![]() |
|
|
|
|
||
|
PEKİ YA EMPERYALİST 'VESAYET REJİMİ'? AFŞİN DEMİR 4 Eylül 2010 Geçtiğimiz ay gerçekleştirilen Yüksek Askeri
Şura toplantısında alınan kararların ve bu kararların ortaya çıkardığı
manzarayı umumiyenin, “askeri vesayet” olarak adlandırılagelen,
siyasette asker tahakkümü olgusunun bugün için ortadan kalktığını
tescillediğini düşünenlerdenim. Bu düşüncemin gerekçelerini ve son YAŞ
toplantısının ülkemiz siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktası
oluşturduğu yönündeki tespitlere, hangi gerekçelerle katıldığımı,
Sosyalist Demokrasi gazetesinin son sayısındaki “Paşasının
başbakanından, Başbakanının paşasına” başlıklı yazıda özetlemeye
çalışmıştım. YAŞ kararlarının ortaya çıkardığı tablo, pikadorlar
tarafından her yerinden delik deşik edilmiş, kan revan içinde son
anlarını yaşamakta olan azgın boğanın, kahraman(!) matador tarafından
indirilen nihai darbe (la estocada) ile yere serilmesine benzemektedir.. Öte yandan, askeriyenin oligarşik blok
içersindeki vasî veya “pilot ortak” konumunu bugün için yitirmiş
olması, finans kapitalin çıkarlarının icap ettirmesi üzerine bu konumu
yeniden elde edemeyeceği anlamına gelmediği gibi, Türkiye gibi dünya
emperyalist-kapitalist zincirinin zayıf halkası konumunu henüz
yitirmemiş olan orta gelişkinlikteki bir ülkede askeri darbe
olasılığının ortadan kalkmış olduğu anlamına hiç gelmez. Keza askeri vesayetin zayıflaması ve vesayet
altındaki kısıtlının -yani kapitalist bir ülkede politik egemenliğin
dolaysız sahibi olması gereken tekelci sermayenin- rüştünü ispatlaması,
otomatik olarak militarizmin ve şovenizmin güç kaybetmesi sonucunu da
doğurmamaktadır. Zira kendini en fazla Kürt özgürlük hareketine karşı
yürütülen inkâr ve imha politikalarında gösteren militarizm ve şovenizm,
oligarşik bloğun yalnızca askeri-bürokratik kanadını değil, Türkiye
oligarşisinin iktidarıyla muhalefetiyle tüm politik temsilcilerini aynı
temelde birleştiren bir çimento işlevini görmeye devam etmektedir. Askeri vesayet cephesindeki durum bu
merkezdeyken, gelelim sağ ve sol liberallerin söz etmekten hiç
hazetmedikleri diğer bir vesayet meselesine: Emperyalist “vesayet”, daha
doğrusu bağımlılık ilişkileri. Bilindiği üzere, AKP’nin iktidara geldiği
günden bu yana, liberaller ve liberalizmin etkisi altındaki bir kısım
sosyalistler tarafından, askeri vesayetin devam ettiği koşullarda
anti-emperyalist mücadeleden söz etmenin, kaçınılmaz olarak ulusalcı-ergenekoncu
faşistler ile aynı çizgide yer almak sonucunu doğuracağı propaganda
edilmektedir. Bu propaganda, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve
anti-emperyalist devrimci mücadelenin diğer önde gelen isimlerinin;
ittihatçı, zenofobik, ulusalcı vb. nitelemelerle karalanmaya
çalışılmasıyla bir psikolojik harekat düzeyine çıkarılmış ve Türkiye
Devrimci Hareketinin tüm geleneklerinin, tüm önderlerinin, “proto-ergenekon”
olarak adlandırılmasına kadar varmıştır. Kuşkusuz temel amaç
devrimcilerin emekçi halk ve aydınlar nezdindeki saygınlığının yok
edilmesi, devrimci saflarda kafa karışıklığının/ayrışmaların
körüklenmesi ve sosyalist harekette AKP’ye yedeklenmeye hazır, itaatkâr,
kişiliksiz, kemik yalayıcı bir anlayışın hakim kılınmasıdır. Bugünlerde, bu psikolojik harekatın “anti
emperyalizmden, bağımsızlıktan söz ediyorsun, demek ki ergenekoncusun”
ilkelliğindeki temel mesajını daha komplike bir hale getirip teorize
etmek, böylece Marksistlere daha yenilir yutulur hale getirmek
görevini Halil Berktay gibi bazı döneklerin üstlendiği veya birileri
tarafından bunlara tevdi edildiği görülüyor. Barışta Erdost, Halil
Berktay’ın, bu şanlı demokrasi davası uğruna Lenin’i nasıl tahrif
ettiğini ve anti-emperyalizmi el çabukluğuyla nasıl milliyetçilik ile
