SİYASİ DAVALARA KARŞI MÜCADELE


MUKADDES ERDOĞDU ÇELİK


19 Aralık 2010


1991 Terörle Mücadele Yasası, komünizm korkusundan kurtulan emperyalist sitemin yeni imha, ezme ve işkence konseptini topluma sunmaktaydı. Türkiye'de bu konsept iki özel olgu eşliğinde ve onları hesaba katarak uygulanmaya gitti. 12 Eylül rejiminin suyu ısınmıştı, egemen burjuvazi özellikle Batı'da rejimin toplumsal yaralarına merhem aramaktaydı. Kürt özgürlük hareketi ise faşist rejimin ve devlet sisteminin bütün temel unsurlarını derin bir sarsıntı ve çözülme sürecine sokmuştu. Yasa, uluslararası nedenleriyle birlikte bu ortamda, kendisine ön gelen sansür ve sürgün kararnamelerini içererek çıktı. Yasaya göre devrimci ve komünistin adı artık terörist, Kürt yurtseverininki ise bölücü terörist idi. Çifte kavrulmuş gibi, değil mi? Zaten Kürt tutsaklara infaz yasasında çifte ölçü uygulandı. Devrimci ve sosyalist örgütlerden tutuklu ve hükümlülere tahliye olabilmek için 10 yıl, Kürt tutsaklara ise 20 yıl hapislik tabanı belirlendi, böylece Kürt Türk ayrımı ceza sistemine alenen girdi. TMY'nin sonraki uygulamaları da böyle oldu. Kürt özgürlük mücadelesine katılmak cinayetlerin, katliamların, faili bellilerin, köy yakma ve boşaltmaların konusu olmaktan başka çifte ceza müddetleriyle karşılanmak demekti.

Batı'da bu yasayla birlikte devrimci ve sosyalist güçlere yönelik süreklileşen operasyonlar, uzatılan tutukluluklar ve açılan davalar da işçi ve emekçileri mücadelelerinde örgütsüz, öndersiz bırakmak veya hiç olmazsa örgütlü mücadelede kesintiler, istikrarlaşma ve dağılmalar yaratmaktır. Bırakalım bugünleri, daha devlet olmadan devletin kurucu asker ve sivil kadrosu işe, Mustafa Suphi ile 15 komünisti 1921 zemherisinde Karadeniz'de boğdurarak başlamıştır. Aynı yıl Koçgiri'de yapılan Kürt katliamı da bu amaçla yapmıştır. Tek partili, çok partili ya da darbeli bütün rejimlerinde Türk egemen burjuvazisi kendi hesabına devrim ve sosyalizm mücadelesini yürütenleri, özgürlük ve eşitlik isteyenleri her zaman saldırı menziline koymuştur. TMY'yla yaptığı bunların devamı ama yeni savaş konseptine uygun özel bir savaş stratejisi uygulak olmuştur. Artık komünist değil de “terörist” dediği silahlı olan ya da az çok militan eylemlere başvuran örgütlenmeleri imhaya girişmiştir. Bu strateji yeni koşullarda  devrimci ve reformcu ayrımıydı devletin. 1991-93 arasında onlarca devrimci militan böyle imha edildi. Batıda kayıplar, cezaevi katliamları bu nedenle vahşet çağlarını aratmaz şekilde  yapıldı. Sayısız örgüt davası açıldı, binlerce yıllık cezalar kesildi.

Bugünkü siyasi davalar da TMY'nın bir tür uygulama alanları ve ezici çoğunluğu ve ana gövdesi yine Kürt özgürlük hareketine dair. Yaklaşık on ay açılan KCK davası, sömürgeci burjuvazinin ve faşist rejimin, devlet ve “vatanın tek”liği dayatmasının bir alanı. Kürt özgürlük hareketinin özellikle kentsel örgütlülüğünü yok etmek, düzenini bozmak amaçlı ve yasal mevzilerin, açık siyaset yapma olanaklarının zorbalıkla Kürt halkının elinden alınması girişimidir. Ayrıca eklemeliyiz ki amaç, yasal mevzilerde örgütlenme ve siyaset yapmayı, katliamlar yapılamadığında kullanılamaz hale getirmek ve tehdit altında tutmaktır. Bir başka amaçtan da söz edilebilir aslında. Devlet ele geçiremediği silahlı kuvvetlerin yerine açık siyaset kadrolarını rehin tutmak, bütün hareketi silahlı mücadele çizgisinden caydırmak için buradan da sıkıştırmak istemektedir. Ama asıl görünen ve hissedilen gerekçe, Kürt halkını hergünkü mücadelesinde etkili bir yönetici güçten yoksun bırakmak olmalı. HEP'ten BDP'ye neredeyse yirmi yıl böyle geçmiştir.

