BİR TC KLASİĞİ: SDP'YE YENİÇERİ BASKINI


XWE METİN AYÇİÇEK


24 Eylül 2010


Geçen haftaki yazıya giriş cümlem şu idi: “Anayasa değişikliğine ilişkin referandum, beklenen sonucu verdi: Hakkari’nin Peyanis beldesi civarında yola döşenen mayınla çoluk çocuk çok sayıda insan katledildi. Suçlu hemen fırladı ortaya ve açıklama yaptı: ‘Bu bir PKK eylemidir.”

12 Eylül: Referandum sonucu: Boykot’ta yatan güçlü barış ve özgürlük dinamiğinin sergilenişi. 
16 Eylül: Devletin intikamı. Boykot oylarının yüzde yüze yakın olduğu Hakkari’nin (Colemêrg) Peyanis köyünde, yola döşenen mayının patlatılarak sivil Kürt halkından 9 kişinin öldürülmesi. “İyi çocukların” izleri silmeye bile vakit bulamadan, refleks eylemle sahne alması. 

Henüz içişleri bakanı bile açıklama yapmadan katil ortaya atlayarak açıklama yaptı. “Bunu PKK yapmıştır” dedi.
20 Eylül: Korkuyla beklenen sevindirici karar: Eylemsizlik kararının süresi uzatıldı. 

Eh, Osmanlı geleneği kanına işlemiş bir hükümetin, her barış girişimine karşı bir provokasyon yapmaması beklenebilir mi? Bu kez birkaç gün beklemeyi bile gereksiz buldular.

21 Eylül: Devletin intikamı. Referandum’da “boykot” diyerek Kürt halkıyla omuz omuza yürüyüşünü sürdüren Sosyalist Demokrasi Partisi’ne cemaat ocaklarında eğitilmiş yeniçeri saldırısı. Partinin genel başkanı Dr. Rıdvan Turan ile birlikte 18 kişi gözaltına alındı. Ve suçlu hemen fırladı ortaya ve “Türk tipi demokratik açılım” sözcüleri SDP’ye yapılan bu baskının gerekçesini açıkladılar: “PKK ve Devrimci Karargah ile işbirliği.”

SDP İstanbul İl ve Kadıköy İlçe binalarına düzenlenen baskında, yüzleri kar maskeli, çelik yelekli özel harekat timleri parti binalarına ve kullanılan araçlara zarar verebilmek amacıyla özellikle saldırgan davrandılar. Partinin bilgisayarları ile görsel ve yazılı parti arşivine el koyuldu. Aynı saatlerde evlere yapılan polis baskınlarında, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan, Genel Başkan Yardımcıları Günay Kubilay ve Ecevit Piroğlu, MYK Üyesi Ulaş Bayraktaroğlu, Parti Meclisi üyeleri İbrahim Turgut ve Sultan Seçik, SDP Üyesi Özgür Cafer Kalafat ile Toplumsal Özgürlük dergisi yazarları Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz, dergi okurlarından Semih Aydın ile RED dergisi yazarlarından Hakan Soytemiz gözaltına alındılar.

Aynı cümleyi tekrar ederek başlayacağım bu haftaki yazıya da: “Anayasa değişikliğine ilişkin referandum, beklenen sonucu verdi.” 

Evet’i “kardeş” ilan ederek evetçi solculara bile teşekkür eden hükümet, “sömürgeci sistemi reddeden” boykot ve hayır’a karşı cezalandırma yöntemine yönelmede gecikmedi. İşte demokrat Osmanlı kimliğinin düşünce özgürlüğü anlayışı. 

Ulusal ve uluslararası değişimlerin yarattığı ve sürecin dayattığı bir zorunluluk olarak artık kaçılamayacağı anlaşılan bir barışa evet diyebilmenin dayanılmaz ağırlığıdır bu egemen ulus kişiliğinde. Kibri için lanetlenen bir halkadır bu Türk halkının boynuna takılmak istenen. Vicdanda, duyguda, bilinçte içselleşemeyen bir barış arayışı öncesi, barış dinamiklerini iğdiş etme, barış güvercinlerinin kanatlarını yolma çabasıdır. 

Bilinen sözdür: Katranı kaynatsan olur mu şeker? Cinsini sevdiğim, cinsine çeker.

* * *

Sayın Öcalan ile “nitelikli” görüşmeler artık açıktan “müzakere” haline geldi. Devlet, iki on yıldır aranan “muhatap” olma görevini nihayet kabul etti. O haddini bilmez, önünü görmez kör kibir yani egemen ulus kişiliği direnmeye devam etse de, Kürt Özgürlük Hareketinin gözle görülür elle tutulur başarısı, toplumsal yaşamı bütün alanlarda “ya çözülür, ya çözülür” noktasında tıkamıştır. Sömürgecilik artık sadece iki seçeneğinin kaldığını bilmektedir: Ya halkların ortak iradesiyle bu tıkanma barış ve özgürlüklerin genişletilmesiyle aşılacaktır, ya da Türkiye, üzerinde huzur içinde ve güvenle yaşanabilir bir ülke olmaktan çıkacaktır. 

Akl-ı selim elbette birincisini seçecektir. 

MİT müsteşarının yaptığı açıklama bu nedenle anlamlıdır: “PKK, silahlı mücadele ile hak taleplerinin 21. asırda mümkün olmadığını görmüştür. Türkiye de, meselenin, dar çerçeveli bir güvenlik konsepti içerisinde, polisiye ve askeri tedbirlerle çözülemeyeceğini anlamıştır.”

* * *

Sürekli yükseliş halinde olan Kürt ulusal özgürlük hareketinin gelişim eğrisini yansıtan bir Festival olmadı bu yılın festivali. Bunca deneyim sahibi ve olağanüstü büyüklükte emek-yoğun bir festivalin, bana göre, bu kadar kaotik bir organizasyonla ortaya çıkması kabul edilemez. Küçük gibi görülen olgular ama yan yana geldiğinde hem kaynak tüketen hem de moral bozan etkiye sahip oluyor. Örneğin, festivalin genel bütçesi içinde adı anılacak kadar bile öneme sahip olmayacak küçücük bir harcama ile en azından standların yerleşim düzenine ilişkin bir plan basılsaydı, onca yolu tepip Avrupa’nın dört bir yanından gelen yurtseverlerin, meydanı dört dönerek yer arama derdi ortadan kaldırılabilirdi. Stadyumun ses düzeni “berbat” değilse de, berbata yakındı. AB standartları gibi korunan çaydanlık ölçüleri biraz büyük tutulabilseydi, bir bardak çay için onca insanın yarım saat kuyrukta beklemesi çilesine son verilebilirdi. Kürt halkının, “saygıda kusur olduğu” gibi bir algıya ulaşmasına ve bu nedenle kurumlarını eleştirmeye yönelmesine imkan vermeyecek bir titizlik gerekir. Bu halk bunun fazlasına layıktır. 

Yıllardır festivallere gençlik katılımını gözlemlemeye çalışıyorum. Bu yıl, önceden de saptadığım gibi, gençlik katılımı zirvede idi. Dilerim gençlik eğitimine yönelik politikalar, bu büyük hazineyi geleceğin mirasına eksiksiz katabilecek bir yeterliliği yakalayabilir. 


Yeni Özgür Politika, 24 Eylül 2010


XWE Metin Ayçiçek

Loading