki, “üzüntüden” kimi suçlayacaklarını, nereye nasıl saldıracaklarını şaşırdılar. Sempozyumun üçüncü oturumunda konuşmacı olarak adı geçen Cemil Ertem, 23 Nisan günü Taraf gazetesindeki köşesinde Bir Sempozyum ve Ulus-Devletin Yüzsüzleri” başlıklı bir yazı yazdı. Cemil Ertem’e göre:

“… bu sempozyumu bu sefer devlet engellemedi. Sempozyumu yapmak isteyen platform tüzel kişilik olmadığı için bu işi üstlenecek demokrat bir kurum, parti aradı. Ama ilkönce Özgür Üniversite sonra SP ve SDP çeşitli gerekçelerle sempozyumu üstlenmekten vazgeçtiler. Ama aynı anda ADÖG, TMMOB’un Teoman Öztürk salonu için TMMOB ile anlaştı. Parasını bile verdikleri salonu, TMMOB yönetimi son anda (nedense) vermekten vazgeçti. Şimdi bu “yüzleşme” sempozyumu yapılamıyor. Niye; çünkü bunu tüzel kişilik olarak üstlenmesi gereken “sol” parti ve kurumlar, ulus-devletin dolaylı bir parçası olduklarını ispatlayarak, kendi ulus-devletlerinin gerçekleri ile yüzleşmek istemediler.”

Yukarıda “üzüntüden” diye yazdım ama 7 cümlelik bir paragrafta bu kadar çok abukluk yalnızca üzüntüyle bir araya getirilemez. Bu üzüntüye, cahilin ne dediğini bilmemekten kaynaklı esip-üfürme “cesareti”nin de eşlik etmesi gerekir.

Yazarın sözünü ettiği öteki kurumlar adına konuşmuş olmamak için sorunun SDP’yle ilgili yanına bakalım. Taraf yazarı Cemil Ertem demeye getiriyor ki SDP’nin bu sempozyumu tüzel kişilik olarak üstlenmesi gerekiyordu, üstlenmekten vazgeçti. Peki gerçek böyle mi?

SDP, Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nin (ADÖG) düzenlediği “Öncesi ve Sonrasıyla  1915 İnkar ve Yüzleşme” sempozyumunu destekleyen kurumlar arasındadır ve bu desteğini de yalnızca isim vermekle sınırlı tutmadı. ADÖG, bu sempozyumun “hukuki ve siyasi sorumluluğunu” üstlenmesi konusunda Sosyalist Parti’ye teklif götürmüş ve bu teklif bu parti tarafından kabul edilmiş. Ancak Sosyalist Parti (bu parti temsilcisinin çeşitli platformlara gönderdiği yazılı açıklamalara göre) daha sonra konuşmacılardan birinin ‘erkek egemen cinsiyetçi bir tavrı’nı gerekçe göstererek bu kişinin konuşmacı olmaması koşuluyla sorumluluk üstleneceklerini belirtmiş, ADÖG ise bu koşulu kabul etmemiş.

Bunun üzerine, Nisan ayının başında sempozyumun hukuki ve siyasi sorumluluğunu üstlenmesi için SDP’ye teklif yapıldı ve SDP bu teklifi reddetti. Yani birincisi SDP’nin önce üstlendiği sonra vazgeçtiği doğru değil. İkincisi, SDP’ye teklif, sorunun artık salt 1915’le ilgili bir sempozyuma hukuki şemsiye olmaktan çıkmış olduğu, erkek egemen şiddet uygulamış birinin konuşmacılar arasında yer alıp almaması sorununa dönüştüğü bir aşamada yapıldı ve SDP teklifi bu aşamada reddetti.

Taraf yazarı Cemil Ertem daha başta SDP bu sempozyumu tüzel kişilik olarak üstlenmekten vazgeçti diyerek okuruna yanlış bilgi vermektedir. Denilebilir ki bu yanlış bilgi Cemil Ertem’in enformasyon kaynağından kaynaklanmaktadır ve yazarın tek hatası bu bilgiyi doğrulatma girişiminde bulunmamış olmasıdır. Ancak Cemil Ertem orada durmamakta, bu sempozyumu engelleyenin devlet değil de SDP’nin adının da aralarında sıralandığı sol kurumlar olduğu sonucunu çıkartmak yüzsüzlüğünü göstermektedir.