10 Eylül davası, birçok bakımdan yorumlanabilir ama egemenler için öncelikli amacın, batıda devrimci hareketin en kayda değer liderliğini ve devrimci eylemli siyaset tarzını etkisizleştirmek olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kürt özgürlük davası ve örgütlenmesiyle kurulan ilişkinin bu davada önemli bir rolü olduğunu belirtmek gerekir.

SDP davası ve son operasyonlar, Batı'dan Kürt hareketine verilmiş desteğin devletce cezalandırılması sayılmalıdır öncelikle. Sömürgeci rejim bu davalar dolayımıyla aynı zamanda Kürt özgürlük mücadelesine desteğin biçimleri arasındaki farkın cezalandırmalara yansıyacağını da ilan etmiş, bir tehdit savurmuş sayılır. Devrimci Karargahı her yere bulaşştırma çabası bir yana, devlet bu operasyon tarzı açtığı dava ile devrimci çizgide siyaset yapmayı ve eylemli tarzı cezalandırmak istemiştir. Buna benzer şekilde ESP'ye karşı açılımış çok sayıda davanın nedeni de fiili meşru mücadele hattını cezalandırma amaçlıdır. 

“Taş atan çocuklar” davaları, Türk devletinin yargı düzeninin ama özel olarak TMY'nin, siyasi bir nitelik atfettiği her durumda çocuk ya da hasta fark etmeden siyasi hasım çizgisi izlediğinin en açık kanıtıdır. Çocuklar TMY'ye göre ağır cezalarda ve örgüt üyeliğiyle yargılanmış, yıllardır hapis yatmışlardır. Son bir infaz düzenlemesinin yalnızca bir makyaj olduğu da sürmekte olan yargılamalarla anlaşılmıştır.

Sonuç olarak, 12 Eylül'den çıkış sürecine karşı faşist rejim yeni tedbirleri devreye koyarken muhaliflerini kaçırıp kaybetmeyi bir politika haline getirdi ve Kürt özgürlük hareketine karşı kitlesel bir kıyım yolu olarak uygulamıştır. 20 yıla dayanmış uygulama sonunda Terörle Mücadele Yasası her seferinde mücadelenin eskittiği yerden yamanarak kullanılmıştır. Bugünkü siyasi davaların açılma gerekçesi olmaya devam eden bu yasa yerinde durdukça daha çok “terörist” mahkum çıkacak bu topraklardan. Sadece siyasi mücadelenin asli güçlerini değil sendikacıları, işçi eylemlerini, aydınları da çok yönlü baskı ve ceza tehditi altında tutan bu yasaya karşı mücadele temel hak ve özgürlükler kapsamındadır. Yasaya karşı mücadele toplam yasak yasa düzeniyle hesaplaşmanın önemli bir bileşenidir. TMY, özellikle bu süreçte adalet arayışının en önemli bir hedefi haline gelmiştir. Yine de TMY ve bu yasaya göre çalışmakta olan özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin lağvedilmesi, siyasi tutsakların kapatıldığı tecrit hapishanelerinin kapatılması, üçlü protokolün iptali, siyasi davaların düşürülmesi ve siyasi tutsaklara özgürlük mücadeleleri birlikte ele alınması gerekir. SDP operasyonu ile başlayan “Sıra kimde?” şiarlı birleşik mücadele bu hedefleri de kapsayarak yeni bir atılıma dönüşebilir.

20 yıl önce, “Susma, sustukça sıra sana gelecek” kayıplarla mücadelenin şiarı bugün isabetli bir şekilde siyasi davalara karşı mücadeleyi ortaklaştırmanın şiarı haline gelmiştir. Sorunlar eskimedikçe şiarlar da eskimiyormuş demek ki. Şimdi onu yeniden en geniş kitlelerin eylem şiarı haline getirmekte sıra.


Günlük, 19 Aralık 2010


Loading