YENİ REJİM ESKİ ZİHNİYET...


ZAFER AYDIN


24 Kasım 2010


Cenaze namazını, isteyen Ağustos 2010'da yapılan Yüksek Askeri Şûra'dan sonra, isteyen 13 Eylül 2010 günü kılmış olsun “askeri vesayetin” sonu geldi. Uzun süredir önemli gerilimlerin ve çatışmaların odağı olarak kabul edilen ikili iktidar durumu, AKP'nin ve AKP'de temsil imkânı bulan sınıfların lehine çözülme yolunda. Eski rejimin kontrol mekanizmalarında pozisyonlarını koruyan “kılıç artıkları” olmasına rağmen, vesayet rejiminin kumanda ve kontrol mekanizmalarında asker hâkimiyeti neredeyse sıfırlandı. Devletin bekasını askerin belindeki silah ve bu silahın gölgesinde sağlanacak nizamda arayanlar için sarsıcı olsa da, bu durum  hayırlı bir gelişme. Ancak, orta yerde demokrasi geldi diye sevinilecek bir durum da yok. Çünkü askerin aleyhine bozulan denge, demokrasi lehine gelişmiyor. Askerin vesayeti bitti, askerci bürokrasinin gücü kırıldı; ne var ki vesayet rejimi, rejimin aygıtları olduğu gibi yerli yerinde duruyor. Teşbihte hata olmasın; saha aynı, kurallar aynı, oyun aynı, değişen sadece oyuncular!

HSYK seçimlerinde belirgin biçimde anlaşıldığı üzere,oyuna yeni girenler eskileri aratmayacak bir performansla sahadalar. Besbelli ki yeniler, tart edilenlerin ruh ve fikir ikizi olarak “devlet etme geleneğini” sürdürecekler. Bunun en kuvvetli göstergelerinden birini  Başbakan Yardımcısı  Cemil Çiçek, katıldığı bir televizyon programında ortaya koydu. Cemil Çiçek Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'ni “devlet organlarına vizyon ve gelecek tasavvuru” sunan belge olarak tanımladı.  Bu tanımla Cemil Çiçek,  hem giden ile gelen arasındaki zihinsel benzerliğe işaret etmiş, hem de – tehdit unsurlarına yönelik algı değişmekle birlikte-yeni rejimin temelini de Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin oluşturacağına vurgu yapmış oldu. Demek ki “ileri demokrasinin” çerçevesi de kırmızı kitapla çizilecek, yeni rejimin  kasasında da  “gizli bir anayasa” olacakmış. Referandumdan sonra , AKP'inin daha fazla  demokrasi diliyle  konuşacağını bekleyenler için bu açıklama hayal kırıklığına yol açtı mı bilinmez; ama Cemil Çiçek, “yeni” rejimin niteliği ve işleyişi konusunda anlayana sivri sinek saz kıvamında  berrak,  güçlü bir tasvir  yapmış.

