“Belirleyici olan nereye bakıldığı
değil,
nereden bakıldığıdır.”[1]
Yine ve bir kez daha SDP-TÖP’lü
yoldaşlarıma dair yazacağım. Kolay mı? Bana Oscar Wilde’ın,
“Ilımlılık ölümcül bir şeydir... Aşırılık gibisi yoktur,”
sözlerindeki içtenliği anımsatan Onlarladır kalbimin yarısı…
Dosttan düşmana herkes bunu bilsin!
Tam da bu nedenle yazacaklarım,
elbette bir “Lapsus Calami/ Kalem Sürçmesi” olmayacaktır; olması
da mümkün değildir…
Sevgili Tuncay’ın ifadesiyle, “Bu
operasyonun ismi olsa olsa ÖABAO, ‘Öküz Altında
Buzağı Arama Operasyonu’ olabilirdi...” Öyle de
oldu!
Hayatı ve geleceği, hayatımızı ve
geleceğimizi yasalarıyla yasaklayıp, karartmaları yetmiyormuş
gibi, yasalarının yetmediği yerde de “tezgâhlar” kuruyor
egemenler…
O hâlde ilk saptamamı yapıyorum; genelde
zindanlardakiler, özeldeyse Onlar hayatımızı ve geleceğimizi
savundukları için egemen(lerin) şiddet(in)e/ tezgâh(ın)a maruz
kaldılar…
Onların savundukları hayat ve gelecektir;
tıpkı, zindana atılanın da Onlar şahsında “biz” olduğumuz gibi…
Hayır; “Onlar suçsuz” falan gibi,
“ahmak”ça laflar etmeyeceğim; Onlar enternasyonalist
komünistlerdir; bu niteliklerinin gerektirdiği her şeyi de
gözlerini kırpmadan yapacak kadar cüretkâr ve içten insanlardır;
yani kapitalizmin yabancılaştırıp, teslim alamadığı “gibisiz”
insandırlar…
YAPILAN YA DA “SUÇ”(UMUZ) NE?
İşte tam da böyle olduğu için
haykırıyor o gür ve duru sesiyle Doktor Başkan(ımız) Rıdvan
Turan, “Yaşadığımız tecrübe, Türkiye’nin demokrasi
standartlarında bir ilerleme olmadığının, insanların hâlâ
düzmece iddialarla tutuklandığının açık kanıtıdır. Değişen
yalnızca iktidarın sahipleridir. Dünün ‘mazlumları’
bugünün zalimleri olmuşlardır,” diye…
Evet, bu bir tezgâh…
Mesela dava avukatlarından Sinan
Varlı, dosyada gizlilik kararı olduğuna dikkat çekerek savunma
olarak dosyada herhangi bir belgeyi inceleme olanağı
bulamadıklarını, imza attıkları tutanakları dahi alamadıkları
vurgusuyla, tutuklamaların somut bir delile dayanmadığının
altını çizerek, “Bazı müvekkillerimizin 1 Mayıs mitingine, basın
açıklamalarına katılmaları suç sayılıyor. 1 Mayıs mitingine
katılmak suçsa bu ülkede 200 bin kişinin örgüt davasından
yargılanması mı gerekiyor? Basındaki tutuklular, SDP ve yasal
temsilciliklere ilişkin karalama kampanyasını da protesto
ediyoruz” dedi.
Yine avukat Züleyha Gülüm de Hanefi
Avcı’nın tutuklanan SDP üyeleriyle bir ilgisinin olmadığının
altını özenle çizdi…
“Öküz altında buzağı aramayın”! Bizim
Hanefi Avcı’yla işkence tezgâhları dışında bir işimiz olmaz; ha
bir tane daha olabilir; onu halk mahkemesinde işkenceci bir halk
düşmanı olarak yargılayabiliriz…
“Derin” (denilen) kapitalist devlete
(ve ayırt etmeden tüm fraksiyonlarına) karşı dövüşenler aşkı ve
hayatı savunan radikal sosyalistlerdir…
SDP’lilerin, TÖP’lülerin gözlerine
bakın; ne demek istediğimi oradaki ısrarlı, gözü kara,
vazgeçmeyen, gözünü budaktan esirgemeyen pırıltılarda
görebilirsiniz…
Onlar Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın
çocukları, Mahir Çayan’ın yoldaşlarıdır…
Bizim Hanefi Avcılar’la işimiz olmaz;
ya da olursa, olması gerektiği gibi olur!
