![]() |
|
|
|
|
||
|
BAŞBAKAN NECDET'İN, ERDAL'IN ADLARINI KİRLİ POLİTİKALARINA ALET EDEMEZ AYLİN MERT 21 Temmuz 2010 “Belki şu anda anlatacaklarım biraz farklı
olacak. Yakın siyasi tarihi, ama trajik bir siyasi tarihi önünüze
getireceğim. Bakınız Necdet Adalı daha 19 yaşında bir lise
öğrencisiyken, cinayet işlediği iddiasıyla 1977 yılında tutuklandı. Ben
de o zaman bir siyasi partinin İstanbul gençlik kolları başkanıyım.
Suçsuzluğundan, serbest bırakılacağından o kadar emindi ki, cezaevinde
arkadaşlarının firar girişimine katılmadı. Kendisini yargılayan hakim
Necdet Adalı’ nın masum olduğunu iddia etti. Necdet Adalı 22
yaşındayken, 8 Ekim 1980’de asılarak idam edildi. Şair Nevzat Çelik’in Adalı için yazdığı o
ünlü şiir aslında bu zamansız ölümü en güzel şekilde resmediyor.
Gerçekten çok duygusal... Beni burada arama anne, kapıda adımı sorma,
saçlarına yıldız düşmüş koparma anne, ağlama. Necdet Adalı 12 Eylül
cundasının idamı. Bu ara bir televizyon kanalında, o günlerde idam
kararlarının nasıl verildiğini izliyorsunuz değil mi? Bir bu yandan bir
o yandan. Sonradan suçlular yakalandı ama Necdet Adalı geri gelmedi…“ Bu sözler, Türkiye’nin başbakanına, Recep
Tayyip Erdoğan’a ait. Meclis grup toplantısında, 12 Eylül’de yapılacak
anayasa referandumuna neden “evet” denmesi gerektiğini anlatırken
yaptığı konuşmadan bir alıntı. Erdoğan, grubuna 12 Eylül askeri
diktatörlük döneminde idam edilen Necdet Adalı’nın, Erdal Eren’in,
Mustafa Pehlivanoğlu’nun ölmeden önce yazdıkları son mektuplarını
okumuş, sahte bir duygusallıkla ağlayarak konuşmasını sonlandırırken,
salondaki pek çok bakanı da ağlatmış. Belki Erdoğan’ın anlattıkları, başta
söylediği gibi “biraz farklı olmuş”, ama benim söyleyeceklerim, bizlerin
12 Eylül’den beri anlattıklarımız hep aynı. Necdet Adalı, askeri
diktatörlüğün ilk idamı, 22 yıllık ömrünü devrim ve sosyalizme adamış,
idam sehpasında enternasyonalizm bayrağını dalgalandıran, yolu, bugün
bizlere kılavuzluk eden cesur bir devrimci. Erdal Eren, devletin Eylül
karanlığında katlettiği bir başka genç devrimci… Erdoğan konuşmasında, Adalı’dan, Erdal
Eren’den bahsederken, esas vurguyu o dönemde idam edilen ülkücü genç
Mustafa Pehlivanoğlu üzerinden yaparak, MHP’ye bir yanıyla, ölülerinize
sahip çıkın mesajını vermek istiyor. Hem MHP’lilere, hem de CHP’lilere
referanduma evet demeleri gerektiğini anlatırken, “bir sağdan, bir
soldan” gibi basit bir mantıkla, gençlerimizin boşu boşuna öldüğünü ima
ediyor bir biçimiyle. Katledilen devrimcileri, sahte konuşmalarına alet
eden Erdoğan, Pehlivanoğlu’nu öne çıkartmak için Necdet Adalı’yı adeta
bir paravan gibi kullanma densizliğinde bulunuyor. Ne Necdet Adalı’nın, ne de başka bir
devrimcinin ismi, Tayyip Erdoğan’ın samimiyetsiz diline yakışmıyor. Bu
konuşma, sahte gözyaşları; katledilen devrimcilere, 12 Eylül’ün
bedelleriyle yaşayan, mücadele eden halklara, o karanlıkta büyüyen
gençlere, acı çeken kadınlara yapılan çok büyük bir hakarettir. Erdoğan’ın bu ikiyüzlü konuşmalarını çok iyi
biliyoruz. Kürt açılımı projesini başlattığı dönemde, bir yandan “Şiwan
Perver’ den Halebçe ağıtını duyduğumda, Ahmet Kaya’yı dinlediğimde
duygulanıyorum” diyen, bir yandan da, Kürt halkına yönelik asimilasyon
politikalarını sürdüren aynı Erdoğan. “Analar ağlasın istemiyorum”
dedikten 2 gün sonra, askeri operasyonlara hız veren de aynı Erdoğan.
