KAÇINILMAZ OLARAK SOSYALİZM


AYŞEGÜL HAVUZ


11 Ocak 2010



 “Arkadaşlar! 

Dışarıda bir şeyler oluyor farkında mısınız? 

Uykuda olanları sarsın, uyandırın.

Herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir. 

Karanlıkta ne yapacaksınız?”

 

İnsanlık, yaşaması için gerekli olan şeyleri kolektif bir zihniyete bürünerek elde ettiğinde sorun yoktu, sorun bu gerekliliğin onu elde etmede önce apansız bir isteğe, sonra tutkuya ve görünen son örneğiyle şehvete dönüşmesiyle ortaya çıktı. Bu şehvet, fabrikada sömürülen emek üzerinden, evde sömürülen emeğin bir yansıması ve bir sonucu olarak kadın ve çocuklar üzerinde şiddet uygularken, toplumda ‘daha fazla çok daha fazla’ kazanma isteği korkunç bir saplantıya dönüşüp çeteleri yaratırken, kültürleri, milletleri birbirine kırdırıp, birlikte yaşama kanallarını belki de sonsuza dek kapatarak başrolü oynuyor.

Artan karanlığa bir mum yakmak ise var olan durumun adaletsizliğine söyleyecek bir çift sözü olan insanların bileşimine düşen bir görev oluyor. İşte bu anlayış doğrultusunda, düzeni alt üst edebilmek adına, onun hakları gasp etmedeki kararlılığından feyiz alarak, bu kararlılığı ona karşı mücadele etmede devrimci inat ve cesaretle birleştirerek sokaklara döküyoruz.

Yeni yılın yeni günlerini yaşadığımız şu günlerde geride bırakılanın çetelesini oluşturmak, girdi-çıktısını düzenlemek, olan bitenden mantıklı sonuçlar çıkarmak gerekir. Tüm bunlar bir yana özele indirgemek gerekirse kapitalizmin çöplüğünden sosyalizm için ayırdıklarımıza ve kendini yenileyebilen ve artık yenileyemeyen duygulara bakmak gerekir. Kapitalizm bize soğuk günlerde üşümemeyi, sıcak günlerde susuz kalmayı öğretti, bunu doğaya olan direngenliğimizi ölçmek için değil, sistematiğini geliştirmede ve insanın açgözlülüğüne türlü kılıflar uydurmada ihtiyaç duyduğu vurdumduymaz tavrı var etmek adına yaptı.

Çoğunluğuyla başardı, bu “başarı” kendini neoliberal politikaların bir sonucu olarak özelleştirmelerde, ülkemize yansımasıyla 12 milyona dayanan yoksul kitlesinin hezeyanlarında, günbegün artan kadın cinayetlerinin nedenlerinde, antidemokratik süreci işleterek Kürt-Türk çatışmasının alevlenmesinde gösterdi. İşsizliğin artması ve emek-gücüne biçilen değerin azalmasında krizin ardına gizlenilirken, var olan krizi sorgulamak gündem başlıkları arasında hiç yer almadı. Kriz, kapitalizmin kriziydi. Öyleyse bundan sorumlu tutulacak ya da krizin nedeni olmadığı gibi sonuçlarına katlanacak olan kesim bugün sefalete sürülenler olmamalıydı. Ancak işte sistem ve sistemin bekçiliğini yapan devlet tam da bu günlerde bu kriz döneminde kendini ele verdi, devlet gerçek sınıfsal karakterini ortaya çıkardı, sermayeyle bir olup olanı biteni tozpembe bir sahneye çevirme görevini üstlendi. Sonuç; kârlar özelleştirildi, zararlar toplumsal bir karakter kazandı, kamulaştırıldı.