Bu bir tezgâhtır!
Soruşturma kapsamında gözaltına
alınıp serbest bırakılan SDP Parti Meclisi üyesi Sultan Seçik,
“Eskiden sosyalistleri işkenceyle tutuklamaya
çalışıyorlardı. Şimdi Emniyet’te kriminolojik bir
ekip kurulmuş, topluyor, torbalıyor, suç yaratıyor,”
derken; Rıdvan Turan’ın can yoldaşı, aşkı, eşi
Dilay da, “Tavrımız cezalandırılıyor” diye ekliyor!
Egemenlerin yaptığı tam da bu;
“tavrımızı cezalandırıyor” olmaları; yani ortada
bir bir “suç” var ise eğer, o da radikal sosyalist olmamızdır…
Asılında mesele ya da tezgâh bu kadar
basittir!
EGEMENLERİN TEZGÂHI
Aristoteles’in, “İyi, basit; kötü ise
çok yönlüdür,” saptamasıyla da betimlenmesi mümkün olan
(egemenlerin) bir tezgâhla yüz yüzeyiz ki, bu da, Haluk
Ağabeyoğlu’nun işaret ettiği gibi “Bir Toplum Mühendisliği
Projesi” manipülasyonu; yani “Emniyet senaryolarındaki Devrimci
Karargâh ile onun içine sokulan her devrimci kişi ve kurumun
Ergenekon ile ilişkilendirilmesi uydurması”dır…
Hayır; bir “komplo teorisi”
kotarıyor; bundan “medet” umuyor değilim! Aslında çok farklı
bakış açılarının tahlilleri de bu noktada kesişiyor…
Örneğin “Ülkemizdeki laçka sistem,
yasa uygulayıcıların o yasayı kendi mezhebine göre ve dört bir
yana çekiştirebileceği inanılmaz bir elâstikiyet arzediyor.
Sübjektif hukuk hüküm sürüyor. Artık şu veya bu komplo teorisini
çöpe atmak ve adaleti a-d-i-l kılmak zamanıdır!” itirazını
dillendiren Hadi Uluengin’e; “30 yıllık emniyetçi,
milliyetçi-maneviyatçı Hanefi Avcı komünist terör örgütüne
yardım ve yataklık etmek suçlarından mahkemece tutuklandı! Eğer
bu cümleye zerre kadar itibar ediyorsanız, bu yazıyı okumayın.
Sizi kendi akıl ve vicdanınızla baş başa bırakıyorum!”
saptamasıyla eşlik ediyor Cüneyt Ülsever…
Sedat Ergin’in de, “Avcı’nın
tutuklanmasının Türkiye’nin gündemine getirip dayadığı ana soru:
İnandırıcılık sorunudur…” noktasına dikkat çektiğini
hatırlatarak; asıl komplocunun, “Devrimci Karargâh terör
örgütüne ‘yardım ve yataklık’ suçlamasıyla tutuklanan Hanefi
Avcı ile ilgili en önemli deliller arasında telefon konuşmaları
yer alıyor,”[2] haberlerini
sistematik olarak yayınlayan ‘Zaman’ gazetesiyle (Gülen) cemaati
olduğunun altını özenle ve defalarca çizelim…
Ali Akkuş’un, “Avcı’yı Tartışırken
Göz Ardı Edilen Fotoğraflar”; Erkan Acar’ın, “Avcı’nın Cevapsız
Bıraktığı Sorular...”; Büşra Erdal ile Mehmet Kuru’nun, “Hanefi
Avcı, Terör Örgütüne Yardım ve Yataklık Suçlamasıyla Tutuklandı”
başlıklı yazıları bu saptamamızı onaylayan türden
rezilliklerdir.