“Eski” ve “yeni” rejimin benzerlikleri, ortak noktaları sadece kırmızı kitaptan hiza almalarından ibaret değil. Eski rejim gibi yeni rejim de faili meçhullerin araştırılıp, gün yüzüne çıkarılmasını istemiyor. Eski rejimin bir numaralı muktediri 12 Eylül günlerinde DİSK'i, Barış Derneği'ni, aydınları, sanatçıları bir çırpıda “terörist” ilan etmişti, yeni rejimin muktediri de aynı şeyi, aynı maharetle çevreciler için yapıyor. Eski rejimin “suç” teşhirinde vazgeçemediği obje kitaptı, SDP ve TÖP operasyonlarının yansıtılması sırasında gördük ki yeni rejimde de  kitap, “suç aleti” olarak esas yerini koruyor. Eski rejim  akla zarar iddialarla örgüt davaları açardı; Hanefi Avcı ile aynı davanın içine sokulan SDPliler, TÖPlüler, bir kitapta parmak izi bulunduğu için tutuklanan Kemal Hamzaoğlu örnektir, yeni rejim de aynı istikamette ilerliyor. Eski rejim muhaliflerini susturmak, etkisizleştirmek için, demir kelepçelerle kelepçeleyip, hapse atardı, Kürt siyasetçilerin yargılandığı KCK tutuklamaları sırasında görüldü ki yeni rejim aynı şeyi  plastik kelepçelerle yapıyor. Eski rejim, hapis, sansür, işten attırma yoluyla gazetecileri susturur, diğerlerine gözdağı verirdi; hapisteki 50 gazeteci, gazeteciler hakkında hapis ve para cezası istemiyle açılan yüzlerce dava, işten attırmalar bu alışkanlığının yeni rejimde sürdüğünü gösteriyor. Eski rejim çevreyi, doğayı, tarihi tahrip ederken ne hukuk tanırdı, ne Koruma Kurulu kararı; Elektrik santrali yapılmak istenilen İkizdere Vadisi'nin Koruma Kurulunca sit alanı ilan edilmesinden sonra bu yetkiyi Koruma Kurullarından almak üzere başlatılan çalışma gösteriyor ki yeni rejim de aynı yoldan yürüyor. Eski rejim, işkencecisini, suça karışmış personelini “Memurin Muhakematı Kanunu” ile koruma altına alırdı, Hrant Dink davasında soruşturulmasına izin verilmeyen kamu görevlilerinde olduğu gibi yeni rejim “Memurlar ve Diğer kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun”u koruma kalkanı olarak kullanıyor. Eski rejim gibi yeni rejimde yüzde on seçim barajını “istikrarlı iktidarın” en muhkem kalelerinden biri olarak görüyor. Anadilde eğitim, eski rejim için kırmızı çizgiydi, yeni rejim de  aynı yaklaşımı sahipleniyor.

Bunlardan söz edildiğinde kimileri eski rejimden yadigar “münferit” kavramıyla, dikkat çekilen noktaları küçümseyip, Başbakanın “ileri demokrasi” vaadine sarılıyorlar. Olgulara gözlerini kapayıp, söyleme, ajitasyona fit oluyorlar. Oysa alt alta yazıldığında bu toplamdan demokrasi değil, 12 Eylül rejiminin ağırlığını koruduğu, asker/sivil bürokratik oligarşinin yerine muhafazakâr/cemaatçi oligarşinin geçerek eski rejimin otoriter karakteri ve antidemokratik  özellikleriyle sürdüğü çıkar. Fazla söze hacet yok; Neyzen Tevfik'in mısraları değişeni değişmeyeni gayet  iyi özetliyor; “Türkü yine o türkü/ sazlarda tel değişti/ yumruk yine o yumruk/ bir varsa el değişti.”

Eski rejimin otoriter karakterini muhafaza ederek  yeni rejimi tesis eden AKP, sanki   muktedir olan  kendisi değilmiş gibi hala eski rejime yumruk sallıyor. Bu sayede  mağdur ve muhalif bir demokrasi kahramanı profili vermek, bunu da seçimlerde bir kez daha  oya tahvil etmek istiyor. Ne gariptir kendini solda tanımlayan bazı kesimler de AKP'nin suretine girerek, bu çizgide bir siyasete yatırım yapıyorlar. Yeni rejimin demokrasi dışı uygulamalarını es geçerek  sadece eski rejimle, eski rejimin kılıç artıklarıyla kavgayı tercih ediyorlar. Oysa böyle bir tercihin  gölge boksu yapmak dışında bir anlamı olmadığı gün gibi ortada.

Giden gitti; güncel olan, yapılması gereken, gelen rejimle, onun antidemokratik karakteriyle, eylem ve uygulamalarıyla  mücadele etmektir. Sola düşen, AKP'ye demokrasi misyonu atfederek, onun yetersizliklerini  yeterli hale getirmek üzere gölge boksu yapanları, boşluğa yumruk sallamakla baş başa bırakıp  bütünsel bir demokrasi programı etrafında demokrasi dinamiklerini harekete geçirmek olmalıdır.
 


Birgün, 24 Kasım 2010


Loading