ZOYA'NIN İDAMI


AFŞİN DEMİR   afsindemir@sosyalistdemokrasigazete.net


5 Mart 2010



8 Mart’ın 100. yıldönümü nedeniyle, dünyada ve Türkiye’de kadınlar meydanları dolduracak; erkek egemenliğinin, her türlü baskı ve şiddetin, militarizmin yok edildiği, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya özlemini haykıracaklar. Böyle anlamlı bir günün arifesinde yazı yazmak yerine, bugün de tüm dünyada devrimcilere ilham kaynağı olmayı sürdüren kahraman bir genç kadının gerçek hikâyesini bilmeyenlere aktararak, bilenlere de anımsatarak, yoldaşların mücadele belleğine küçük bir katkıda bulunmak istedim. Aşağıda okuyacağınız metin, Albert Axell’in “Russia’s Heroes 1941-1945” (Robinson Books, 2001) adlı kitabından serbest tercüme yöntemiyle Türkçe’ye çevrilmiştir.

 

Rusların savaşma azmini kırmak için, Wehrmacht, işgal edilen bölgelerde bir terör saltanatı kurdu. Fakat terör halkın gözünü korkutacak yerde, düşmanın cephe gerisinde giderek artan bir direnişe yol açarak halkın kararlılığını ateşledi. Partizan savaşı direnişin belirleyici biçimi haline geldi. Savaş sırasında faaliyette olan ve toplam gücü bir milyonu geçen, 6000'den fazla partizan birliği vardı. Bu bir milyondan fazla partizan içinde, genç bir kadın, onun Nazilerce çizilen kaderini öğrenen yoldaşlarının gözünde bir efsane halini aldı.

Bu genç kadın Zoya Kosmodemyanskaya idi. Soyadı, pek çok Rus soyadında olduğu gibi, Hristiyan azizlerinin isminden türetilmişti: Kosma ve Demyan.

Zoya 13 Eylül 1923'te, çamurlu yolları, güzel atları ve kurt sürüleriyle bilinen Tambov bölgesinin Osinnovy Gayi köyünde dünyaya geldi. Zoya hakkındaki Rus kaynakları onun “köylü kökeni”ni belirtmeden geçmezler, fakat annesi Lyubov Timofeyevna bir okul öğretmeni idi ve Zoya'nın kendisi de 18 yaşındaki biri için farkedilir derecede iyi eğitimliydi. Geride bıraktığı defterlerinden birinde, okuduklarının yanına çarpı işareti koyduğu yazar ve kitap isimleri yazılıydı. Bunlar arasında Puşkin, Lermontov, Tolstoy, Dickens, Byron, Moliere, Shakespare ve Goethe vardı. Sevdiği yazarların bazılarından alıntıları defterine kaydetmişti:

“İnsandaki herşey güzel olmalıdır: yüzü, kıyafetleri, ruhu ve fikirleri.” (Çehov)

“Karakterde, davranışlarda, üslupta, her şeyde – güzel olan sade olandır.” (Longfellow)

“Yalan kölelerin ve patronların dinidir... Doğruluk özgür insanın tanrısıdır!” ve “Bir kitap, belki de gelecekteki mutluluğa ve güce giden yolda insan tarafından yaratılan tüm mucizelerin en büyüğü ve en girift olanıdır.” (Gorki)

“İyi bir kitabı ilk defa okumak, sıkı ve samimi bir dost kazanmak gibidir. Daha önce okuduğunu tekrar okumak, eski bir dostla yeniden karşılaşmak gibidir. İyi bir kitabı okumayı bitirmek, en iyi dostundan ayrılmak ve onunla yeniden karşılaşıp karşılaşmayacağını bilememek gibidir.” (Çin Atasözü)

Zoya Faust'tan geniş bölümler kopyalamıştı, ki bunların içinde Euphorion'a övgü nakaratı olan şu satırlar vardı:

Şimdi benim şiarım -

Kavgadır, zafer çığlığıdır.

Evet! Kanatlarımla

Oraya süzüleceğim!

Savaşın ateşi içine süzüleceğim,

Süzüleceğim kavgaya.

Bunlardan başka, Savaş ve Barış'tan, Anna Karenina ve Hamlet'ten alıntılar da vardı. Ve sanki kendi trajik sonu hakkında kehanette bulunurcasına, Rus halk kahramanı Ilya Muromets ile ilgili olarak içinde şu satırların geçtiği bir kompozisyon yazmıştı: “Halk ona sevgi ve şefkat gösteriyor ve savaşta yaralandı���ında onun için gözyaşı döküyor. “Günahkâr kâfir” ona üstün geldiğinde, bizzat Rus toprağı ona güç veriyor.” Aynı kompozisyonun bir başka sayfasında: “Ve şimdi, aradan yüzyıllar sonra, halkın arzu ve istekleri gerçeğe dönüştü: ülkemiz halkın kendi bağrından çıkan, kendisine layık koruyuculara sahip... Şarkıda boşuna “Biz efsaneleri gerçek yapmak için doğduk.” diye boşuna söylenmiyor. Biz harikulade efsaneleri gerçeğe dönüştürüyoruz ve halk, bir zamanlar Ilya Muromets için söylediği şarkılardaki derin sevginin aynısı ile bugün de kahramanları için şarkılar söylüyor.”