Ve nihayet “Hayatımda muhtelif örgütlerin mensubu olmakla birçok kez suçlandım. Hepsinde bir ciddiyet, bir yanından gerçeğe dokunma vardı kuşkusuz. Ama 21 Eylül 2010 tarihinde SDP, TÖP, Red, Dönüşüm, Bilim ve Gelecek dergilerinden insanların tutuklanması sonucu benim de Devrimci Karargâh isimli örgütün ‘üst düzey yöneticisi/lideri’ olarak soruşturulmam kadar tuhaf bir örgüt işiyle karşılaşmadım,” diyen Mahir (Sayın) ağabeyimin işaret ettikleri…
14 Eylül 2010’da kendi pasaportuyla
İsviçre’ye giden Mahir Sayın, Devrimci Karargâh örgütüyle
alâkâsı olmadığını açıklarken; Ergenekoncuların yerini
Fethullahçıların aldığını belirtip, “Ortada bir operasyon var
ama var olduğu iddia edilen örgütle ilişkisi olmayan insanlar
tutuklu. Bu kabul edilir bir şey değil. Bu operasyonun hedefi
Hanefi Avcı ve sosyalistlerdir… Biz komünist, Hanefi Avcı polis!
Böyle bir örgütün içindeymişiz. Bunu yan yana getirenlerin
klinik olarak akıl sağlıklarının sorgulanması gerekir,” diyor.
Tezgâha ilişkin bu kadar saptamanın yettiği
kanısındayım…
“AV” OLAN AVCI’NIN HİKÂYESİ
Bir yerde de “av” olan avcı’nın
hikâyesini içeren söz konusu tezgâh, egemenlerin çakallığını/
tetikçiliğini yapanların başına ge(tiri)leni anlatıyor; hem de
“İktidar ya da hükümranlık bir hiçtir. Fakat bugün
bunu hangi devlet adamı anlıyor?” diyen Jean-Luc
Nancy’nin saptamasını doğrularcasına…
Bir sol liberalin, Ahmet İnsel’in ifadesiyle, “Muhafazakâr dünya görüşüne sahip bir demokrat olduğunu ifade eden Hanefi Avcı’nın” iddia edildiği üzere, “demokratlığı” müphem ve meşkuk olsa da işkenceciliği tartışılmayacak kadar maruftur…
“Av” olan Avcı hakkında, Şükran
Soner’in,[3] “Tarikatçı, dinci
ve diğer bazı medya, Hanefi Avcı’ya niçin
acımasızca saldırıyor?” diyen Hikmet Çetinkaya’nın (yani “ulusal
sol”cuların) dolaylı desteklerine ilişkin olarak
hatırlatmamız gereken “Hanefi Avcı, ‘Haliç’teki
Simonlar’ı yazmadan önce, iktidar ve cemaat
çevrelerinde muteber bir kişi değil miydi?” sorusudur…
Kuşku yoktur ve açık açık itiraf
etmiştir ki O; bir cemaatçidir!
NTV’nin haberine göre Hanefi Avcı,
dört gazeteciye gönderdiği mektupta cemaate karşı olmadığının
altını çizerek, “Gülen ve tarikatlara karşı
değilim. Yasadışı dinlemelere ve şantaja karşıyım,”
dedi!
Geçerken anımsatayım:
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın, günde 70 bin telefonun
kaydının alındığından söz ettiği; ya da Hanefi Avcı’nın, 4-5 bin
kişinin telefonlarını izinsiz dinlediğini söylediği
coğrafyamızda biz(ler)i, bir zamanlar dinleyenlerden birisi de
bu adam değil miydi? Şimdi neye karşı çıkıyor acaba; elleriyle
büyütüp, beslediği canavara mı?
Bir de üstüne üstlük “derin” (denilen) devletin tetikçisidir O!
Alın size ‘Radikal’den bir haber: “… ‘Devrimci
Karargâh’ soruşturması kapsamında ‘örgüte
yardım’ iddiasıyla tutuklanan Emniyet Müdürü Hanefi
Avcı’nın evinde bulunan ‘sahte’
kimlik ve pasaportlar, 23 yıllık sırrı ortaya çıkardı. Avcı,
devletin arşivlerinde kaydı bulunan kimlik ve pasaportları terör
örgütüne yönelik operasyon için iki kez Suriye’ye
giderken kullanmış”![4]
İyi mi yeter mi? Hayır yetmez, Erkan
Goloğlu’nun işaret ettiği dahası da var ve şunları ekliyor:
“Hanefi Avcı’nın, “Hırant Dink
cinayeti en ince teferruatına kadar araştırılmış, hiçbir yanı
karanlıkta kalmamıştır” sözleri de aynı büyük aktörün veciz
sözleridir.