İsrail’in zulmüne karşı en önde mücadele ederken “kahramanlaşan”, bir
taraftan da, İsrail devleti ile tüm diplomatik anlaşmaları sürdüren,
İsrail’ den satın aldığı Heron uçaklarıyla, Kürt halkının üzerine bomba
yağdıran Erdoğan. Konuşmaya şöyle devam ediyor: “Keşke bazı parti liderleri vicdanlarına
destek vererek dürüstçe konuşsa. Tam 30 gün sonra yine bir 12 Eylül günü
bu işkencelerle, milletçe hesaplaşacağız. Gencecik ölümlerle
hesaplaşacağız, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana götürenlerle
hesaplaşacağız.” Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın yaptığı
araştırmaya göre sadece son bir ayda 29 kişi cezaevi ya da gözaltında
hayatını kaybetti. Bu rakam geçen senelere göre giderek artıyor. Bu sene
içinde devletin kolluk güçlerinin saldırısı sonucu 31 kişi, faili meçhul
cinayet sonucu ise 35 kişi hayatını kaybetti. Hâlâ gözaltında
insanlarımız işkence görüyor, faili meçhule kurban gidiyor. Çatışmalarda yaralanan HPG’liler derileri
yüzülerek, uluslararası anlaşmalara göre yasak olmasına rağmen
kullanılan kimyasal silahlarla katlediliyor. Cesetlere bile akıl almaz
işkenceler yapılıyor, ölü bedenler paramparça ediliyor. Kürt kadınlar, İstanbul gibi metropollerde
dahi yaşadıkları mahallelerden, evlerinin önünden kaçırılıp, saatlerce
tecavüze, cinsel işkenceye maruz bırakılıyor. Geçtiğimiz aylarda kocası
tarafından kulakları kesilen Van’lı Sıdıka Platin, karakola gidip
işkence gördüğünü anlatmak istediğinde, devlet görevlileri, Sıdıka’yı
kocasının koluna takıp geri gönderiyor ve bugün Sıdıka’ya yeniden
komalık oluncaya dek işkence ediliyor. Erkek vuruyor ve devlet bir kez
daha koruyor. Binlerce çocuk; yaşıtları sokakta oyun
oynarken, zindanlarda işkenceyle büyüyor. Biraz şanslı olup da, dışarıda
kalan arkadaşları ise, her gün bir panzer altında kalma endişesiyle,
polis işkencesi korkusuyla geçiriyor günlerini. Bu ülke, devlet eliyle uygulanan tüm bu
insanlık suçlarıyla, işkencelerle hesaplaşmadan, 12 Eylül’le de
hesaplaşamayacaktır. Erdoğan, başbakanlık yaptığı bu memlekette, ölülere
dahi işkence yapıldığını, polis kurşunuyla katledilen gençleri,
çocukları çok iyi bilmektedir. Yaşından daha fazla sayıda kurşunla
katledilen Uğur Kaymaz hâlâ adalet istemektedir, parçalanarak hayatını
kaybeden Ceylan Önkol’un hesap soran gözleri hâlâ hepimizin zihnindedir. Başbakan, geçtiğimiz günlerde kadın
kurumlarıyla yaptığı görüşmede, bir barış anasından, Sakine Ana’dan
bahsediyor. Döktürüyor yine incilerini: “Erkeklerin yapamadığı
empatiyi, kadınlarımız yapacaktır. Yıllardır acı çeken Sakine Analar ile
asker anneleriyle barış gelecektir.” Sakine Ana, 6 çocuğundan, 3’ünü özgürlük
mücadelesinde yitirmiş, bir oğlu hâlâ dağda olan Diyarbakır’lı bir Kürt
anne. Başbakan ile görüşmek için senelerdir Ankara’nın yolunu
aşındırıyor. Defalarca gözaltına alınmış, “terörist” annesi diyerek
hakkında hapis cezası istenmiş bir kadın. Erdoğan, Sakine Ana’nın ve
diğer barış annelerinin 8 aydır geçiştirilen randevu talebine cevap
vermek yerine, yüzsüzce sürdürüyor konuşmalarını. Bizler, 12 Eylül’ün yaralarını hâlâ
bedenlerimizde, ruhlarımızda hissedenler, askeri diktatörlüğün
işkencehanelerinden yükselen çığlıkları hafızalarından silmeyenler
olarak, Diyarbakır Cezaevi’nin zulmünden geçen Kürtler, o dönemdeki
tecavüzlerin izlerini üzerinde taşıyan kadınlar olarak, kayıp bir kuşak
gibi büyüyen gençler olarak hiçbir şeyi unutmadık. 12 Eylül ile
mücadelemiz devam ettiği gibi, 12 Eylül yaralarını aciz bir sahtelikle
kullanmaya çalışan Tayyip Erdoğan’larla da mücadelemiz sürüyor.
Erdoğan’ın sahtelikle sözünü ettiği, kirli politikalarına alet etmeye
çalıştığı, duygusallık yüklediği değerler, bizim mücadelemizi büyütüyor. Emekten yana, demokrasiden, halkların
kardeşliğinden yana güçlerle, Adalı’nın izinde sürdürdüğümüz
mücadeleyle, 12 Eylül karanlığı bir gün mutlaka bizlerin elleriyle
aydınlanacak…
|
||
|
Loading
|