AKP'NİN DERİN DEVLETİ


SİBEL ÖZBUDUN


7 Ekim 2010


“Yasalar her zaman malı mülkü olanlara yarar sağlar, hiçbir şeyi olmayanlara zarar verir.”[1]

Walter Scott’un bir repliği vardır:

“BAYAN BERTRAM: Bu ipe sapa gelmez, abuk sabuk bir şey, sevgilim.

BAY BERTRAM: Olabilir, sevgilim; ama tam bu yüzden çok iyi bir yasadır belki de…”

İşte böyle bir “yasal mevzuat”a dayandırıldı üçüncü “Devrimci Karargâh” harekâtı…

Bu kez başrol, İstanbul Emniyeti’nindi… Yasal bir sosyalist partinin başkanının, Rıdvan Turan kardeşimin kapısına dayandılar, daha şafak sökmeden. Dokuz aylık bebesinin odası dâhil her yeri altüst ederek.

Aynı saatlerde bir başka SDP yöneticisinin evine baskında, kapıyı kırdılar.

Ve her biri açık, yasal alanda faaliyet gösteren, büyük bölümü SDP ve Toplumsal Özgürlük Platformu’ndan, Oğuzhan Kayserilioğlu arkadaşım da dahil onyedi devrimciyi apar topar topladılar evlerinden. Onüçünü tutuklamak üzere…

Çok geçmedi, adreslerine savcılık kanalıyla davetiye gönderilse adliyeye gelip ifade vermekten gocunmayacak bu kişiler, fena hâlde tehlikeli bir “terör örgütü”nün, adı salavatla fısıldanan “Devrimci Karargâh”ın mensupları olarak servis edildi F-tipi medyaya… Hani iki yılı aşkın süredir, birbiriyle uzak yakın alakası olmayan pek çok insanın dalga dalga gözaltına alınıp tutuklandığı [kimi Che tişörtü giymekle, kimi İHD pankartı asmakla, kimi Orhan Yılmazkaya ile bir çay içmekle, kimi telefonla görüşmekle suçlanmıştı…] ve hemen tümünün ilk duruşmalarında salıverildiği şu “mahut” örgüt. Hani “mensupları”nın bilgisayarından yazılarımız çıktığı için iddianamesinde Şeyh Bedreddin, Korkut Boratav, Bülent Forta, Mustafa Yalçıner ve -övünmek gibi olmasın- benim “teorisyen”i,[2] Temel (Demirer)’in ise “yöneticilerinden biri”[3] olarak geçtiği… [Oysa Rıdvan Turan’ın avukatı, sanıklara ne emniyet ne de adliyede “Devrimci Karargâh” ile ilgili, Orhan Yılmazkaya ile ilgili basın açıklamasına katılıp katılmadıkları dışında bir soru sorulmadığını açıklayacaktı!] Rastgele seçilmiş “dehşet fotoğrafları”yla birlikte: AKP İstanbul İl Örgütü binasına atılan molotof kokteyli, İstanbul’daki kimi protesto gösterilerinden, aralarında SDP bayraklarının da seçildiği kimi kareler, yanan bir bankomat, ters dönmüş bir araba, vb. vb… velhasıl etkileyici bir kolaj. Ama tabii, “faili meçhul”! Molotofu kim atmış, bankomatı kim yakmış, suçlanan kim, “Devrimci Karargâh” mı, SDP’liler, TÖP’lüler mi? Ya da tüm bunların “Devrimci Karargâh”la alâkâsı ne? Karışık bir iş vesselam…

Yani ertesi gün, sabık işkenceci, sabık milliyetçi-muhafazakâr, sabık Fethullah meftunu emniyetçi Hanefi Avcı’yla ilgili haberler uçuş(turul)maya başlandığında, işin encamı biraz daha netleşecekti: Ülkenin yeni “masonları”, Fethullahçı yapılanma, anlaşıldığı kadarıyla Avcı’nın son kitabından pek haz etmemiş, onu “harcamak” için gecikmeden harekete geçmişti. Gayrımeşru bir gönül ilişkisiyle baharatlanan bir kurguyla, Karargâh’ın, bir kadın aracılığıyla Hanefi Avcı’yı kontrolü altına aldığına dair haberler sardı F-tipi medyayı ansızın. Bu çapraşık “rabıta”nın nasıl kurulduğu ise akıllara seza: 12 Eylül’de işkenceden geçirilmiş bir Kurtuluş’çu, Necdet Kılıç ile işkencecisi arasında geliştiği anlaşılan garip dostluk, Necdet Kılıç’ın, Devrimci Karargâh’cı Orhan Yılmazkaya ile ilgili basın açıklamasına katılan kimi SDP’lilerle de ahbap olduğu “keşfi”nden hareketle, Avcı’yı Devrimci Karargâh için çalışıyor hâle getirmeye yetmişti! Dedim ya, karışık bir iş vesselam!

Evet, AKP hükümeti, İstanbul Emniyeti eliyle, toplumu terörize, devrimci sosyalistleri kriminalize etmeye çalışıyor. Ve bu çabasını, bir taşla birkaç kuş vurma gayretkeşliği içerisinde Hanefi Avcı’yı etkisiz hâle getirme teşebbüsüyle birleştirirken, kendi “Derin Devlet”ini inşa etmekte olduğunu da açığa vuruyor.

Hiçbir etik kural, sınır, ilke tanımayan, dalavere ve tezviratı biricik yöntem bellemiş bir başka “Derin (denilen) Devlet”…

Bugün SDP’lilerle, bugün TÖP’lülerle ve tutuklu diğer devrimcilerle dayanışmak, artık bir “protokol” ve “diplomasi” sorunu olmaktan çıkmıştır.

Çünkü öyle gözüküyor ki bizler “Yeter Artık!”larımızı birleştirip yükseltmedikçe bu kirli oyun, bizim bedenlerimiz üzerinden sürüp gidecek…

1 Ekim 2010 06:35:21, Ankara.

 

N O T L A R

[1] Jean-Jacques Rousseau.

[2] Bkz: Sibel Özbudun, “Şeyh Bedreddin’le Birlikte Nasıl Örgüt Kurduk?”, Newroz, Yıl:3, No:120, 4 Şubat 2010.

[3] Bkz: Temel Demirer, “Mea Culpa/Suçlu Benim”, Newroz, Yıl:3, No:121, 11 Şubat 2010.



Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010


Loading