Aydınlatılması, dibine kadar
gidilmesi bu ülkenin artık namusu olması gereken bir cinayet
için bu sözleri edebilmek, ancak çok büyük olmakla mümkündür.
Ankaralı devrimcilerin çok iyi
bildiği Necdet Menzir ve Orhan Taşanlar da, Hanefi Avcı’nın çok
değerli meslek ağbisidir. Bilmem anlatabiliyor muyum?”
Nihayet O bir işkencecidir!
Mersin 78’liler
Derneği’nin açıkladığı üzere, “Avcı’nın solla
ilişkisi ancak işkence ve katliamdan ibarettir”; tıpkı Avcı
denetimindeki işkence tezgâhından geçen Mehmet Tepebaşı’nın
anlattığı gibi…
Aynı konuda yine Mersin’de, 1981’de,
Hanefi Avcı’nın işkencesine maruz kalan, 12 yaşında
işkenceyle tanışan Şaban Dayanan, “Onu biz
cemaatçi, İslâmcı olarak biliyorduk. Sorgu sırasında ezan sesini
duyunca işkenceyi bırakıp namaza giderdi” diye
ekliyor!
Sözü edilen dünün Avcısıdır… Bizim
onunla bir işimiz olmaz, olamaz; onunla işi olan bu düzendir;
kapitalistlerdir; cemaatçilerdir!
İş bu nedenle TBMM İnsan Haklarını
İnceleme Komisyonu üyesi Akın Birdal, Silivri Cezaevi’ndeki
SDP’lileri ziyareti esnasında, “Hanefi Avcı bir güvenlik
sorumlusudur ve sosyalist hareketler üzerinde adı iyi anılmaz,
iyi hatırlanmaz. Şimdi onunla arkadaşlarımızın yan yana
konulmasını büyük bir haksızlık olarak görüyorum” dedi.
CEMAAT(ÇİLER)
Bu günün “av”ı Avcı hakkında bu kadar
detaylı şeylerden söz ederken, bir cemaat parantezi açmamak olur
mu?
Ama önce bir saptama yapalım:
Nedim Şener’in ‘Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve
Cemaat’ kitabında polisin, MİT’in Gülen cemaati hakkında
hazırladığı raporlar yorumsuz ve detaylı olarak yer alırken;
kitabın yazarı, Fethullah Gülen kendi hareketinin orijinal
olduğunu öne sürerken, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un ise,
Gülen hareketinin ABD’nin yeşil kuşak projesinin bir parçası
olduğu söylediğini aktarıyor![5]
Gülen hareketinin ABD’siz düşünülemezliği
çok önemlidir; “es” geçilmemelidir” gerçeğinin altını çizip; bir
de “Bir süredir Fethullahçıyız! Tam olarak ne zamandan beri,
bunu bilmek pek mümkün değil,” diyen ‘Taraf’çı Ayşegül Şah
Bozdoğan ile Berk Efe Altınal’ın “mazeretleri” ciddiye
alınmamalıdır notunu düşerek, devam edelim!
Cemaat(çiler) ile “av” arasındaki ilişki, W. Shakespeare’in, “Felaket, dost sayısını hızla azaltır,” sözlerindeki üzeredir; ancak ne gam; dünün cemaatçisini bugün aynı şecaatle “ulusal solcular” destekleyip, arka çıkmaktadırlar…
Tam da bundan ötürüdür ki
Türkiye’deki iktidar koalisyonunun farklı fraksiyonları arasında
bir çatışma alanı oluşturan “Av”/ “Avcı”ya Fethullah Gülen,
“Allah taksiratını affetsin. O mum uzun sürmez,
sürse bile yatsıya kadar sürer ve söner” diyerek
tepki gösterirken; Avcı hakkında tutuklanmadan önce İçişleri
Bakanlığı’nın da sekiz soruşturma başlattığı ortaya çıktı.
Müfettişlere göre Avcı’nın 608 sayfalık kitabının 186 sayfasında
suç unsuru varmış!