Sistemin ahlaksızlığı, en görünür biçimiyle kendini sel felaketinde, o selde, kıyamette kendini sokaklara atan insanların kafasında belirdi. İnsanlar türlü eşyaların bekçiliğini yapıyordu, akıntıya karşı durarak. Kimi yemek takımlarını topluyordu, kimisi plazmaları, buzdolaplarını… “İnsan ayıbı” sürmanşetiyle haber yapacak olan gazeteci tayfası da oradaydı elbet, onlar yağmalayan insanlardı. Ve biz yine o insanlara sövmekten başka bir şey yapamadık, evet durum çirkindi, haksız kazancı simgeliyordu. Ancak kapitalizm çağında haksızlıklara bolca müsamaha gösteriliyordu zaten, sistem bize eşyası kaybolana yardım eli uzatmayı, bencil olmamayı, çıkar peşinde koşmamayı öğretememişti.

Öyleyse karşımıza geçip vicdan muhasebesi yapmamızı da isteyemezdi, karşısındaki ona işçinin bir maaşına karşılık gelen gömleğinden bahsetse ne cevap verecekti, en büyük hırsızlık o “gömlek parası” değil miydi? Sonuç: duygular üzerinden elde edilen sömürü, mantıklı düşünmeyi ters yüz edip kapitalizmin gerçekliğini olabildiğince unutturmaya çalıştı, bunu toplumsal, vicdani ahlakla bütünleştirip, doğrudan “suçlu” ilan etti.

Kapitalizmin krizleri baş gösterdiğinde, kâr oranlarının düşmesi ve zararı en aza indirme çabasının bir sonucu olarak kapitalistler arası rekabetin kızıştığını gözlemleriz. Bu gözlem, bize aynı zamanda kapitalizmin çengeline takılmış bir toplumda kaotik sürecin başladığına veya başlayacağına dair ipuçları verir. Genel olarak kapitalist sistemin şartlarını ilke edinmenizden ötürü, işçi patron savaşımları, varsa etnik ve kültürel çatışmalar, zaten işletilemeyen hakların boğazına kadar gaspa uğraması, artan şiddet olayları çoğunlukla kriz dönemlerine rastlar. Nitekim bugünkü Türkiye koşullarında yaşananlar, “kriz, hafif ölçekte seyretmektedir” safsatalarının yüzüne tokat gibi çarpmaktadır.

Kapitalizmin paylaşımcı olmayan, her türlü sömürüye açık olan ruhu, ulus devlet fikriyatında da kurnazlığını gösterir. Feodalizme verdiği savaşımla ulusların kurtarıcısı olan kapitalizm, emperyalist kapitalizme dönüştüğünden beri uluslar için en büyük ezici güç haline geldi. Birçok ulus hâkim olan ulus içinde yok oldu. Emperyalizm asimilasyon politikalarını en ağır biçimiyle Anadolu’daki Ermenilerin katliamında gösterdi. Feodal dönemde değerlerini korumak adına büyük çaba gösteren Kürt halkı, uluslaşma sürecini tamamlayamadan kapitalist sömürgeciliğin egemenliği altına girdi. Kapitalizmin beslediği milliyetçilik, uç noktada yaşanır oldu, talepleri keskinleştirdi.

Kapitalizmin çıplaklığı, krizleri gün yüzüne çıktıkça daha net görülmeye başlandı. Şimdi ekonomistler bu krizin, 2010’da kendini daha da hissettireceğini, “karnı tok sırtı pek”lerin gittikçe azalacağını söylüyor. Kapitalizm kendi tezini çürütmeye, gözde piyasa ekonomisi işlerliğini yitirmeye başlıyor. Bizlerin, biz sosyalistlerin önünde artık çıplak bir devrim gerçeği duruyor. Yapılması gereken var ettiğimiz mücadele hatlarını sağlam bir iradeye dönüştürmek.

Evet, tek ihtiyacımız, mücadelemizi kolektif bir iradeyle beslemek, beslerken büyütmek… Bundan başka, sosyalizm kendini anlatma ihtiyacı hissetmez, kapitalizm bu gerekliliği tüm boyutlarıyla yaşatıp yaratarak dramatize ediyor zaten, hatta ilk önce kendini var ederek sosyalizmi kaçınılmaz kılıyor. Ve işte geriye sadece, karartılan ışıkları aydınlatmak için birbirimizi sarsıp uyandırmak kaldı, çünkü dışarıda olan “bir şeyleri” fark etmeye, fark edip dönüştürmeye sebeplerimiz vardı.