Annesinin aktardığına göre, Zoya Beethoven'in müziğine hayrandı ve onu dinleme şansını hiçbir zaman kaçırmazdı. Beethoven'in bestelediği, Goethe'nin savaş şiirini (Egmont'tan), ezbere bilir ve bazen de söylerdi. Othello'yu okuduktan sonra, aşağıdaki yorumu not etmişti:

“Othello insanın doğruluğun yüce idealleri için, ahlaki safiyet için verdiği mücadeleyi tasvir ediyor; Othello'nun teması büyük ve gerçek insan coşkusunun zaferidir.” Defterinde ayrıca her gerçek Rus'un ruhuna dokunacak şekilde tasavvur edilmiş türden bir pasaj da vardı: “Rusya'yı seviyorum, kalbim onun için kanıyor ve kendimi Rusya dışında bir yerde hayal dahi edemiyorum”. (Saltykov-Şçedrin)

Zoya'nın annesi, kızının ölümünden sonra defterinin son sayfasında Hamlet'ten şu satırları okuduğunda “kalbinin tam ortasına indirilmiş bir darbe” hissetti: “Elveda, elveda, elveda! Beni unutmayın!”

Zoya için herşey, 1941 sonbaharında, bir partizan eğitim kampında başlamıştı. (Aşağıda yer verilen detayların bir bölümü Zoya'nın arkadaşı ve partizan yoldaşı olan Klava Milordova tarafından nakledilmiştir). Odanın içinde hepsi de gönüllü olan on kız vardı. Hepsi aynı sınıfta silah ve patlayıcı eğitimi görmüş olmalarına karşın, birbirlerini gerçek adlarıyla tanımıyorlardı. Zoya, “Tanya” adını kullanıyordu.

Bu dönem, Moskova'nın en büyük tehlike altında olduğu dönemdi ve partizan müfrezelerine yardım etmek üzere Moskova cephelerinden gönüllüler gönderiliyordu. Kızlar teker teker, Sprogis adında bir binbaşının huzuruna çağırılıyorlardı. Binbaşı onlara: “Korkuyor musunuz? Sinirlerinize hâkim olabileceksiniz, değil mi?” diye soruyor ve ekliyordu: “Hâlâ vazgeçme şansınız var.” Fakat şunu da vurguluyordu: “Sonra vazgeçmek için çok geç olacak. Şimdi lütfen sırayla odama gelin.”

Kızlardan her biri sorgulanmak üzere binbaşının odasına giriyor ve nihai karar veriliyordu. Henüz on sekizinci doğum gününü yeni kutlamış olan Zoya, binbaşının odasına ilk girenlerdendi ve sadece birkaç dakika sonra sevinç içinde odadan çıkmıştı. Kızlardan çoğunun “sınavı geçmesinden” sonra revolverler dağıtıldı ve üyeler gruplara bölüştürüldü.

Birkaç gün sonra, 4 Kasım'da, bir dizi küçük grup cephe hattını aşmak ve düşmanın gerisine sızmak üzere Moskova'nın batısındaki Volokolamsk'a çekildi. Görevleri Volokolamsk karayoluna mayın döşemekti. Her grup iki kızdan oluşuyordu. Ayrılmadan önce kızlar birbirlerini cesaretlendirdiler. Zoya “Eğer öleceksek, kahramanlar gibi ölelim!” dedi. “Başka nasıl olabilir ki?” diye yanıtladı Jenya.

Gecenin karanlığında çok sessizce cephe hattını geçtiler. Sonra Zoya ve yeni ekip arkadaşı Klava keşif görevine gönderildiler. Yoğun heyecan içerisinde yüz adımdan fazla ilerlememişlerdi ki, on onbeş metre ileriden iki Alman motosikleti çıkıverdi. Kızlar sonbaharın döktüğü kuru yaprakların hışırtısını gözeterek diz üstü yere çöktüler. İki mil ilerledikten sonra etrafın temiz olduğunu bildirmek üzere sık ormanın içine geri döndüler. Şimdi bir grup oğlan ileriye gidip, kızlar gözcülük yaparken mayın döşemeye başladılar. Henüz işlerini bitiremeden gittikçe artan motor gürültülerini işittiler. Herkes çömelerek ağaçlara doğru koştu. Koşmayı yeni bırakmışlardı ki bir patlama sesi duyuldu. Bir an için her yan ışıldadı. Sonra sessizlik çöktü. İkinci bir patlama, derken bir üçüncüsü etrafı inletti. 

Her bir grup farklı bir koldan sık ormanın içinde kendilerine yol açarak ilerlediler ve ancak gün ışıdığında dinlenmek üzere durdular. Sonra, o gün 7 Kasım bayramı (Ekim Devrimi'nin yıldönümü) olduğundan, birbirleriyle bayramlaştılar. Öğlen vakti Zoya ve Klava, zırhlı kıtaların kullandıkları bir ana yola giderek, düşmanın lastiklerini patlatacak sivri uçlu demirleri yola saçtılar. Genç kadınlar birlikte verimli biçimde çalışıyorlardı. Bu yüzden mükemmel bir keşif kolu olarak kabul edilmeye başlamışlardı. Fakat bir an için bile düşman hatlarının gerisinde faaliyet gösterdiklerini akıldan çıkarmamaları konusunda uyarıldılar.

