Bir Uruguay kitabı okumuştum. Mate çayı
içiyorlardı. Şili'deki faşist cuntayı konuşuyorlardı. Bir soba
yanıyordu. Anlatmıyordu ama emindim. Masanın üstünde kitaplar vardı ve
kitap aralarında bildiriler. Bir Şili halkıyla dayanışma afişi asılıydı.
Elinde silahıyla faşist cuntaya direnen bir sosyalist, başkan Allende
fotoğrafı, altında 'El pueblo unido jamas sera vencido - Birleşen halk
yenilmez' yazıyordu. Mate çayı elden ele dolaşıyordu. Anlatıyordu. Kapı
kırılıyordu. Tüfekleri, üniformaları, üzerlerine yüklenmiş emirleri ve
ölümleriyle içeri dalıyorlardı.
Çok yıl önceydi. Henüz kendi faşist cuntamız
gelmemişti. Bir ordu merkezinde üniforma üstüne cübbeli ve hatta sadece
üniformalı hakimler önüne çıkarmışlardı. Henüz hiç sakal tıraşı
olmamıştım. Bir kere daha büyümüştüm. Hiç konuşmamıştım. – Polis
çocuğa sorar kaç yaşındasın - Yüz - Bir tokat atar polis. Kaç
yaşındasın – Yüzbir - Bu sefer tutukladılar. Bir ring arabasına attılar.
Araba hareket etti. Biri 'Dağlarına bahar gelmiş’i söyledi. Onun da
ellerinde kelepçe vardı. Dışarıda bahar gelmişti.
Bir Arjantin cezaeviydi. Sokaklarında isyan vardı.
2 ayda 5 devlet başkanı değiştirtmişlerdi. İkisi hükümet binasının
çatısından helikopterle ABD’ye kaçmıştı. Diego ile Carlos’u ziyaret
etmeye gidiyorduk. Diego’nun elinde bir bomba patlamıştı. Kolu kopmuştu.
Kolu olmadan ve karnında büyük açık bir yarayla cezaevine atıldığında
arkadaşları karnına şeker koyarak iyileştirdiler. Şekerin iyi gelip
gelmediğini bilmiyorlardı. Başka bir şeyleri yoktu. Sadece şekerleri
vardı. İçeri bir kamera soktuk. Yakalansaydık 'Türkiye'de biz hep kamera
ile gireriz' diyecektik. Cezaevi kantininde kaset satarlar diyecektik.
Kaset ne kadar diye soracaktık. Görüşmeyi çektik. Sokaklarda Diego ve Carlos için özgürlük kampanyası vardı. İmza masalarının arkasında Diego
ve Carlos görüşmesi oynuyordu.
Pepe Mujica ile konuşuyordum. Tupamaros gerilla
lideri. Uruguay devlet başkanı. 15 yıl cezaevinde kalmıştı. Yaklaşık 14
yılını bir hücrede geçirmişti. Uzun bir süre kafasına çuval geçirilmiş
bir şekilde, başında iki nöbetçi ile yaşamıştı hücrede. Delirmesini
beklemişlerdi. Cezaevinden çıktığında mücadeleye devam edeceğiz demişti.
Tupamaros şehir gerilla kitaplarını cezaevinde okumuştum. Yiyecek
kamyonlarını kaçırıp halka dağıtıyorlardı. Büyükelçileri kaçırıp
arkadaşlarını özgür bıraktırma gibi özel bir af sistemi
geliştirmişlerdi. Dünya kupası final maçı sırasında radyo
istasyonunu ele geçirmişlerdi. Bildirilerini okumak için devre arasını
beklemişlerdi. Gerilla, tutsaklık ve başkan olmak arasında en zoru hangi dönem
diye sormuştum. En zoru politik olarak yok olmak diyordu. Tecride
karşı direnişi ve yitirilenleri anlattım. Yüzünü kenara kaçırdı. İki
parmağıyla, hızla göz altını sildi.
Kumandan Salvador FRMP lideriydi. Toplama
kampından, Şili’den kaçıp Küba’ya gitmişti. Uluslararası tugayları
örgütleyip, Nikaragua devrimine katıldı. Pinochet’ye suikast düzenledi.
Kenarı uçurum olan bir yoldu. Dağın eteklerinde yer aldı gerillalar.
Bir roketatar geç patladı. Pinochet’nin arabasını sıyırıp, ardından gelen
korumalarını havaya uçurdu. Sonra ceket ve kravat giydi gerillalar,
otomobil üstüne bir siren lambası yaktılar. Başkanın koruması gibi
oradan uzaklaştılar. Pinochet kaçtı. Halkın adaletini ensesinde duydu.
Kumandan Salvador’un Şili'deki sosyalist! hükümet iadesini istiyordu. Pinochet’nin yakın arkadaşı medya patronu Pinochet kadar şanslı değildi.