MEDYOKRATİK MEDYA FİLMİ
“Av”/ “Avcı”nın hikâyesine,
Spinoza’nın sözüyle, “Ne ağlayın, ne gülün sadece anlayın”;
yeter de artar…
Onun hikâyesi; kimilerine medyokratik
(vasatın yönetimi) medya melodramıdır ya da korku filmidir!
Aslında birbuçuk asır önce
Osmanlı ahalisinin “gazete” deyince aklına gelen, dönemin resmî
gazetesi ‘Takvim-i Vekai’ ve bir İngiliz tarafından çıkarılan
‘Ceride-i Havadis’ten beri, coğrafyamızda egemen(lerin) basını
resmî bir yalan ve tezvirat aygıtından başka bir şey olmamış,
olamamıştır!
Özetle bugünkü “Av”/ “Avcı”nın
hikâyesinin hangi versiyonu öne çıkar(tılır)sa çık(tıl)sın
bu film, bu tezgâh made in TC/USA/Cemaat/AKP alâmet-i
farikasıyla damgalıdır!
Bu kadar da değil; bu filmin
(işlevleriyle “Yetmez Ama Evet”çileri anımsatan!) figüranları da
vardır:
İşte bir haber: Aydınlar,
gazeteciler ve siyasetçiler Hanefi Avcı’nın serbest bırakılması
istedi. Eski CHP’li Bakan Ercan Karakaş ve eski milletvekili
avukat Sabri Ergül, ressam Bedri Baykam ve gazeteciler Cüneyt
Ülsever’in ile Ahmet Hakan’ın aralarında bulunduğu grup 4 Ekim
2010 tarihinde İstanbul Adliyesi önünde buluştular. Avcı için
hazırlanan dilekçede, Tarık Akan, Müjde Ar, Rutkay Aziz,
gazeteciler Ahmet Hakan, Hikmet Çetinkaya, Ali Bayramoğlu da
vardı!
SOL! (MU?)
İyi de ya bu koordinatlar da “sol”
mu?
Asılsız, mesnetsiz rüya görmeyin;
artık “genel” bir sol namına bildiğimiz ne varsa eridi, tükendi,
yok oldu…
Yaşanan bir saflaşma; ayrıların
ayrışması; aynıların birleşmesi süreci…
Örneğin, “İktidarı ele geçirme ve
koruma aracı olarak şiddete bel bağlamayı (dolayısıyla
demokrasiyi küçümsemeyi) şu veya bu şekilde teorileştiren sol”
ile yollarını ayıran Halil Berktay’ın ifade ettiği “sol”,
AKP’nin etki alanındaki “liberal sol” ve bizimle hiçbir ilişkisi
yok; tıpkı “ulusal(cı) sol” gibi…
Her ne düzeyde olursa olsun; ne
liberal ne de ulusal giysilerle rehabilite edilmiş sürdürülemez
kapitalizm bizi kesmez; biz onu yıkmaktan yanayız ve yıkacağız…
Hayır; sakın ola “Cumhuriyet son
mevzi onu savunalım” diyen ulusalcılar ya da Almanya’da
kısmen sosyal demokrasinin “sol kanadı”
olarak tanımlanabilecek “demokratik solun”
sözcüsü konumundaki Andrea Nahles ve Jon Cruddas’ın, “İyi
Toplum. Demokratik Solun Projesi”ndeki önerme veya
Sebastian Dullien, Hansjörg Herr ile Christian Keller’in
‘İyi Kapitalizm’ başlıklı yapıtlarında ifade
ettikleri yeni-solcu saçmalıkla bir alâkâmız olduğunu bir an
bile düşünmeyin…
Biz başka bir dünya istiyoruz; bunun
mümkün, ve de en iyi kapitalizmin yıkılmış/ölü kapitalizm
olduğundan kesinlikle kuşku duymuyoruz…
Onlar ister ulusalcı, ister liberal
olsunlar; hemen hepsi, nihayetinde ücretli kapitalist köleliğin
sürdürülmesini, savunuyorlar!