Ertesi gün onlara yeni bir görev verildi. Grupların bileşimleri değişiyor ve genç kadınlar birbirleriyle arkadaş olmaya başlıyorlardı. Grup komutanı “Boris” adında eski bir öğretmendi. Sakin, az konuşan ve bir öğretmenden beklenebilecek tarzda katı ciddiyete sahip bir adamdı. Bazen, genç erkeklerin küfürlü konuşmalarını işittiğinde onlara: “Çocuklar isterseniz sabahtan akşama kadar küfredin, ama küfretmenin ne size ne de bir başkasına en ufak bir yararı dokunmaz.” diye söylenirdi.

Genç partizanlar bellerine asılı molotof kokteylleri ve el bombalarıyla artık düşman cephe gerisinin daha derinlerine doğru gidiyorlardı. İlk sefer kaçış yollarını savaşarak açmak zorunda kalmışlar ama kimsenin burnu kanamamıştı. Fakat ertesi gün, çapraz ateşe yakalandıklarında ilk gerçek savaş deneyimlerini yaşadılar. Heyecanlı bir ses “Yere yatın!” diye fısıldadı. Herkes kendini yere attı. Ateş kesildiğinde keşifçiler tehlike bölgesinden mümkün olduğu kadar uzağa süründüler ve içlerinden üçünün kayıp olduğunu ancak o zaman fark ettiler.

“Geriye dönüp yaralı olan var mı diye bakacağım.” dedi Zoya komutanına.

“Yanına kimi alacaksın?” diye sordu Boris.

“Yalnız gideceğim.”

“Bekle. Almanlar biraz sakinleşsinler.”

“Olmaz, o zaman çok geç olur.”

“Pekâlâ, git.”

Zoya ormanın içinde gözden kayboldu. Diğerleri uzun süre beklediler ama o geri dönmedi. Bir saat geçti, sonra bir saat ve sonra bir saat daha. Herkes Zoya'nın tutsak düştüğünü veya öldürüldüğünü düşündü. Fakat tam şafak sökerken, o silahları sırtlamış, elleri kan içinde, yüzü yorgunluktan kararmış vaziyette geri döndü. Üç yoldaşlarının öldüğünü rapor etti. Onların yattıkları yerlere kadar sürünmüş ve silahlarını almıştı. Ölenlerden biri bir kızdı, Vera. Onun cebinden annesinin bir fotoğrafını ve küçük bir şiir defterini almıştı. Bir diğerinden, Aleksey'in cebinden bazı mektuplar kurtarmıştı.

Grup ormanın derinliğinde, duman yapmayan kuru dal parçalarından bir kamp ateşi yaktı. Ellerini ısıttılar ve konservelerini pişirdiler. Etrafta hiç su olmadığından, susuzluk yakalarını bırakmıyordu.

Tehlike artık iyice artmıştı. Düşman güçlerinin yoğunlaştığı Petrişçevo köyüne doğru ilerlediler. İlerlerken bir yandan da telefon tellerini kesiyorlardı. Gece olduğunda etrafı sık bir ormanla çevrili köye ulaştılar. Komutan, delikanlılardan birini nöbetçi tayin etti. Diğerleri kamp ateşinin etrafına oturup istihkaklarını yediler: yarım somun kuru ekmek, bir parça şeker ve küçük bir parça kuru balık. Gecenin ilk karı yağmaya başladı. Karla kaplı köknar ağaçları arasında kapana sıkışmış gibiydiler.

Zoya, Mayakovsky'nin, bahçelerle bezeli muazzam bir kasaba inşa etmekten söz eden bir şiirini ezberden okumaya başladı. En sevdiği şairlerden biriydi Mayakovsky.

Bulundukları yeni bölgenin keşfi tamamlandıktan sonra, Boris Zoya'ya “Burada görevli olarak kalacaksın.” dedi. Zoya itiraz etti.

“Lütfen beni bir göreve yollayın.”

“Sadece erkekler göreve gönderilecekler.”

“Güçlükler kadın ve erkekler tarafından eşit olarak paylaşılmalıdır. Lütfen!”

Zoya'nın “lütfen”i, yumuşak ifade edilmiş bir talepti. Boris razı oldu ve onu görevine – düşman işgali altındaki köyün tam göbeğine yolladı. “Nagant” denilen Rus tipi revolverini yanına aldı. Geri döndüğünde başka bir insan olmuştu sanki. Bir ahırı ve bir evi ateşe vermişti. Diğerleri onun şöyle söylediğini anımsıyorlar: “Düşman ininin ortasında böyle bir iş yaparken insan kendini çok farklı hissediyor.”

Komutanın izniyle Petrişçevo köyüne ikinci kez gitti. Üç gün boyunca geri gelmeyince, döneceğine dair tüm umutlar kayboldu.

Gazeteci Pyotr Lidov, Zoya’nın ölümünden birkaç hafta sonra, bir Rus karşı saldırısı sırasında geri alınan Petrişçevo’yu ziyaret etti. Zoya hakkında bilgisi olan tüm köylülerle konuştu. Henüz izler tazeyken, onun ölümü hakkındaki detayları gün ışığına çıkardı.

