DOMUZ


AFŞİN DEMİR   afsindemir@sosyalistdemokrasigazete.net


30 Nisan 2010



Domuz talihsiz bir hayvan. İslamiyetin domuz etini haram görmesi ve Müslüman toplumlarda domuzun mendebur, hınzır, mundar bir hayvan olarak görülmesinden söz ediyor değilim. Aslına bakılırsa bu domuz açısından talihsizlikten ziyade, dünya nüfusunun hatırı sayılır bir kısmının günlük menüsünde yer almaktan kurtulmak ve kurban bayramı infazlarından da paçayı sıyırmak bakımından şans olarak değerlendirilebilecek bir durum.

Domuzun talihsizliğinin ilk sebebi kendi dışkısı ile dekore ettiği bir ortamda yaşaması, ikinci ve belki de daha vahim sebebi ise, genetik yapısı itibarı ile boynunu asla yukarı kaldıramaması, dolayısıyla da ömründe bir kez olsun gökyüzünü, güneşi, ayı, yıldızları göremeden dünyadan göçüp gitmesi.

Şimdi haklı olarak, “1 Mayıs arifesinde, Sosyalist Demokrasi web sitesinde domuzun talihsizliğinden söz etmek de nereden çıktı” diye sorulabilir. Geçtiğimiz hafta memleketimizin güzide liberallerinin kaleminden okuduğumuz bir dizi “yorum”, beni domuzun talihsizliği ile bahse konu liberallerin pespayeliği arasında paralellik kurmaya, hatta acaba ilkçağ felsefesindeki “köpeksilik (kinizm)” ekolüne benzer şekilde liberaller arasında da “domuzsuluk” şeklinde bir ekol mü zuhur ediyor diye düşünmeye sevk ediyor.[*]

Yanlış anlaşılmasın bir vakitler “Biz sosyalistleri el bezlerine benzetiyorum. Temizlediğimiz kiri bir müddet üzerimizde taşıyoruz.” türünden zorlama analizler yapan Yalçın Küçük’ün  tuhaf üslubuna öykünüyor filan değilim.  Gelin kim ne yazmış, ne söylemiş bakalım, ortada bir domuzluk, bir hınzırlık var mı yok mu birlikte karar verelim.

Önce Sabah Gazetesinde Emre Aköz’ün yazdığı, “Bunu Yapana Solcu Denmez” başlıklı yazıyla başlayalım. Ne diyor Aköz:

Bazı sol grupların internette dolaştırdıkları e-maillere bakıyorum da. "Şanlı mücadelemiz sonucunda Taksim'i aldık" filan diyorlar...Gülmeli mi, ağlamalı mı? "Yiyin birbirinizi" diyerek, Ergenekon dostluğu yapan bu statükocu solcular; AKP'nin, Kürtlerin ve demokratların sürdürdüğü mücadeleden nemalanmaktan başka şeyler de yaptı da, biz mi duymadık? Taksim anıtına tırmanıp, heykellere sarılarak bayrak açana solcu değil, Kemalist deniyor zaten.”

Görüldüğü üzere, Aköz güya solun Ergenekonculara arka çıkan, ulusalcı, statükocu, kemalizan kesimlerine giydirme kisvesi altında, Taksim’in işçi sınıfına ve emekçi kitlelere açanın bu uğurda onyıllardır bedel ödeyen, Mehmet Akif Dalcı’yı şehit veren, AKP’nin polisinin gaz bombalarına, coplarına direne direne Taksimi özgürleştiren Türkiye Devrimci Hareketinin mücadelesi olduğunu domuz gibi bildiği halde, bunu hasır altı edip, işi AKP’nin alicenaplığına bağlama derdinde.

İkinci domuzsu liberalimiz, “BDP veya Apo’yu Sevenler Derneği” başlıklı yazısında, Kürt halkının seçilmiş temsilcisi Sabahat Tuncel’e atfen;

Yok eğer, BDP milletvekilleri Meclis kürsüs��ne çıkıp “Ay valla, bu ülkede savaş var, siz biliyor musunuz?” gibi beylik lafları söyleyip sonra sıvışacak iseler, onların askerî vesayet rejiminden memnun olduklarını bile düşünebiliriz. Bir yandan içi boş militanca nutuklar atıp; diğer yandan da siyaseten MHP ve CHP’nin kucağında oturmanın ne Kürtlere, ne de Türklere bir faydası olduğunu sanmıyorum.”

şeklinde hilkat garibesi sözler sarf eden Taraf gazetesi yazarlarından Ayhan Aktar.