“Hâlbuki mevcut toplumsal ilişkiler,
toplum, kapitalizm, hükümetler, ‘iyinin’
gerçek olanaklarını sistematik olarak engelliyorlar ve ezilen,
sömürülen insanlardaki bir başka dünyaya olan özlemi, mevcut
ilişkilerin iyileşebileceğine dair masum bir iyi niyete
indirgiyorlar. Dişleri sökülmüş bu tarz iyi özlemi, mevcut
toplumsal ilişki ve kurumların devamını süreklileştiriyor.”[6]
Biz onlardan değiliz!
Ya da ‘Taraf’çı Sezin Öney gibi,
“Kapitalizmin, müthiş esnek ve hemen değişip dönüşüp kusurlarını
gizleyen bir sistem olduğunu unutmamak gerek. Kapitalizmin,
solun tüm söylemlerini elinden alma, bunların içini boşaltıp
güzelce paketleyip yeniden “kapitalizm”
etiketiyle piyasaya sürme becerisi karşısında, solun iflahı
kesildi,” diyenlerden de değiliz!
Bizim iflahımız kesilmedi; bizim
iflahımız kesilmez; çünkü dedik ya biz komünistiz!
Behçet Çelik’in, “Bizi
heyecanlandıran, duygulandıran bir şey kalmadığı için geçmişle
hesaplaşmayı bir ‘heyecan’ olarak
sürdürüyorsak, o hesabı kapatamayız?”[7] tümcesinde betimlediği
bel kemiksizlerden değiliz; bu yola baş koyarken neyin ne
olduğunu; bizi nelerin bekleyebileceğini biliyorduk; tüm bunlara
karşın “eşitlikçi-özgürlük” ütopyasıyla “vira bismillah” deyip
yola düştük Spartaküs’ten Şeyh Bedreddin’e açılan yolda
ilerleyerek…
Tam da bunun için zindanlara
kapatılıyor, işkenceye çekiliyor, katlediliyoruz…
Ama nafile; biz her yerde, nefes
aldığımız sürece olduğumuz gibi olmaktan vazgeçmeyiz…
Devrimci yenilenmenin sürekliliği
içinde kopuştan yana olanlar yaptıkları hiçbir şeye pişman
olmayanlardır…
Kayıt altına alın; Paul Eluard’ın, “Günleri ve mevsimleri hayallerimize göre yeniden yaratacağız” deyişindeki bir geleceğin diyetini ödeyen Onlara yani kardeşlerime dair sizlere, Publilius Syrus’un, “Dürüst insanın öfkesi büyük olur”; bir de Stefan Zweig’ın, ‘Dünün Dünyası’ndaki, “Bugünümüzle dünümüz ve önceki günümüz arasındaki tüm köprüler yıkılmıştır... Yeni bir dönemeçte, yeni bir bitişte ve yeni bir başlangıç çizgisindeyiz,” sözlerini anımsatayım!
Diyeceklerimi noktalıyorum; biz
hepimiz içerdeki yoldaşlarımızdan dışarıdakilere asla pişman
değiliz; ve unutmayın tam da bunun için suların şavkıdığı bir
şafak vakti sizleri müsebbibi olduğunuz elem, acı, azap ve
karanlıklar için pişman edeceğiz…
Tarih biz(ler)i beraat
ettirecektir; ama sizleri asla!
11 Kasım 2010 12:17:27, Ankara.
N O T L A R
[1] P. Carden.
[2] Salih
Sarıkaya-Serkan Sağlam, “… ‘Yardım ve Yataklık’ın Sırrı Telefon
Kayıtlarında”, Zaman, 1 Ekim 2010, s.16.
[3] Bkz: Şükran Soner,
“Sağda Hesaplaşma...”, Cumhuriyet, 5 Ekim 2010, s.15.
[4] Lütfü Karakaş, “Avcı’nın
Pasaportunda 23 Yıllık Suriye Sırrı”, Radikal, 2 Ekim 2010, s.8.
[5] Nedim Şener,
Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat, Güncel Yay.,
2009.
[6] Gazi Çağlar, “…
‘Demokratik Solun’ Yeni Keşfi: İyi Kapitalizm ya da Özgürlükçü
Kölelik Çağrısı!”, Birgün, 20 Eylül 2010, s.10.
[7] Behçet Çelik, Diken Ucu, Can Yay., 2010.