30 yılı aştı yorulmadın mı diye sordum. Ama cunta hala devam ediyor
dedi.
İstanbul'da bir İsviçreli kız benle tanıştı.
Kolunda FRMP bilekliği vardı. Kumandan Salvador’u tanıyor musun diye
sordum. Boynuma sarıldı. Erkek arkadaşını hapishanenin avlusuna inen bir
helikopterle o kaçırmıştı.
Buenos Aires'de, uluslararası terörizm cezaevinin
bir hücresinde, Leonardo Bertulazzi ile konuşuyorduk. Kızıl tugayların
liderlerinden biriydi. 22 yıldır aranıyordu. Fiat fabrikasının patronunu
kaçırmak gibi bağışlanamayacak suçları vardı. Arjantin'deki isyana
dahil olmak için El Salvador'dan motosikletle Arjantin’e gelmişti. El
Salvador Arjantin arası 7 ülke ve 20.000 kilometreydi. Hücre 2 metreye 3
metreydi. Arjantin sokağı sahip çıktı. İtalya demokrasisi! onu alamadı.
Yunanistan'da Kürt, Türk ve Yunanlı devrimcilerle birlikte kalıyorduk
diye anlatıyordu. Birbirleriyle saatlerce tartışıyorlardı ve
birbirlerine o kadar çok benziyorlardı ki diyordu. O kadar çok bize
benziyordu ki…
Jose Bove Kore'de anlatıyordu. En son evini
bastıklarında helikopterlerle etrafını kuşatmışlardı. Yaşasın Avrupa
demokrasisi! Köylüler ona Asterix diyordu. İlk duyduğumda traktörle Mc
Donalds'a girmişti. Obez kültürün ortasına küçük bir ziyaretti. Bove ve
arkadaşları GDO’lu tarlalara saldırdılar. Bedenlerimizin kanserlerine ve
küçük çiftçi yok edicilerine. Bove tecritte yattı, çıktı. Fransa
yasa çıkarmak zorunda kaldı. GDO’ya sınırlamalar koydu.
KCK sanıkları yargılanıyordu. Kürtçe, bilinmeyen
bir dil konuşuyorlardı. Türkçe konuşmaları isteniyordu. Söz alıp
İspanyolca konuşmak istedim. Madem kimse ana dilinde konuşturulmuyor,
ben de ikinci dilde konuşmalıyım diye düşündüm. Mahkemenin adeti
böyle olmalıydı. Muhtemel mahkeme beni anlayacaktı. Çünkü ekleriyle
13.000 sayfa tutan iddianameyi 15 gün içinde okuyup kabul etmişlerdi. Woody
Allen’ın bir filminde vardı. Hızlı okuma kurslarına gidiyordu. Savaş ve
Barış'ı 3 günde bitirmişti. Nasıl bir roman diye sorduklarında; sanırım
roman Rusya'da geçiyor diyordu. Annem ‘Oğlum senin hiç cezaevine
girmeyen arkadaşın var mı?’ diye soruyordu.
Operasyon, yakalanmak, ele geçmek, ölü olarak ele
geçmek, içeri atılmak, zindan, mahpus, hapis, tutukevi, E tipi, F tipi, D
tipi ve daha birçok harf tipi cezaevi, işkence, fena muamele, kastı aşan
ihmalden ölmek, zindanlarınız bize vız gelir vız, içeri tıkmak, damda
beraber yatmak, şarkılar, şiirler, filmler yani bizim ve egemenlerin
diliyle kapatılmak. Ancak dünyanın efendisi ölüm ile karşılaştırılabilir
bir kelime zenginliği. Eğer söylenenler doğruysa, ölürken gözümüzün
önünden hayatımız bir film şeridi gibi geçiyorsa, peş peşe dizilecek
‘kapatılma lügati’, bir fener alayı gibi akacak gözümüzün önünden,
ranzalar, görüş saatleri ve mahkeme başkanları ve savcılar cübbeleriyle
-ki iyi ki cübbeleriyle, ya çıplak olsaydı. Siz bu kadar yıl
yargılandınız hiç güzel hakim gördünüz mü?- ve tabi ki biraz da
faturalar, sınavlar ve illaki mesai saatleri… Ne saçma 'cehennem diye bir
yer var mı' sorusu…
Onlar suçlu. Onların suçlu olduğundan bir an için
kuşku duymadım. Suçlular çünkü dünyayı değiştirmek istiyorlar.
Selamlar olsun suçlulara! Rıdvan’a, Oğuzhan'a,
Mehmet’e, tüm tutsaklara, dünyayı değiştirecek olanlara, bu lanet olası
cehennemi başlarına yıkacaklara…