Petrişçevo’da her bir eve, on ilâ on beş Alman askeri yerleştirilmişti. Evin asıl sahipleri köşe diplerinde veya ocağın üzerindeki bir rafın üzerinde birbirlerine sokulup büzüşmek zorunda bırakılmışlardı. Köydeki yiyecek stoklarına el konmuştu. İşgalcilerin içinde en açgözlü olanın, köy halkını türlü aşağılık hareketlere zorlayan ve onları sık sık genç yaşlı ayırt etmeksizin dayaktan geçiren Nazi tercümanı olduğu anlatılıyordu.

Bir gece birisi telefon hatlarını kesti ve çok geçmeden içinde Alman askerlerine ait on yedi atın bulunduğu bir ahır yok edildi. Ertesi gece, kalpak, kürk ceket, muflon pantolon ve keçe çizmeler giyinmiş bir partizan, köyü tekrar ziyaret etti. Omuzlarından içi molotof kokteyli dolu bir sırt çantası sarkıyordu. Partizan tam kibrit çakmak üzere eğildiği sırada, bir nöbetçi arkasından üzerine çullandı. Mücadele sırasında nöbetçi, partizanın elindeki revolveri yere düşürdü ve alarm verdi. Partizan esir düştü ve Almanlar esirlerinin oldukça genç, uzun boylu, yanık tenli, koyu renk canlı gözleri olan, arkaya taranmış koyu renk saçlı bir kız olduğunu ancak o zaman fark ettiler. Genç kadını soydular ve yumruklamaya başladılar. Yaklaşık yirmi dakika yumrukladıktan sonra, yalın ayak ve üzerinde sadece iç çamaşırı olduğu vaziyette köyün içinde yürüterek düşman karargâhının bulunduğu eve götürdüler. Genç kadın partizanın esir alındığı karargâha bildirildi ve Zoya’nın kaderi burada tayin edildi. Bu arada tercüman, evin sahibi olan Ruslara tutsağın ertesi sabah halkın gözü önünde idam edileceğini bildirdi.

Aşağıda anlatılanlar, Zoya’nın bir Alman subayı tarafından sorguya çekilmesi, sorgunun ardından işkenceye uğraması ve ölümü ile ilgili olarak Lidov’un gazetesinde yayınlananlardan derlenmiştir:

“Kimsin sen?”

“Söylemem.”

“Ahırları ateşe veren sen miydin?”

“Evet, bendim.”

“Bunu neden yaptın?”

“Sizi yok etmek için.”

“Cephe hattını ne zaman geçtin?”

“Cuma günü.”

Evde oturan Rus karı-koca, gazeteci Lidov’a; sorgu sırasında Zoya’nın birçok defa “bilmiyorum”, “söylemem” diye yanıt verdiğini anlattılar. Bunun ardından bir kayışın havada ıslık çalıp Zoya’nın bedeninde şiddetle şakladığı işitilmişti. Anlaşılan odadaki dört adam kemerlerini çıkarıp, tutsağı kırbaçlamaya başlamışlardı. Evde yaşayanlardan Maria Sedova, yüzden fazla kırbaç darbesi saydığını söylüyor. Dediğine göre Zoya’nın ağzından belli belirsiz bir mırıltı dışında hiç ses çıkmamış.

İşkence sırasında orada olan ve sonradan esir alınan bir Alman çavuş, Karl Bauerlein, ifadesinde şunları yazmıştı:

“Genç Rus kadın-kahraman ağzını sıkı tuttu. Arkadaşlarına ihanet etmedi… Soğuktan mosmor kesilmişti, yaralarından kan sızıyordu, ama hiçbir şey söylemedi. İşkenceden sonra alnında mor-siyah renkte geniş bir ezik oluşmuştu, kol ve bacaklarında kırbaç izleri vardı. Güçlükle nefes alıyordu. Saçı başı karmakarışıktı ve alnından boşanan ter nedeniyle bukleleri şakaklarına yapışmıştı. Elleri arkadan bağlıydı. Dudakları şişmişti ve kan sızıyordu. Sorgucular ağzından itiraf almaya çalışırlarken, dudaklarını ısırdığı belliydi."

İşkence sırasında, atılan dayağı tahammül ötesi buldukları anlaşılan iki genç Alman subayı, mutfağa geçtiler ve dayak bitene kadar da orada kaldılar.

Sorgudan sonra Zoya yalınayak ve yarı giyinik vaziyette bir manga askerin eşliğinde karlar içerisinden başka bir eve götürüldü. Çok geçmeden o eve yerleştirilmiş olan askerler eve döndüler ve kızın etrafını çevirip işkenceye başladılar. Bazıları onu yumrukluyor, diğerleri yanan kibritleri çenesinin altına tutuyor, bu sırada bir diğeri de belkemiğine yumruklar indiriyordu. Ev sahibi, evde çocukların bulunduğunu söyleyerek genç kadına işkenceyi durdurmaları için yalvardı. Ama yalvarmak boşunaydı. Sonra nöbetçilerden biri Zoya’ya karda yalınayak yürümesini emretti, ta ki kendisi üşüyüp odanın sıcaklığına geri dönme zamanının geldiğine karar verene dek.

