KAPATILMAK VE ÖZGÜRLEŞMEK ÜZERİNE BİR METHİYE


METİN YEĞİN


3 Mayıs 2010


Bir Uruguay kitabı okumuştum. Mate çayı içiyorlardı. Şili'deki faşist cuntayı konuşuyorlardı. Bir soba yanıyordu. Anlatmıyordu ama emindim. Masanın üstünde kitaplar vardı ve kitap aralarında bildiriler. Bir Şili halkıyla dayanışma afişi asılıydı. Elinde silahıyla faşist cuntaya direnen bir sosyalist, başkan Allende fotoğrafı, altında 'El pueblo unido jamas sera vencido - Birleşen halk yenilmez' yazıyordu. Mate çayı elden ele dolaşıyordu. Anlatıyordu. Kapı kırılıyordu. Tüfekleri, üniformaları, üzerlerine yüklenmiş emirleri ve ölümleriyle içeri dalıyorlardı.

Çok yıl önceydi. Henüz kendi faşist cuntamız gelmemişti. Bir ordu merkezinde üniforma üstüne cübbeli ve hatta sadece üniformalı hakimler önüne çıkarmışlardı. Henüz hiç sakal tıraşı olmamıştım. Bir kere daha büyümüştüm. Hiç konuşmamıştım. – Polis  çocuğa sorar kaç yaşındasın - Yüz -  Bir tokat atar polis. Kaç yaşındasın – Yüzbir - Bu sefer tutukladılar. Bir ring arabasına attılar. Araba hareket etti. Biri 'Dağlarına bahar gelmiş’i söyledi. Onun da ellerinde kelepçe vardı. Dışarıda bahar gelmişti.

Bir Arjantin cezaeviydi. Sokaklarında isyan vardı. 2 ayda 5 devlet başkanı değiştirtmişlerdi. İkisi hükümet binasının çatısından helikopterle ABD’ye kaçmıştı. Diego ile Carlos’u ziyaret etmeye gidiyorduk. Diego’nun elinde bir bomba patlamıştı. Kolu kopmuştu. Kolu olmadan ve karnında büyük açık bir yarayla cezaevine atıldığında arkadaşları karnına şeker koyarak iyileştirdiler. Şekerin iyi gelip gelmediğini bilmiyorlardı. Başka bir şeyleri yoktu. Sadece şekerleri vardı. İçeri bir kamera soktuk. Yakalansaydık 'Türkiye'de biz hep kamera ile gireriz' diyecektik. Cezaevi kantininde kaset satarlar diyecektik. Kaset ne kadar diye soracaktık. Görüşmeyi çektik. Sokaklarda Diego ve Carlos için özgürlük kampanyası vardı. İmza masalarının arkasında Diego ve Carlos görüşmesi oynuyordu.

Pepe Mujica ile konuşuyordum. Tupamaros gerilla lideri. Uruguay devlet başkanı. 15 yıl cezaevinde kalmıştı. Yaklaşık 14 yılını bir hücrede geçirmişti. Uzun bir süre kafasına çuval geçirilmiş bir şekilde, başında iki nöbetçi ile yaşamıştı hücrede. Delirmesini beklemişlerdi. Cezaevinden çıktığında mücadeleye devam edeceğiz demişti. Tupamaros şehir gerilla kitaplarını cezaevinde okumuştum. Yiyecek kamyonlarını kaçırıp halka dağıtıyorlardı. Büyükelçileri kaçırıp arkadaşlarını özgür bıraktırma gibi özel bir af sistemi geliştirmişlerdi. Dünya kupası final maçı  sırasında radyo istasyonunu ele geçirmişlerdi. Bildirilerini okumak için devre arasını beklemişlerdi. Gerilla, tutsaklık ve başkan olmak arasında en zoru hangi dönem diye sormuştum. En zoru politik olarak yok olmak diyordu. Tecride  karşı direnişi ve yitirilenleri anlattım. Yüzünü kenara kaçırdı. İki parmağıyla, hızla göz altını sildi.

Kumandan Salvador FRMP lideriydi. Toplama kampından, Şili’den kaçıp Küba’ya gitmişti. Uluslararası tugayları örgütleyip, Nikaragua devrimine katıldı. Pinochet’ye suikast düzenledi. Kenarı uçurum olan bir yoldu. Dağın eteklerinde yer aldı gerillalar. Bir roketatar geç patladı. Pinochet’nin arabasını sıyırıp, ardından gelen korumalarını havaya uçurdu. Sonra ceket ve kravat giydi gerillalar, otomobil üstüne bir siren lambası yaktılar. Başkanın koruması gibi oradan uzaklaştılar. Pinochet kaçtı. Halkın adaletini ensesinde duydu. Kumandan Salvador’un Şili'deki sosyalist! hükümet iadesini istiyordu. Pinochet’nin yakın arkadaşı medya patronu Pinochet kadar şanslı değildi. 30 yılı aştı yorulmadın mı diye sordum. Ama cunta hala devam ediyor dedi.

