Geçen haftaki yazıya giriş cümlem şu idi:
“Anayasa değişikliğine ilişkin referandum, beklenen sonucu verdi:
Hakkari’nin Peyanis beldesi civarında yola döşenen mayınla çoluk
çocuk çok sayıda insan katledildi. Suçlu hemen fırladı ortaya ve
açıklama yaptı: ‘Bu bir PKK eylemidir.”
12 Eylül: Referandum sonucu: Boykot’ta yatan güçlü barış ve özgürlük
dinamiğinin sergilenişi.
16 Eylül: Devletin intikamı. Boykot oylarının yüzde yüze yakın
olduğu Hakkari’nin (Colemêrg) Peyanis köyünde, yola döşenen mayının
patlatılarak sivil Kürt halkından 9 kişinin öldürülmesi. “İyi
çocukların” izleri silmeye bile vakit bulamadan, refleks eylemle
sahne alması.
Henüz içişleri bakanı bile açıklama yapmadan katil ortaya atlayarak
açıklama yaptı. “Bunu PKK yapmıştır” dedi.
20 Eylül: Korkuyla beklenen sevindirici karar: Eylemsizlik kararının
süresi uzatıldı.
Eh, Osmanlı geleneği kanına işlemiş bir hükümetin, her barış
girişimine karşı bir provokasyon yapmaması beklenebilir mi? Bu kez
birkaç gün beklemeyi bile gereksiz buldular.
21 Eylül: Devletin intikamı. Referandum’da “boykot” diyerek Kürt
halkıyla omuz omuza yürüyüşünü sürdüren Sosyalist Demokrasi
Partisi’ne cemaat ocaklarında eğitilmiş yeniçeri saldırısı. Partinin
genel başkanı Dr. Rıdvan Turan ile birlikte 18 kişi gözaltına
alındı. Ve suçlu hemen fırladı ortaya ve “Türk tipi demokratik
açılım” sözcüleri SDP’ye yapılan bu baskının gerekçesini
açıkladılar: “PKK ve Devrimci Karargah ile işbirliği.”
SDP İstanbul İl ve Kadıköy İlçe binalarına düzenlenen baskında,
yüzleri kar maskeli, çelik yelekli özel harekat timleri parti
binalarına ve kullanılan araçlara zarar verebilmek amacıyla
özellikle saldırgan davrandılar. Partinin bilgisayarları ile görsel
ve yazılı parti arşivine el koyuldu. Aynı saatlerde evlere yapılan
polis baskınlarında, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı
Rıdvan Turan, Genel Başkan Yardımcıları Günay Kubilay ve Ecevit
Piroğlu, MYK Üyesi Ulaş Bayraktaroğlu, Parti Meclisi üyeleri İbrahim
Turgut ve Sultan Seçik, SDP Üyesi Özgür Cafer Kalafat ile Toplumsal
Özgürlük dergisi yazarları Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz,
dergi okurlarından Semih Aydın ile RED dergisi yazarlarından Hakan
Soytemiz gözaltına alındılar.
Aynı cümleyi tekrar ederek başlayacağım bu haftaki yazıya da:
“Anayasa değişikliğine ilişkin referandum, beklenen sonucu verdi.”
Evet’i “kardeş” ilan ederek evetçi solculara bile teşekkür eden
hükümet, “sömürgeci sistemi reddeden” boykot ve hayır’a karşı
cezalandırma yöntemine yönelmede gecikmedi. İşte demokrat Osmanlı
kimliğinin düşünce özgürlüğü anlayışı.
Ulusal ve uluslararası değişimlerin yarattığı ve sürecin dayattığı
bir zorunluluk olarak artık kaçılamayacağı anlaşılan bir barışa evet
diyebilmenin dayanılmaz ağırlığıdır bu egemen ulus kişiliğinde.
Kibri için lanetlenen bir halkadır bu Türk halkının boynuna takılmak
istenen. Vicdanda, duyguda, bilinçte içselleşemeyen bir barış
arayışı öncesi, barış dinamiklerini iğdiş etme, barış
güvercinlerinin kanatlarını yolma çabasıdır.
Bilinen sözdür: Katranı kaynatsan olur mu şeker? Cinsini sevdiğim,
cinsine çeker.
* * *
Sayın Öcalan ile “nitelikli” görüşmeler artık
açıktan “müzakere” haline geldi. Devlet, iki on yıldır aranan
“muhatap” olma görevini nihayet kabul etti. O haddini bilmez, önünü
görmez kör kibir yani egemen ulus kişiliği direnmeye devam etse de,
Kürt Özgürlük Hareketinin gözle görülür elle tutulur başarısı,
toplumsal yaşamı bütün alanlarda “ya çözülür, ya çözülür” noktasında
tıkamıştır. Sömürgecilik artık sadece iki seçeneğinin kaldığını
bilmektedir: Ya halkların ortak iradesiyle bu tıkanma barış ve
özgürlüklerin genişletilmesiyle aşılacaktır, ya da Türkiye, üzerinde
huzur içinde ve güvenle yaşanabilir bir ülke olmaktan çıkacaktır.
Akl-ı selim elbette birincisini seçecektir.
MİT müsteşarının yaptığı açıklama bu nedenle anlamlıdır: “PKK,
silahlı mücadele ile hak taleplerinin 21. asırda mümkün olmadığını
görmüştür. Türkiye de, meselenin, dar çerçeveli bir güvenlik
konsepti içerisinde, polisiye ve askeri tedbirlerle çözülemeyeceğini
anlamıştır.”
* * *
Sürekli yükseliş halinde olan Kürt ulusal
özgürlük hareketinin gelişim eğrisini yansıtan bir Festival olmadı
bu yılın festivali. Bunca deneyim sahibi ve olağanüstü büyüklükte
emek-yoğun bir festivalin, bana göre, bu kadar kaotik bir
organizasyonla ortaya çıkması kabul edilemez. Küçük gibi görülen
olgular ama yan yana geldiğinde hem kaynak tüketen hem de moral
bozan etkiye sahip oluyor. Örneğin, festivalin genel bütçesi içinde
adı anılacak kadar bile öneme sahip olmayacak küçücük bir harcama
ile en azından standların yerleşim düzenine ilişkin bir plan
basılsaydı, onca yolu tepip Avrupa’nın dört bir yanından gelen
yurtseverlerin, meydanı dört dönerek yer arama derdi ortadan
kaldırılabilirdi. Stadyumun ses düzeni “berbat” değilse de, berbata
yakındı. AB standartları gibi korunan çaydanlık ölçüleri biraz büyük
tutulabilseydi, bir bardak çay için onca insanın yarım saat kuyrukta
beklemesi çilesine son verilebilirdi. Kürt halkının, “saygıda kusur
olduğu” gibi bir algıya ulaşmasına ve bu nedenle kurumlarını
eleştirmeye yönelmesine imkan vermeyecek bir titizlik gerekir. Bu
halk bunun fazlasına layıktır.
Yıllardır festivallere gençlik katılımını gözlemlemeye çalışıyorum.
Bu yıl, önceden de saptadığım gibi, gençlik katılımı zirvede idi.
Dilerim gençlik eğitimine yönelik politikalar, bu büyük hazineyi
geleceğin mirasına eksiksiz katabilecek bir yeterliliği
yakalayabilir.