Ertesi sabah askerler köy merkezine darağacı kurmaya başladılar. Zoya, boynuna üzerinde “Kundakçı” yazılı bir levha iliştirilmiş olduğu halde idam sehpasına doğru yürütüldü. Yüzden fazla Alman askeri içtima halindeydi ve köylülere de idamı izlemeleri emredildi. Fakat bazıları, bir müddet orada durduktan sonra, asılmayı izlememek için sessizce kayboldular. Alman subaylarından bazıları deri çantalarının içinden fotoğraf makinelerini çıkardılar.

Darağacının ucundan sarkan ilmeğin altında üst üste konmuş iki sandık vardı. Cellâtlar genç kadını yükseltilmiş platformun üzerine çıkarıp ilmeği boynuna geçirdiler. Bu sırada subaylardan biri yaklaştı ve fotoğraf makinesini darağacına doğrulttu.

Zoya bu fırsatı köylülere şöyle haykırmak için değerlendirdi:

“Niçin böyle kederlisiniz? Cesur olun yoldaşlar. Dövüşün, parçalayın, düşmanı kovalayın!”

Bir asker ağzını kapatmaya çalıştı ama o devam etti:

“Ölümden korkmuyorum… İnsanın ülkesi için can vermesinden daha güzel ne olabilir?”

Cellât Zoya’nın ayağının altındaki sandığı tekmeledi. Sandık karın üzerinde kaydı. Kalabalık geriye doğru dalgalandı. Kalabalıktan bir feryat yükseldi ve muhabir Lidov’un anlatımına göre “etrafı buz tutmuş duvarlar gibi çevreleyen ormanın derinliklerinde yankılandı.”

Subaylar, “Tanya” diye bildikleri genç kadının cansız bedeninin resimlerini çektiler. Boynuna ip geçirilmiş bu genç Rus kadınının ölüyken bile unutulmayacak kadar güzel, beyaz kırağı kaplamış yüzünün hatırası, tek bir yakın çekim fotoğrafla gelecek kuşaklara devroldu. Zoya’yı idam eden birlik, fotoğrafı çeken subayla birlikte sonradan esir alındığında, bu fotoğraf tüm Rusya’da elden ele dolaştı.

Ünlü romancılardan biri Zoya hakkında dramatik bir oyun yazdı. Bir kompozitör opera besteledi. Heykeltıraşlar heykellerini yaptılar ve bir Rus sinemacı da onun hakkında bir film çekti. İşkence edilen ve asılan, göğüsleri kesilip parçalanan bu genç kadının resmi, görüldüğü her yerde yığınların öfkesine yol açtı.

Zoya’nın cansız bedeni rüzgârda sallanarak ve karla kaplanarak koca bir ay boyunca köyün ortasında asılı kaldı. Yerel tanıkların ifadelerine göre, işgalci birlikler köyün içinden geçerlerken, darağacının etrafını sarıyor ve uzun süre orada höyküren kahkahalarla eğleniyorlardı. Sonra yılbaşı gecesi düşman askerleri asılı bedenin üzerindeki giysileri çıkarıp olmadık hakaretlere maruz bıraktılar. Zoya’nın bıçaklarla delik deşik edilmiş bedeni bir gün daha köy meydanında asılı kaldı. En sonunda darağacının indirilmesi için emir verildi. Zoya’nın bedeni bir köylü kızağına konup, köyün dışında donmuş bir çukura götürüldü. Kesilen ilmek hâlâ boynundaydı.

Lidov, “Siyah kanatlar gibi kaşlarının kemerlediği gözleri kapalıydı; uzun kirpikleri güneş yanığı yanaklarının üzerine örtülmüştü, dudakları sımsıkı kenetlenmiş yüksek alnı boğulmanın etkisiyle hafifçe morarmıştı. Güzel yüzü hâlâ bozulmadan kalmıştı ve hatları canlılığını koruyordu. Çehresi derin bir huzurun damgasını taşıyordu”. diyerek Zoya’nın yüzünün unutulmaz bir tasvirini yapar.

Zoya’nın annesi, Lyubov Timofeyevna Kosmodemyanskaya, kızı hakkındaki haberleri olabilecek en kötü şekilde öğrendi. Kızının boynundaki urganla resmini gazetede gördü. Ama bundan önce sokakta onu huzursuz eden bir konuşmaya kulak misafiri olmuştu. Zoya’nın yaşam öyküsünü kaleme alırken, şöyle yazıyordu: “Pyotr Lidov’un “Tanya” hakkındaki makalesi gazetelerde yayınlandığı gün tramvayda yolculuk ediyordum. Gazeteyi okumamıştım ama etrafımdaki herkesin “Tanya”, “Tanya” dediğini ve bu kızın gösterdiği kahramanlıktan, onun olağanüstü irade gücünden söz ettiklerini işitiyordum. Bu Tanya’nın benim öz kızım olabileceğini düşünmedim bile. Sadece, Zoya’yı ve cephede hayatını nasıl sürdürdüğünü düşünerek endişelenmeye başladım. Eğer bir gün tehlikeyle yüz yüze kalırsa, bu müthiş Tanya gibi güçlü olmasını ümit ettim. Sonra bu Tanya’nın gerçekte benim öz kızım Zoya olduğu ortaya çıktı.”

