|
“Arkadaşlar!
Dışarıda bir şeyler oluyor farkında mısınız?
Uykuda olanları sarsın, uyandırın.
Herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir.
Karanlıkta ne yapacaksınız?”
İnsanlık,
yaşaması için gerekli olan şeyleri kolektif bir zihniyete bürünerek elde
ettiğinde sorun yoktu, sorun bu gerekliliğin onu elde etmede önce
apansız bir isteğe, sonra tutkuya ve görünen son örneğiyle şehvete
dönüşmesiyle ortaya çıktı. Bu şehvet, fabrikada sömürülen emek
üzerinden, evde sömürülen emeğin bir yansıması ve bir sonucu olarak
kadın ve çocuklar üzerinde şiddet uygularken, toplumda ‘daha fazla çok
daha fazla’ kazanma isteği korkunç bir saplantıya dönüşüp çeteleri
yaratırken, kültürleri, milletleri birbirine kırdırıp, birlikte yaşama
kanallarını belki de sonsuza dek kapatarak başrolü oynuyor.
Artan karanlığa
bir mum yakmak ise var olan durumun adaletsizliğine söyleyecek bir çift
sözü olan insanların bileşimine düşen bir görev oluyor. İşte bu anlayış
doğrultusunda, düzeni alt üst edebilmek adına, onun hakları gasp
etmedeki kararlılığından feyiz alarak, bu kararlılığı ona karşı mücadele
etmede devrimci inat ve cesaretle birleştirerek sokaklara döküyoruz.
Yeni yılın yeni
günlerini yaşadığımız şu günlerde geride bırakılanın çetelesini
oluşturmak, girdi-çıktısını düzenlemek, olan bitenden mantıklı sonuçlar
çıkarmak gerekir. Tüm bunlar bir yana özele indirgemek gerekirse
kapitalizmin çöplüğünden sosyalizm için ayırdıklarımıza ve kendini
yenileyebilen ve artık yenileyemeyen duygulara bakmak gerekir.
Kapitalizm bize soğuk günlerde üşümemeyi, sıcak günlerde susuz kalmayı
öğretti, bunu doğaya olan direngenliğimizi ölçmek için değil,
sistematiğini geliştirmede ve insanın açgözlülüğüne türlü kılıflar
uydurmada ihtiyaç duyduğu vurdumduymaz tavrı var etmek adına yaptı.
Çoğunluğuyla
başardı, bu “başarı” kendini neoliberal politikaların bir sonucu olarak
özelleştirmelerde, ülkemize yansımasıyla 12 milyona dayanan yoksul
kitlesinin hezeyanlarında, günbegün artan kadın cinayetlerinin
nedenlerinde, antidemokratik süreci işleterek Kürt-Türk çatışmasının
alevlenmesinde gösterdi. İşsizliğin artması ve emek-gücüne biçilen
değerin azalmasında krizin ardına gizlenilirken, var olan krizi
sorgulamak gündem başlıkları arasında hiç yer almadı. Kriz, kapitalizmin
kriziydi. Öyleyse bundan sorumlu tutulacak ya da krizin nedeni olmadığı
gibi sonuçlarına katlanacak olan kesim bugün sefalete sürülenler
olmamalıydı. Ancak işte sistem ve sistemin bekçiliğini yapan devlet tam
da bu günlerde bu kriz döneminde kendini ele verdi, devlet gerçek
sınıfsal karakterini ortaya çıkardı, sermayeyle bir olup olanı biteni
tozpembe bir sahneye çevirme görevini üstlendi. Sonuç; kârlar
özelleştirildi, zararlar toplumsal bir karakter kazandı, kamulaştırıldı.
Sistemin
ahlaksızlığı, en görünür biçimiyle kendini sel felaketinde, o selde,
kıyamette kendini sokaklara atan insanların kafasında belirdi. İnsanlar
türlü eşyaların bekçiliğini yapıyordu, akıntıya karşı durarak. Kimi
yemek takımlarını topluyordu, kimisi plazmaları, buzdolaplarını… “İnsan
ayıbı” sürmanşetiyle haber yapacak olan gazeteci tayfası da oradaydı
elbet, onlar yağmalayan insanlardı. Ve biz yine o insanlara sövmekten
başka bir şey yapamadık, evet durum çirkindi, haksız kazancı
simgeliyordu. Ancak kapitalizm çağında haksızlıklara bolca müsamaha
gösteriliyordu zaten, sistem bize eşyası kaybolana yardım eli uzatmayı,
bencil olmamayı, çıkar peşinde koşmamayı öğretememişti.