eşitleyiverdiğini Sosyalist Demokrasi web sitesinde yayınlanan “Lenin’in
‘Belki En Önemli Hata’sı!” başlıklı yazısında ayrıntılı biçimde
ortaya koyuyor. SDP’nin bu konuya nasıl yaklaştığı ve askeri
vesayete-militarizme-şovenizme-sömürgeciliğe karşı sürdürülen
mücadelenin, emperyalizme bağımlı bir ülke olan Türkiye’de
anti-emperyalist mücadeleden hiçbir biçimde ayrılamayacağı
doğrultusundaki görüşleri de muhtelif kongre ve yönetici organ
kararlarında yer almaktadır. Bu itibarla burada meselenin teorik ve
stratejik analizinden ziyade, Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığının ve
ABD baskısının ne menem bir hadise olduğunu halihazırda yaşanmakta olan
somut bir örnek üzerinden dikkate sunmak istiyorum. Bilindiği üzere, ABD 1979 yılında gerçekleşen
devrimden bu yana diplomatik ilişki kurmadığı İran’a karşı, nükleer
kapasitesini geliştirmek amaçlı uranyum zenginleştirmesi yaptığı, kitle
imha silahlarının yayılmasını engelleme konulu uluslararası anlaşmalara
uymadığı vb. gerekçelerle çeşitli yaptırımlar uygulamakta, Birleşmiş
Milletler başta olmak üzere güdümünde bulundurduğu bütün uluslararası
örgütleri benzer içerikte yaptırım kararları almaya sevk etmektedir.
(Aynı durum Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti bakımından da söz
konusudur). Bush Jr yönetiminin son döneminde İran’a karşı bir askeri
harekatın eli kulağında olduğu giderek daha fazla dillendirilirken,
Obama’nın iktidara gelmesiyle söylem bazında bir takım yumuşamalar
görülmüşse de bu planın halen yürürlükte olduğu ve ABD’nin er geç İran’ı
vuracağı herkesçe bilinmektedir. Son altı aylık dönem zarfında ise, ABD İran’a
karşı ekonomik ablukayı giderek sıkılaştırmakta, bu amaçla
sağcıların-liberallerin öve öve göklere çıkardıkları “serbest” piyasaya
yani kapitalist pazar ekonomisine doğrudan müdahale etmektedir. Yani ABD
emperyalizmi kendi “yüksek” çıkarları gerektirdiğinde, ne serbest piyasa
dinlemektedir ne girişim özgürlüğü. Bu konuda yaşanan en son somut
örnek, ABD’nin uluslararası bankacılık işlemlerine, bilhassa da
akreditif ve vesaik mukabili ödeme işlemlerine doğrudan müdahale
etmesidir. İthalat-ihracat işlemlerinde bankaların rolü
hakkında bilgisi olmayanlar için özetleyelim. Uluslararası ticarette
birbirinden farklı ülkelerde bulunan satıcı ve alıcı, farklı risklerle
karşı karşıyadırlar. Alıcı, yurtdışından ithal ettiği malın kendisine
zamanında ve satıcıyla arasındaki sözleşmede kararlaştırılan şartlara
uygun bir biçimde teslim edilmesini arzu ederken; satıcı da ihraç ettiği
malın parasını zamanında tahsil edebilmenin peşindedir. İki tarafın da
arzusu hilafına doğabilecek olumsuzlukların, risklerin bertaraf
edilebilmesi için, çeşitli yöntemlerle devreye bankalar sokulmakta,
riskler teminat altına alınmaya çalışılmaktadır. Örneğin bu yöntemlerden biri olan akreditif
işleminde, alıcı kendi ülkesinde bulunan bir bankaya müracaat etmekte,
banka da alıcının kendisine ödeyeceği komisyon karşılığında, satıcıya
şöyle bir taahhütte bulunmaktadır: Eğer malları alıcı ile aranızda
kararlaştırmış olduğunuz zamanda ve şartlarda teslim ettiğine ilişkin
belgeleri (bu belgeler malın gümrüğe teslim edildiği, hasarsız olduğu vb
hususları gösteren belgelerdir) bana şu tarihe kadar gönderirsen, ben de
belgeler elime geçer geçmez bunların uygunluğunu kontrol ettikten sonra
sana paranı gecikmeden öderim. Kabaca bu şekilde işleyen sistemin içine
bankaların dahil edilmesi, alıcının mali durumu ve ödeme gücü hakkında
tereddütleri olan satıcının da, malın kendisine zamanında ve istediği
şekilde gönderilip gönderilmeyeceği konusunda tereddütleri olan alıcının
da menfaatine olmaktadır çünkü risklerini bir banka üstlenmektedir.