İstanbul'da bir İsviçreli kız benle tanıştı. Kolunda FRMP bilekliği vardı. Kumandan Salvador’u tanıyor musun diye sordum. Boynuma sarıldı. Erkek arkadaşını hapishanenin avlusuna inen bir helikopterle o kaçırmıştı.

Buenos Aires'de, uluslararası terörizm cezaevinin bir hücresinde, Leonardo Bertulazzi ile konuşuyorduk. Kızıl tugayların liderlerinden biriydi. 22 yıldır aranıyordu. Fiat fabrikasının patronunu kaçırmak gibi bağışlanamayacak suçları vardı. Arjantin'deki isyana dahil olmak için El Salvador'dan motosikletle Arjantin’e gelmişti. El Salvador Arjantin arası 7 ülke ve 20.000 kilometreydi. Hücre 2 metreye 3 metreydi. Arjantin sokağı sahip çıktı. İtalya demokrasisi! onu alamadı.  Yunanistan'da Kürt, Türk ve Yunanlı devrimcilerle birlikte kalıyorduk diye anlatıyordu. Birbirleriyle saatlerce tartışıyorlardı ve birbirlerine o kadar çok benziyorlardı ki diyordu. O kadar çok bize benziyordu ki…

Jose Bove Kore'de anlatıyordu. En son evini bastıklarında helikopterlerle etrafını kuşatmışlardı. Yaşasın Avrupa demokrasisi! Köylüler ona Asterix diyordu. İlk duyduğumda traktörle Mc Donalds'a girmişti. Obez kültürün ortasına küçük bir ziyaretti. Bove ve arkadaşları GDO’lu tarlalara saldırdılar. Bedenlerimizin kanserlerine ve küçük çiftçi yok edicilerine.  Bove tecritte yattı, çıktı. Fransa yasa çıkarmak zorunda kaldı. GDO’ya sınırlamalar koydu.

KCK sanıkları yargılanıyordu. Kürtçe, bilinmeyen bir dil konuşuyorlardı. Türkçe konuşmaları isteniyordu. Söz alıp İspanyolca konuşmak istedim. Madem kimse ana dilinde konuşturulmuyor, ben de  ikinci dilde konuşmalıyım diye düşündüm. Mahkemenin adeti böyle olmalıydı. Muhtemel mahkeme beni anlayacaktı. Çünkü ekleriyle 13.000 sayfa tutan iddianameyi 15 gün içinde okuyup kabul etmişlerdi. Woody Allen’ın bir filminde vardı. Hızlı okuma kurslarına gidiyordu. Savaş ve Barış'ı 3 günde bitirmişti. Nasıl bir roman diye sorduklarında; sanırım roman Rusya'da geçiyor diyordu. Annem ‘Oğlum senin hiç cezaevine girmeyen arkadaşın var mı?’ diye soruyordu.

Operasyon, yakalanmak, ele geçmek, ölü olarak ele geçmek, içeri atılmak, zindan, mahpus, hapis, tutukevi, E tipi, F tipi, D tipi ve daha birçok harf tipi cezaevi, işkence, fena muamele, kastı aşan ihmalden ölmek, zindanlarınız bize vız gelir vız, içeri tıkmak, damda beraber yatmak, şarkılar, şiirler, filmler yani bizim ve egemenlerin diliyle kapatılmak. Ancak dünyanın efendisi ölüm ile karşılaştırılabilir bir kelime zenginliği. Eğer söylenenler doğruysa, ölürken gözümüzün önünden hayatımız bir film şeridi gibi geçiyorsa, peş peşe dizilecek ‘kapatılma lügati’, bir fener alayı gibi akacak gözümüzün önünden, ranzalar, görüş saatleri ve mahkeme başkanları ve savcılar cübbeleriyle -ki iyi ki cübbeleriyle, ya çıplak olsaydı. Siz bu kadar yıl yargılandınız hiç güzel hakim gördünüz mü?-  ve tabi ki biraz da faturalar, sınavlar ve illaki mesai saatleri… Ne saçma 'cehennem diye bir yer var mı' sorusu…

Onlar suçlu. Onların suçlu olduğundan bir an için kuşku duymadım. Suçlular çünkü dünyayı değiştirmek istiyorlar.

Selamlar olsun suçlulara! Rıdvan’a, Oğuzhan'a, Mehmet’e, tüm tutsaklara, dünyayı değiştirecek olanlara, bu lanet olası cehennemi başlarına yıkacaklara…

 



Loading