Zoya’nın annesi kurtarılan Petrişçevo’ya 13 Şubat 1942’de gitti. “Oraya nasıl gittiğimizi çok iyi hatırlamıyorum. Yalnızca asfalt yolun köye kadar uzanmadığını ve arıza yapan arabamızı neredeyse 3 mil boyunca itmek zorunda kaldığımızı anımsıyorum. Bir kulübeye götürüldüm ama bir türlü ısınamıyordum. Soğuk içime işlemişti. Sonra Zoya’nın mezarına gittik. Mezarı önceden kazmışlardı ve ben onu gördüm.”

“Kolları yanlarına doğru dümdüz uzanmış, başı geriye atılmış, boynunda bir urgan. Son derece sakin görünen yüzü, merhametsizce dövülmüştü. Yanağının üzerinde büyük koyu renkli bir ezik vardı. Bedeni bir süngüyle defalarca delinmişti. Göğsünün üzerinde kurumuş kanlar vardı. Yanına eğildim ve ona baktım. Açık alnının üzerine düşmüş saç buklesini alnından kaldırıp yana koydum - ve tekrar, hırpalanmış, şekli bozulmuş yüzündeki derin sükûnet karşısında sarsıldım. Kendimi ondan ayıramıyor, gözlerimi başka yöne çeviremiyordum.”

Derken üniformalı bir kadın gelip, nazikçe elini tuttu ve onu ayağa kaldırdı. Bu gelen Zoya’nın arkadaşı Klava’ydı. Zoya’nın annesine bildiklerini ağlayarak anlattı.

Kısa bir süre sonra, Zoya’nın annesi radyoda kızı hakkında bir konuşma yaptı:

Zoya şaşılacak derecede cesur ve olgun bir insandı. Ben ondan yaşlı ve daha tecrübeli olduğum halde, başarısızlıkların ve güçlüklerin üstesinden gelmemde bana cesaretle yardımcı olurdu. Bana cepheye gideceğini söylediğinde, itiraf etmeliyim ki gözyaşlarımı tutamadım. Benim için çok beklenmedik bir şeydi ve yegâne kızımın bu genç yaşta savaşa gitmesini hemen kabullenmek bana zor geliyordu.”

“O gece, Zoya öyle mutlu, coşkulu ve heyecanlıydı ki… Birbirimizle son derece güzel ve samimi bir sohbet ettik. Ertesi gün onu tramvay durağına kadar geçirmeme izin verdi. Yanında sadece, ona yeni aldığım küçük bir el çantası vardı…”

“Beni mutlu eden tek bir şey var. Zoya unutulmayacak. Benim kalbimde, kalbim çarptığı müddetçe yaşayacak. Ama ben artık sağ olmadığım zaman bile, başkalarının kalbinde yaşamaya devam edecek. Ve belki sizlerin çocuklarınız dahi onu güzel sözlerle anacaklar.”

Ekim 1943’te, Rus birlikleri, Zoya’ya işkence eden subay ve askerlerin bulunduğu düşmanın 197. Piyade Bölüğü ile göz göze geldiler. Birlikler saldırıya geçerken, askeri gazetelerde ve bildirilerde yazılan şu sloganları okuyorlardı: “Hücuma kalktığınızda, Tanya’yı hatırlayın!” “Tanya için düşmanı ezin! Onlar nasıl Tanya’ya merhamet etmedilerse, siz de onlara merhamet göstermeyin!” “Tanya’nın intikamını almak için savaşın!”

Kızıl Ordu birlikleri göz açıp kapayıncaya kadar düşman bölüğünü bozguna uğrattılar. Smolensk civarında öldürülen bir Wehrmacht subayının üstünden, Zoya’nın idamını gösteren beş fotoğraf çıktı.

Zoya’nın kendisinden küçük erkek kardeşi olan tank komutanı Alexander, zafer gününden bir ay önce Almanya’da savaşırken öldürüldü.

Zoya hakkında ilk yazıyı yazan gazeteci Pyotr Lidov, 1944 yılında düşman bombardıman uçaklarına ateş açarken savaş meydanında öldü.

 


 

Nazım Hikmet

Tanya

 

Ve granit kabrinde Lenin.

Ve karların üstünde muzaffer gülümseyişi onun.

Düşman ulaştı Moskova kuzeyinde Yakroma'ya

ve güneyinde Tula şehrine.


Ve kasımın sonu
ve aralık ayının ilk günlerinde
harcamış bulunuyordu ihtiyatlarını
bütün cephe üzerinde.
Ve aralık ayının ilk günlerinde,
en nazik safhasındaydı durum.

Ve aralık ayının ilk günlerinde,
Petrişçevo'da Vereiya şehri dolaylarında,
kar gibi mavi bir gökyüzünün üzerinde
Alamanlar 18 yaşında bir kız astılar.
18 yaşındaki kızlar belki nişanlanır
astılar onu.

Moskova'dandı.
Gençti, partizandı.
Sevdi, anladı, inandı
ve geçti harekete.
İpin ucunda ince uzun boynundan sallanan çocuk
bütün azametiyle insandı.

Çevirir gibi yapraklarını "Harp ve Sulh" romanının
dolaştı karlı karanlıkta bir genç kızın elleri.
Kesildi Petrişçevo'da telefon telleri,
sonra Alaman ordusundan 17 beygirli bir ahır yandı.
Ertesi gün partizan yakalandı.

