SDP ve TÖP operasyonunu sonrasında
yapılan basın toplantısında, Ertuğrul Kürkçü, “Yetmez ama evet diyen
arkadaşlara sormak lazım“ diyordu “Yetti mi?”Ertuğrul
Kürkçü’nün bu sorusu sol siyasi ve aydın çevrelerinin ne denli büyük
bir duygusal bölünme içerisinde olduğunu gösteriyordu.
İçinde yaşanılan dönemin tarifi konusunda
sol çevrelerde görüş birliği sağlamak her zaman güç olmuştur. Ancak
fikir ayrılığı daha çok muhalefet edilen sistemin gericiliğinin
şiddeti üzerinedir; açık/gizli faşizm tartışmalarında olduğu gibi.
Yoksa hiçbir zaman, solda bir kesim “Türkiye’nin büyük bir değişim
geçirdiğini”, “Demokrasinin güçlendiğini vesayet rejimin
geriletildiğini”, “Devrimsi” bir sürecin yaşandığını ilan ederken,
diğer kesimin de “yeni bir gericilik çağının yaşandığını” iddia
ettiği kadar, derin farklığın ortaya çıktığı bir dönem olmamıştı.
Sol bu kez çok ciddi bir duygusal bölünmenin eşiğindedir. Belki bu
topraklardaki uzun tarihi boyunca ilk kez “barikatın farklı
tarafında yer alma” tehlikesi ile karşı karşıyadır.
Gerçi, iki yıldır mahkemeye çıkarılmayı
bekleyen KCK davası sanıklarının durumunu görmezden gelmeden,
Türkiye’nin güllük gülistanlık olduğunu iddia etmek pek mümkün
değildi. Ama biraz mantık ve etik sınırlarınızı zorlarsanız, KCK
sürecini “harp koşullarının olağanüstülüğü” ile ya da “iktidar
klikleri arasındaki çatışmayla” filan açıklamaya girişebilirdiniz.
Ama SDP/TÖP operasyonun açıklanacak hiçbir tarafı yok; çünkü ortada
baştan sona kurmaca olan bir senaryo var. Yasal, meşru ve
şiddete bulaşmamış, güya Anayasanın koruması altında olan bir siyasi
parti, günlerdir malum kanallarda bir suç örgütüymüş gibi
gösteriliyor, uydurma/montaj görüntülerle yargısız infaza tabi
tutuluyor. Bu bile tek başına çok ciddi bir demokrasi ihlali iken,
bununla da yetinilmiyor; bir dönemin işkenceci polis şefi ile
işkence yaptığı insanların aynı örgütte olduğu iddia ediliyor. Bu en
az anayasa mahkemesinin “cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 367 oy
gerekir” yönlü kararı kadar, gülünç bir hukuk marifeti ile şapkadan
tavşan çıkarma operasyonudur. Operasyonu planlayanlar ve yürütenler
iddialarının bir yere varmayacağını çok iyi biliyorlar büyük
ihtimalle. Ancak buradaki amaç, yasal olarak mahkûm etmek yerine
medya aracılığı ile mahkûm etmek ve “demokratikleşen Türkiye’nin”
klasiklerinden birine dönen uzun tutukluluk süreci ile bir tür öç
almak, sindirmek, süründürmekmiş gibi görünüyor.
Öne sürülen iddiaların çürüklüğü bizi, “buradan bir şey çıkamaz” rehavetine düşürmemeli. Diktatörlüklerin ithamlarında hiç de mantık sınırları ile kendilerini sınırlamak zorunda olmadıklarını hatırlatalım.
Çanların sosyalistler için çalmaya
başlaması, hem yeni bir diktatörlük dönemine girdiğimizin hem de
yıllardır bazı çevrelerin iddia ettikleri gibi sosyalistlerin
toplumda hiçbir etkiye sahip olmadığı iddiasının çürütülmesi olarak
okunabilir. Şimdi zaman dayanışma zamanıdır, yoldaşlarımızı bir an
önce çekip zindanlardan çıkarma zamanıdır. Dimitrov’un yaptığı gibi,
diktatörlüğün gülünç iddialarını suratına çarpma zamanıdır…
Yazımızı Sevim Belli’nin her kelimesine
katıldığımız samimi çağrısı ile bitirelim : “Boykotçusuyla,
evetçisiyle, hayırcısıyla tüm demokrasi
güçlerinin ve sosyalistlerin ilk görevi, Adalet ve Kalkınma Partisi
(AKP) hükümeti eliyle uygulamaya sokulan, sosyalistlere yönelik bu
tezgâhı bozmak için güç birliğiyle harekete geçmek ve sosyalistler
üzerinde oynanan bu oyunu boşa çıkarmaktır”
