|
İlk bakışta yazının başlığı işçi sınıfı mücadelesi içinde çok
bilindik bir sloganın tekrarı gibi görülse de bu argümanın bugün salt
ajitasyondan çok daha öte bir şey olduğunu yaşadığımız tarih bize çok
güzel özetlemekte. Neden mi? Uzakta aramaya gerek yok. Hemen yanı
başımızda:
Daha geçen gün biraz fazla kâr için kim bilir hangi
tedbirsizlikten kaynaklı olarak Balıkesir'in Dursunbey ilçesine bağlı
Odaköy'deki maden ocağının patlaması. Ve bunun gibi maden ocağı
patlamalarının daha önce de defalarca olmasına rağmen hâlâ bu konuya
dair tedbirlerin alınmaması.
Tekel işçilerinin hâlâ hükümetçe kabul görmeyen talepleri ve
hükümetin tekel işçilerine dayattığı sadaka mantığı.
Şu an işlerinin başlarına dönseler de (ki bu gene sendikal
örgütlülük ve demokratik kamuoyunun etkisi ile olmuştur) , iş bırakma
eylemine katıldığı için
açığa alınma olayları (ki
egemen anlayışın buradaki amacı bu ve benzeri davranışlarla sürekli aba
altından sopa göstermek suretiyle sendikal hak mücadelelerinin önünü
tıkamaya çalışmaktır).
Normal koşullarda sosyal devletin olmazsa olmazı olan sosyal
güvenlik ve sağlık hizmetlerinin hızla ticaret konusu yapılması.
Metris Cezaevi'nde gördüğü işkence sonucu ölen Engin Çeber’e
İstinye Şehit Muhsin Bodur Polis Merkezi’nde işkence yapan polislerin
aklanmasıyla sözünü söyleyenlerin bu memlekette işkenceye maruz
kalınmasının normal bir durum olgusu içine sokulmaya çalışılması.
Parası olanın eğitim olanaklarından daha rahat yaranmasına
rağmen parası olmayanın yararlanamaması ve bundan kaynaklı olarak
üniversiteye girme “yarışına
” bir adım geride başlaması.
Üniversitelerin bilim yuvasından çıkıp, öğrencinin politika
yapıp yapmadığının, ne kadar ve ne konuştuğunun, ne kadar kâr
getireceğinin, nasıl gözlerinin ve kulaklarının kapatılacağının
hesabının yapıldığı yerler haline gelmesi.
Kadınların kadın olmaktan kaynaklı olarak iş yerlerinde
uğradığı tacizlerin sistem eliyle üstünün kapatılması suretiyle kadına
toplumda “yerini”n hatırlatılması.
Hrant Dink’ in katillerinin bilindiği halde yargılanamaması.
Kot işçileri “üç kuruş para için” ölüme itilirken patronların
keyif sürmeye devam etmesi.
Sistemin her çarkında rantın ve rüşvetin dönmesi ile çok
sayıda insanın emeğinin tamamen hiçe sayılması.
Kapitalizmin doğası gereği dünyada olduğu gibi memlekette de
milyonlarca yoksul ve işsiz yaratması (ki özellikle de diplomalı işsiz
sayısının her geçen gün
artması).
GDO’lu ürünlerin pazarda daha fazla yer almasının önünün
açılarak insan sağlığıyla kolayca oynanabilmesi.
Doğal kaynakların kâr için tüketilmesi.
Tarihi ve arkeolojik alanların tahribi.
Küçük ölçekli çiftçinin ürünlerinin elinde kalması veya yok
pahasına büyük şirketlere satmak zorunda kalması.
Farklı etnik kökenden insanların dillerini konuştuklarında,
kimliklerini açıkladıklarında ötekileştirilmesi.
Tüm bu saydıklarım ve daha sayamadığım pek çok şey benim kadar
sizi de öfkelendiriyor. İşte bundan dolayıdır ki “genel grev, genel
direniş” demenin tam zamanı.
|