Yeni hedefin önünde yakalandı partizan,
birdenbire, kıskıvrak, arkadan.
Gökyüzü yıldızla,
yürek hızla,
bilek nabızla,
şişe benzinle dolu
ve kibrit çakılmak üzereydi.
Ve kibrit çakılamadı fakat.
Tabancaya davranmak istedi.
Çullandılar.
Alıp götürdüler.
Alıp getirdiler.
Odanın ortasında dimdik durdu partizan:
torbası omuzunda,
başında kürk şapkası, sırtında gocuk,
bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler.
Subaylar baktılar partizana yakından:
badem nasıl kabuğunun içindeyse
filiz gibi bir kızdı kürkün, keçenin ve pamuklunun içindeki.

Kaynıyor masada semaver.
Satrançlı örtüde bir tabanca, beş kayış kemer,
ve yeşil bir şişe konyak.
Tabakta domuz sucuğu ve ekmek artıkları.

Ev sahipleri mutfağa gönderildiler.
Lamba sönmüştü.
Ocağın ateşiyle kızılca karanlıktı mutfak.
Ve ezilmiş hamam böceği kokuyordu.
Ev sahipleri: bir çocuk, bir kadın, bir ihtiyar,
sokuldular birbirlerine:
dünyadan uzak
ıssız bir dağ başında kurda kuşa karşı yapyalnız kalmıştılar.

Sesler geldi bitişikten :
Soruyorlar:
"- Bilmiyorum," diyor.
Soruyorlar:
"- Hayır," diyor.
Soruyorlar:
"- Söylemem," diyor.
Soruyorlar :
"- Bilmiyorum," diyor, "- Hayır," diyor, "- Söylemem," diyor.
Ve yeryüzünde bu üç sözden başkasını unutan ses
sıhhatli bir çocuk teni gibi pürüzsüz
ve iki nokta arasındaki en kısa yol gibi düz.

Bir kayış şakladı bitişikte :
Partizan sustu.
Çıplak bir insan eti ses verdi.
Kayışlar şaklıyor arka arkaya.
Yılanlar güneşe doğru sıçrayıp düşerken ıslık çalıyorlar.
Genç bir Alaman subayı geldi mutfağa.
İskemleye çöktü.
Kapadı avuçlarıyla kulaklarını.
Ve gözleri sımsıkı yumulu
ve öylece kaldı orda kımıldamadan sorgunun sonuna kadar.
Kayışlar saklıyor bitişikte.
Saydılar ev sahipleri :
200...
Sorgu tekrar başladı :
Soruyorlar : "- Bilmiyorum," diyor,
Soruyorlar : "- Hayır," diyor,
Soruyorlar : "- Söylemem," diyor.
Ses kibirli
fakat artık pürüzsüz değil
kanayan bir yumruk gibi boğuktu.

Partizanı dışarı çıkardılar.
Başında kürk şapkası, sırtında gocuk,
bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler
yoktu.
Bir don bir gömlekti.
Beyaz, genç dişleriyle ısırılmaktan şişmiş dudakları.
Bacaklarında, boynunda, alnında kan.
Kolları iple bağlı arkadan,
çıplak ayakları karda,
iki yanda süngülüler,
yürüdü partizan.

Soktular partizanı Vasili Klulik'in izbasına.
Oturdu tahta sıranın üstüne.
Çatık bir dalgınlık içindeydi.
Su istedi.
Nöbetçi verdirmedi suyu.
Alaman askerleri geldiler.
Böcekler gibi üşüştüler başına,
çekiştirdiler, tartakladılar.
Birisi art arda kibrit yakıp tuttu altında çenesinin,
bir bıçkı sürttü sırtına bir başkası
dişli demir kanlanıncaya kadar.
Sonra gittiler uyumaya.
Nöbetçi süngünün ucunda çıkardı partizanı sokağa.

Mavi gözleri yuvarlak bir çocuk bakıyor camdan:
dünya buzların içinde,
karın altında yapyalnız sokak
yıldızların içinde.

Mavi gözleri yuvarlak
bir çocuk bakıyor camdan.
Gördüklerini unutacak,
büyüyecek, evlenecek,
ve bir yaz gecesinde
bir öğle uykusunda yahut
rüyasına girecek ansızın
karda yıldızlara basan çıplak ayakları bir genç kızın.

Karın altında bir uçtan bir uca
karın altında yapyalnız sokak.
Karın üstünde partizan:
ayakları çıplak,
kollan bağlı arkadan,
bir don bir gömlek,
yürüyor önünde süngünün
bir uçtan bir uca gidip gelerek.