Burada artık sorun sırf Cemil Ertem’in enformasyon kaynağının verdiği yanlış bilgi sorunu olmanın ötesine geçmektedir, çünkü ister baştan reddetmiş ister sonradan vazgeçmiş olsun, sempozyumun iptal edilmesinde SDP’nin (de) sorumluluğu olduğunu iddia edebilmek için düşünme yeteneklerinizi tümden yitirmiş olmanız gerekir. Şöyle: Sempozyumu düzenlemek için bir siyasi partinin hukuki şemsiyesine ihtiyaç, “resmi izin” istemek zorunda kalmamak için duyulmaktaydı. Sempozyumun iptal edilmesi aşamasına ise, önce yer veren salon sahiplerinin sonradan “tadilat” gerekçesiyle yer vermekten vazgeçmeleri yüzünden gelinmektedir. Yani “resmi izin” sorunu aşılmış, devlet resmen izin verdiği toplantıyı, resmi-olmayan yollardan salon sahiplerine baskı uygulayarak engellemektedir. Bu noktada kalkıp ‘siyasi partiler üstlenmekten vazgeçtiler de o yüzden sempozyum yapılamıyor’ diyen kişi iftira atmaktan başka bir şey yapmıyor demektir.

Bu sempozyumu gayrı-resmi olarak engellemeye kalkan devlet, eğer bu işin sorumluluğunu sosyalistlere yıkmak için nasıl bir dezenformasyon örgütleyelim diye kafa yorsaydı, Cemil Ertem’in bulduğundan daha makbulünü bulamazdı.

Bu iftirayı atan için artık uçuş serbesttir. Neymiş? Ulus-devletin dolaylı bir parçası olduğumuzu ispatlamışız. Neymiş? Kendi ulus-devletimizin gerçeği ile yüzleşmek istememişiz.

Yazarın sosyalistlere öfkesi o kadar gözlerini karartmış ki, devletin gayrı-resmi yollardan engellemeye çalıştığı sempozyumun yapılamayışının sorumluluğunu sosyalistlere atacak, devlet değil siz engelliyorsunuz diye saçmalayacak, sonra da suçladığı sosyalistlerin bu devletin dolaylı parçası olduğu çamurunu atacak, ve bunu derin tahliller çekiyormuş, büyük siyasi yorumlar yapıyormuş gibi yapacak, ve okurunun da bunu yiyeceğini sanacak. Ortalık alemi kıt zeka kendini yüksek IQ sananlardan geçilmez oluyor..

Yazar bütün bu çarpıtmaları, öteden beri ileri sürdüğü bir tezine yeni kanıt yaratma güdüsüyle yapmış. Şöyle söylüyor:

“Ben bunların öteden beri sol falan olmadığını, devletin dolaylı aparatları olarak ortalıkta dolaşan ve … hâkim ulusun –ırkın– yapıcı ideolojisini “soldan” yaymaya çalışan ve yaydıkça da buradan nemalanan yapı ve kurumlar olduklarını söylüyorum.”

Kimleri solcu saymadığı, olsa olsa bu yazarın kendi “solculuk” anlayışının ne menem bir şey olduğunun göstergesi olur deyip geçebiliriz. Eğer SDP’yi “ulus-devletin dolaylı bir parçası”, “devletin dolaylı aparatı”, “hakim ulusun ideolojisini soldan yaymaya çalışan ve buradan nemalanan” bir yapı olarak lanse etmeye kalkmadan önce, hakkımızda bu lafları edebildiğine göre apaçık olan bir gerçeği, SDP hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmadığı, bu partinin ne programını, ne kongre kararlarını, ne yayınlarını, bunların tek bir satırını bile okumadığı, eylemlerinden habersiz olduğu gerçeğini, bu anlamda işkembe-i kübradan atmakta olduğunu da eğer okurlarıyla paylaşmış olsaydı, bu saçmalamalıklarla da uğraşmaya değmez diyebilirdik. Bu yazar, hakkında laf ettiği parti ve o partinin üyeleri için, ettiği bu lafların en temelsizinden iftira ve en ağırından hakaret anlamına geleceğini bile göremeyecek kadar SDP’den bihaberdir ama her nasılsa yazdıklarının “siyasi yorum” olduğuna kendini inandırabilmiştir. Dilin de kemiği yoktur zaten.

Ama bu yazar en azından, iptal edildi diye bu kadar üst perdeden saçmalama hakkını kendinde bulduğu sempozyumun iptal edilmediği anlaşılınca, programda adı yazılı bir konuşmacı olarak sempozyuma gelip orada, ulus-devletin dolaylı bir parçası olmadığını, devletin dolaylı aparatı olmadığını ispatlayıp, kendi ulus-devletinin gerçekleri ile yüzleşme ve yüzleştirme misyonunu yerine getirmekten, hatta bunu tüm sempozyumu kayıt altına alan hükümet komiserlerinin kayıtlarına geçirmekten çekinmemeliydi. Hem böylece konuşmacı olarak orada bulunan suçladığı sosyalistlerin görüşlerini öğrenmiş olmakla kalmaz, sempozyumun organizasyonundan güvenliğinin sağlanmasına kadar verdikleri desteği görme şansını da elde etmiş olurdu. Ama Cemil Ertem, iptal edildi diye saldıracak yer aradığı sempozyuma, konuşmacı olduğu halde katılmadı.