Öyleyse
karşımıza geçip vicdan muhasebesi yapmamızı da isteyemezdi, karşısındaki
ona işçinin bir maaşına karşılık gelen gömleğinden bahsetse ne cevap
verecekti, en büyük hırsızlık o “gömlek parası” değil miydi? Sonuç:
duygular üzerinden elde edilen sömürü, mantıklı düşünmeyi ters yüz edip
kapitalizmin gerçekliğini olabildiğince unutturmaya çalıştı, bunu
toplumsal, vicdani ahlakla bütünleştirip, doğrudan “suçlu” ilan etti.
Kapitalizmin
krizleri baş gösterdiğinde, kâr oranlarının düşmesi ve zararı en aza
indirme çabasının bir sonucu olarak kapitalistler arası rekabetin
kızıştığını gözlemleriz. Bu gözlem, bize aynı zamanda kapitalizmin
çengeline takılmış bir toplumda kaotik sürecin başladığına veya
başlayacağına dair ipuçları verir. Genel olarak kapitalist sistemin
şartlarını ilke edinmenizden ötürü, işçi patron savaşımları, varsa etnik
ve kültürel çatışmalar, zaten işletilemeyen hakların boğazına kadar
gaspa uğraması, artan şiddet olayları çoğunlukla kriz dönemlerine
rastlar. Nitekim bugünkü Türkiye koşullarında yaşananlar, “kriz, hafif
ölçekte seyretmektedir” safsatalarının yüzüne tokat gibi çarpmaktadır.
Kapitalizmin
paylaşımcı olmayan, her türlü sömürüye açık olan ruhu, ulus devlet
fikriyatında da kurnazlığını gösterir. Feodalizme verdiği savaşımla
ulusların kurtarıcısı olan kapitalizm, emperyalist kapitalizme
dönüştüğünden beri uluslar için en büyük ezici güç haline geldi. Birçok
ulus hâkim olan ulus içinde yok oldu. Emperyalizm asimilasyon
politikalarını en ağır biçimiyle Anadolu’daki Ermenilerin katliamında
gösterdi. Feodal dönemde değerlerini korumak adına büyük çaba gösteren
Kürt halkı, uluslaşma sürecini tamamlayamadan kapitalist sömürgeciliğin
egemenliği altına girdi. Kapitalizmin beslediği milliyetçilik, uç
noktada yaşanır oldu, talepleri keskinleştirdi.
Kapitalizmin
çıplaklığı, krizleri gün yüzüne çıktıkça daha net görülmeye başlandı.
Şimdi ekonomistler bu krizin, 2010’da kendini daha da hissettireceğini,
“karnı tok sırtı pek”lerin gittikçe azalacağını söylüyor. Kapitalizm
kendi tezini çürütmeye, gözde piyasa ekonomisi işlerliğini yitirmeye
başlıyor. Bizlerin, biz sosyalistlerin önünde artık çıplak bir devrim
gerçeği duruyor. Yapılması gereken var ettiğimiz mücadele hatlarını
sağlam bir iradeye dönüştürmek.
Evet, tek
ihtiyacımız, mücadelemizi kolektif bir iradeyle beslemek, beslerken
büyütmek… Bundan başka, sosyalizm kendini anlatma ihtiyacı hissetmez,
kapitalizm bu gerekliliği tüm boyutlarıyla yaşatıp yaratarak dramatize
ediyor zaten, hatta ilk önce kendini var ederek sosyalizmi kaçınılmaz
kılıyor. Ve işte geriye sadece, karartılan ışıkları aydınlatmak için
birbirimizi sarsıp uyandırmak kaldı, çünkü dışarıda olan “bir şeyleri”
fark etmeye, fark edip dönüştürmeye sebeplerimiz vardı.
|