Üşüdü nöbetçi, döndüler izbaya.
Isındı nöbetçi çıktılar.
Bu böyle sürdü saat 22'den ikiye kadar.
İkide nöbetçi değişti
ve artık partizan kımıldanmadan kaldı tahta sıranın üzerinde.
Partizan
18 yaşında.
Partizan
öldürüleceğini biliyor.
Ölmek ve öldürülmek:
hıncının kızıltısında belli belirsizdi bu fark.
Ve ölümden korkmayacak
ve keder duymayacak kadar sıhhatli ve gençti.
Bakıyor çıplak ayaklarına:
Şişmiştiler,
çatlayıp donmuştular kıpkırmızı.
Fakat partizan
dışındaydı acının.
Ve nasıl derisinin içindeyse
öyle içindeydi öfkesinin ve inancının.
Zaman zaman annesi geliyor aklına.
Mektep kitapları geliyor aklına.
Cilalı toprak bir çanak geliyor aklına
İliç'in resmi önünde duran
ve içinde masmavi çiçekler.
Çocukluğu geliyor aklına,
bu o kadar yakın ki
kısacık entarilerin renkleri bile
tutulacak gibi elle.
İlk hava bombardımanı geliyor aklına.
Cepheye giden işçi taburları geliyor aklına
sokaktan geçiyorlar şarkı söyleyerek
ve çocuklar koşuyor peşlerinden.
Zaman zaman bir tramvay durağı geliyor aklına;
annesiyle orda vedalaştılar.
Bir gençlik toplantısı geliyor aklına,
bu o kadar yakın ki
kırmızı örtülü masada su bardağı
ve kesik kesik konuşan kendi sesi bile
tutulacak gibi elle.
Ve artık durup dinlenmeden kendi sesi geliyor aklına:
düşmanın karşısında dimdik duran sesi,
Hayır, diyen,
Söylemem, diyen
ve düşmana hiçbir şeyi doğru söylememek için
kendi adını bile gizleyen.

ZOE'ydi adı,
ismim TANYA, dedi onlara.

(Tanya,
Bursa Cezaevi'nde karşımda resmin.
Bursa Cezaevi'nde.
Belki duymamışındır bile Bursa'nın adını.
Bursa'm yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
Bursa Cezaevi'nde karşımda resmin.
Sene 1941 değil artık
sene 1945.
Moskova kapılarında değil artık
Berlin kapılarında dövüşüyor seninkiler,
bizimkiler,
bütün namuslu dünyanınkiler.

Tanya,
senin memleketini sevdiğin kadar
ben de seviyorum memleketimi,

Seni astılar memleketini sevdiğin için,
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim.
Ama ben yaşıyorum,
ama sen öldün.
Sen çoktan dünyada yoksun,
zaten ne kadar az kaldın orda :
on sekiz senecik.
Doyamadın güneşin sıcaklığına bile.

Tanya,
sen asılan partizan,
ben hapiste şair.
Sen kızım, sen yoldaşım.
Resminin üstüne eğiliyor başım:
kaşların incecik,
gözlerin badem gibi,
ama renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil.
Fakat yazıldığına göre
koyu kestaneymişler.
Bu renkte gözler çok çıkar benim memleketimde de.
Tanya,
saçların ne kadar kısa kesilmiş,
oğlum Memet'inkilerden farkı yok.
Alnın ne kadar geniş,
ay ışığı gibi,
rahatlık, ve rüya veriyor insanın içine.
Yüzün ince uzun,
kulakların büyücek biraz.
Henüz çocuk boynu boynun :
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan.
Ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan:
süsünü sevsinler mini mini kadın.

Arkadaşları çağırdım, bakıyorlar resmine :
-Tanya,
senin yaşında bir kızım var.
-Tanya,
kız kardeşim senin yaşında.
-Tanya,
senin yaşında sevdiğim kız.
Bizim memleket sıcaktır
bizde kızlar tez kadınlaşır.
-Tanya,
senin yaşında kızlarla okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız.
-Tanya,
sen öldün,
ne kadar namuslu insanlar öldürüldü ve öldürülmektedir,
ama ben,
yedi yıldır kavgada hayatımı tehlikeye koyamadan
hapiste de olsa bal gibi yaşıyorum)

Sabah oldu Tanya'yı giydirdiler,
ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu,
iç etmişlerdi onları.
Torbasını getirdiler :
torbada benzin şişeleri, kibrit, kurşun, tuz, şeker.
Şişeleri boynuna astılar,
torbasını verdiler sırtına.
Göğsüne bir de yazı yazdılar :
"PARTİZAN".
Köyün alanına kuruldu darağacı.
Atlılar çekmiş kılıcı
halka olmuş piyade askeri.
Zorla seyre getirdiler köylüleri.

İki sandık üst üste,
iki makarna sandığı.
Sandıkların üstüne
yağlı urgan sallanır,
urganın ucu ilmik.

Partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına.
Partizan
kolları bağlı arkadan
durdu urganın altında dimdik.

Nazlı, uzun boynuna ilmiği geçirdiler.

Bir subay fotoğrafa meraklı,
bir subay, elinde makina: Kodak,
bir subay resim alacak.
Tanya seslendi kolhozlulara ilmiğinin içinden
"- Kardeşler, üzülmeyin.
Gün yiğitlik günüdür.
Soluk aldırmayın faşistlere,
yakın, yıkın, öldürün..."

Bir Alaman vurdu ağzına partizanın,
genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan.
Fakat askerlere dönüp devam etti partizan :
"- Biz iki yüz milyonuz.
İki yüz milyon asılır mı?
Gidebilirim ben.
Ama bizimkiler gelecekler.
Teslim olun, vakit varken..."

Kolhozlular ağlıyordu. Cellât çekti ipi.

Boğuluyor nazlı, boynu kuğu kuşunun.
Fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan
ve hayata seslendi İNSAN:
"- Kardeşler
hoşça kalın.
Kardeşler
kavga sonuna kadar.
Duyuyorum nal seslerini
geliyor bizimkiler!"

Cellât bir tekme attı makarna sandıklarına.
Sandıklar yuvarlandılar.
Ve Tanya sallandı ipin ucunda