Günlük Gazetesinde Veysi Sarısözen, “Önce Saygılı Olacaksınız Sonra Liberal” başlıklı yazısında Aktar’ın sözlerinin “lümpen, cinsiyetçi ve en az Kemalist kadar elitist ve gizli ırkçı” özünü güzelce teşhir etti. Düne kadar SDP’yi “liberallere gereken önemi vermediği”, “Taraf’ın tarafındayız demediği” için eleştiren bazı eski yol arkadaşlarımızın da artık bunlara tahammül edemez hale geldiklerini ve bunların gerici özlerini teşhir etmeye başladıklarını görmek sevindirici bir gelişme tabii. Ne diyelim, “goodmorning after supper”.

Son sırada yine Taraf Gazetesi yazarı Cemil Ertem’in bu kez doğrudan Partimizi hedef alan, kin, nefret ve iftira dolu satırları var:

Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi (ADÖG) 24-25 nisan tarihlerinde “1915 ile yüzleşme sempozyumu” gerçekleştirmek istedi. Ama olmadı. Hayır, bu sempozyumu bu sefer devlet engellemedi. Sempozyumu yapmak isteyen platform tüzel kişilik olmadığı için bu işi üstlenecek demokrat bir kurum, parti aradı. Ama ilkönce Özgür Üniversite sonra SP ve SDP çeşitli gerekçelerle sempozyumu üstlenmekten vazgeçtiler. Ama aynı anda ADÖG, TMMOB’un Teoman Öztürk salonu için TMMOB ile anlaştı. Parasını bile verdikleri salonu, TMMOB yönetimi son anda (nedense) vermekten vazgeçti. Şimdi bu “yüzleşme” sempozyumu yapılamıyor. Niye; çünkü bunu tüzel kişilik olarak üstlenmesi gereken “sol” parti ve kurumlar, ulus-devletin dolaylı bir parçası olduklarını ispatlayarak, kendi ulus-devletlerinin gerçekleri ile yüzleşmek istemediler. TMMOB’un ADÖG’ten sakındığı salonun adı Teoman Öztürk. Bunlar da bu kadar yüzsüz işte.

Sempozyumun düzenleyicilerinden Sait Çetinoğlu, sempozyumu ilkönce üstlenen sonra da vazgeçen bir partinin vazgeçme nedeni olarak Sevan Nişanyan’ın sempozyumda bildiri sunmasını gerekçe gösterdiğini söyleyerek; “1915’in mağduru bir halkın üyesinin 1915 ile ilgili bir sempozyumda konuşmasını istemeyen bir sol olur mu” diye soruyor. Sait Çetinoğlu bu sempozyumun artık yapılamayacağını söylerken ne yapalım; solun encamı böyle diyor.

Ama ben bunların öteden beri sol falan olmadığını, devletin dolaylı aparatları olarak ortalıkta dolaşan ve yukarıda anlattığım hâkim ulusun –ırkın- yapıcı ideolojisini “soldan” yaymaya çalışan ve yaydıkça da buradan nemalanan yapı ve kurumlar olduklarını söylüyorum”.

Solculuktan liberalizme dönme Cemil Ertem, gerek Sosyalist Parti’nin gerek SDP’nin gerekse her iki partinin de geleneğini oluşturan Kurtuluş Hareketi’nin ulus devlet, kemalizm, sömürgecilik, Kürt Özgürlük Hareketine bakış vb. konulardaki görüşlerini ve pratiğini bilmez değil elbette. Bunları  (üstelik etkinlik gerçekleştirilmiş ve SDP MYK üyesi Barışta Erdost tarafından sempozyuma partimiz adına bir tebliğ sunulmuştur) domuz gibi bildiği halde ağzından köpükler saçarcasına, enternasyonalist sosyalistlere “devletin dolaylı aparatı” “hakim ulusun – ırkın- yapıcı ideolojisini “soldan” yaymaya çalışan ve yaydıkça da bundan nemalanan yapılar” şeklinde hakaretler yağdırması akılla, izanla, dürüstlükle, iyi niyetle bağdaşır bir tutum değildir. Halk arasında böylelerine “ya sayı saymayı bilmiyor, ya hiç dayak yememiş” derler. Bu herif-i nâşerife Kurtuluşçular olarak naçizane tavsiyemiz, sayı saymayı bir an evvel öğrenmesidir.


[*] Söylemeye bile lüzum yok, Sokrates’in öğrencisi Antisthenes tarafından geliştirilen ve Asya Fatihi Büyük İskender’e bile “gölge etme başka ihsan istemem” diyerek postayı koyan Sinop’lu memleketlimiz Diogenes’in yaydığı kinizm, elbette bu acuze liberallerin domuzsu sığlığıyla kıyaslanamayacak kadar derin bir felsefi ekoldür.