Tutarı milyar dolarları bulan bu uluslararası ticaret işlemlerine
akreditif açmak, teminat mektubu düzenlemek veya kontrgaranti vermek
gibi yöntemlerle dahil olan bankalar bu yolla muazzam komisyon ve faiz
gelirleri elde etmektedirler. İşte ABD, son zamanlarda bütün politik ve
ekonomik imkânlarını seferber ederek, uluslararası ticarette rol alan
banka ve finans kurumlarına baskı yaparak, gerçekleştirdikleri
işlemlerde kendi menfaatleri doğrultusunda kayıtlar eklenmesini talep
etmekte, bu talepleri yerine getirmeyenleri cezalandırmakla tehdit
etmektedir. Bu talep ve tehditlerden Türkiye’de faaliyet gösteren
bankalar da nasibini almaktadır. Eklenmesi istenen kayıtlar genellikle
şu minvaldedir: “Bu işlemin tüm taraflarınca bilinmelidir ki; ABD, BM,
AB, OFAC vb. ulusal veya uluslararası kuruluşlar tarafından belli bazı
ülke, kişi veya kurumlar aleyhine alınmış belirli yaptırım kararları
mevcut olup, bu yaptırımları ihlal eden bir durumun mevcut olması
halinde, banka ödeme yapılmamasından dolayı sorumluluk kabul etmez.” Eklenmesi istenen bu kayıtlarda sözü edilen
yaptırımlar, aslında (BM kararları hariç) Türk hukuku bakımından
herhangi bir bağlayıcılığı söz konusu olmayan ABD kanunları, ABD
hükümeti kararları, hatta ABD Maliye Bakanlığının bir alt birimi olan
OFAC (Office of Foreign Assets Control) gibi ne idüğü belirsiz
departmanlar tarafından İran, Kuzey Kore gibi ülkelere ve “terör”ün
finansmanını sağladığı ileri sürülen kişilere karşı uygulamaya konan
yaptırımlardır. ABD’nin müdahaleleri bununla da sınırlı
kalmamış, geçtiğimiz haftalarda bu yaptırımların uygulanmasını bizzat
emretmek üzere Türkiye’ye gelen ABD heyeti, Bankalar Birliği ve Tüpraş
yönetimleriyle görüşerek İran’la bir kuruşluk işlem yapılması durumunda,
kendilerini kara listeye alacakları ve bundan sonra hiçbir uluslararası
işlem yapmalarına müsaade edilmeyeceği tehdidinde bulunmuştur. Kağıt üzerinde “bağımsız” Türkiye
Cumhuriyeti’nde “kanunların mülkiliği” ilkesi gereği, (imza konulan
uluslararası antlaşmalar hariç) başka bir devletin kamu düzenine ilişkin
kanunlarının, hele kanun hükmünde dahi olmayan bir takım yabancı makam
kararlarının uygulanması mümkün olmadığı halde, görüldüğü gibi ABD’nin
sopası yeri geldiğinde ne “bağımsızlık” dinlemektedir, ne “rekabet
özgürlüğü”, ne “serbest piyasa”. Sömürgecilik, emperyalist dayatmacılık gibi
yöntemlerin tarihe karıştığı, artık tüm devletlerin karşılıklı
bağımlılık içerisinde oldukları vaazları veren aklı evveller ile Tayyip
İsrail’e “van münüt” dedi diye Türkiye’yi emperyalist ülkeler arasında
terfi ettiriveren dostlarımız, bu “ABD vesayeti” meselesi hakkında ne
derler acep?
|
||
|
Loading
|