Ama yetti artık! Bu kadar da alay edilmeyi hak etmiyoruz. Nedir bu rezalet? Devrimcilere karşı kullandıkları ne idüğü belirsiz gizli tanığın adını bile “son tezgah” koyacak kadar işi eğlenceye almış durumdalar. Erbakan’ı tepeleyecekler, beni buluyorlar. Avcı’yı tepeleyecekler yine beni buluyorlar. Ama benim başıma bela olanlar da birbirlerinin belalısı. Biri Ergenekoncu diğeri Cemaatçi. Gerçi hepsinin patronu ABD ama herhalde ben de ABD için bu kadar önemli değilimdir.
28 Şubat sürecinde Çevik Bir, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Akın Birdal’ın yanında beni de andıçladı. Fehmi Koru benim için “Devletin sırlarını ortalığa yayarsan başına gelenlere şaşma! Dua et ki yurtdışındaymışsın!” diye yazdı. Gerçi şimdi de “Öcalan’dan derlediğim devlet sırları”na hiç “şaşırmamam” karşısında bana bir mim koymuş olduğunu anlatarak, beni Ergenekon şaibesi altına sokmaya çalışıyor. Bütün operasyonun da “harcanan arkadaşlarını kurtarmak, kendisinin iyi aile babası imajını korumak” üzere “Akbabanın Üç Günü”nden ödünç alarak Hanefi Avcı’nın tezgahlamış olduğunu anlatıyor: Avcı, ben ve DK, Avcı’nın bu intikam oyunu için Ergenekon çatısı altında biraraya gelmiş oluyoruz. Bu kadar keskin zekanın küpünü çatlatmaması mümkün değil. İzleyelim göreceğiz çatlaktan gelen sızıntıyı.
O fırtına, Akın Birdal’ın ölümcül yaralanması ve diğerlerinin de nispeten ufak tefek sıyrıklar almasıyla atlatıldı. Ben bir on yıl daha yurtdışında kalmak zorunda oldum; Çevik Bir artık insan içine çıkamıyor. Bu tezgahı başımıza saranların akıbeti de benzer olur inşallah! Ama ben bir on yıl daha yurtdışında kalmak istemiyorum.
Hiçbir yere kaçmadım
14 Eylül günü Sabiha Gökçen’den üzerinde Mahir Sayın yazan İsviçre kimliğimle 25 yıldır yaşadığım Basel’e geldim. Memleketimde artık turistim ya! Üzerinden bir hafta geçti ki, SDP ve TÖP’lülere Devrimci Karargah Örgütü (DK) dolayısıyla geniş bir operasyon gerçekleştirildiği ve benim de DK’nın reisi/üst düzey yöneticisi olarak aranmakta olduğum, cemaat yanlısı gazete, TV ve internet sitelerinde yayınlandı. Ama ne yazık ki, operasyonun yapılacağını “yasak aşk videolarını çekip şantaj yoluyla örgüte hizmete mecbur kıldığımız” Hanefi Avcı’dan, örgüt elemanlarımız Necdet Kılıç ve Doğan Fırtına aracılığıyla öğrenmiş olduğum için örgütün asıl sırlarıyla birlikte elden kaçırılmıştım! Örgüt lideri firardaydı!
Avcı’nın kitabı 20 Ağustos’ta çıkmış. Kitapta
yer aldığına göre bana göndereceği “kaç” enformasyonuna çoktan
ulaşmış. Kitabı bir ayda yazsa, demek ki en az bir ay önce. Yani en
az 20 Temmuz’dan beri takip altındayım.
14 Ağustos günü Yunanistan’ın Sisam adasına gidip geliyorum ama ne
giderken ne gelirken bana gümrükte dur diyen yok. 19 Ağustos’ta
İzmir’de düzenlenen panelde konuşuyorum. 2 Eylül tarihinde
Pegasus’tan Basel’e bilet alıyorum: “Kaçacağım artık, besbelli!” ama
yine sesini çıkaran yok. Uyandırmamak ve kalan ilişkileri de ele
geçirmek için olabilir tabii. O zaman daha yakından takibe alıp
gerçekten kaçmaya kalkıştığım anda yakalamak en akıllıcası olur.
Ama bunu yapan memurları görevi ihmalden cezalandırmak gerekir.
Çünkü Avcı’nın bu haberi iletmesinden sonra, ömrü mücadeleyle geçmiş
bir insan bir yolunu bulur ve ortadan kaybolur. Ama ben Antakya,
İzmir, Sisam, İstanbul fink atıyorum. Ya Yunanistan’a gittiğimde
geri gelmesem? Kuş uçtu işte! Ama ben güvenliyim ki, geliyorum. Ya
da dünyadan haberim yok.
Ve nihayet o sıkı takip altındayken S. Gökçen’den polisin gözleri önünde uçup gidiyorum.
Neden bana karşı bu kadar iyiler? Acaba Avcı’dan başka bizzat operasyonu yürütenler arasında da adamlarım olmasın? Ergenekon oraya da uzanmış olabilir! Başka türlüsü mümkün mü? Bu ne demek oluyor? Ne olacak? İddianamede yer aldığı gibi hepimizle alay edercesine “son tezgah” işliyor. Ne için işliyor?
Bir taşla birkaç kuş!
Birincisi Avcı artık, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı vs’ye verdiği dilekçelerle Cemaatin tasfiye eylemine müdahale etmiş durumda. Bakanlığa yasadışı dinlemeler dolayısıyla kitabından tam dokuz ay önce şikayette bulunuyor ve dert çıkaracağını gösteriyor. Ama bakanlıktan tık yok.
Avcı bunu neden yapar, şu andaki durum açısından beni hiç ilgilendirmez. Ergenekon davasına bakan savcıları görevden aldırmak için mi ya da bilemeyeceğim bambaşka bir amacı mı var? O kısmı Cemaat avukatlarını ilgilendiriyor. Şu tezgahtan bir çıkalım tabii onlarla da ilgileneceğiz. Ergenekon’la mücadele Cemaatin değil, esas bizim işimiz. Onlar sadece Ergenekon’la yer değiştirmek derdinde olabilirler.
Nesnel olarak Cemaat önüne geleni dinliyor ve Emniyet başta olmak üzere muhtelif kurumlarda tasfiye için gerekli girişimleri gerçekleştiriyor. H. Avcı dilekçesi ve bilahare de kitabıyla bunu kamuoyuna mal etti. Anlattıklarının nesnelliğini, yani Emniyet’te Gülen cemaatinin yaygın ilişkilerinin olduğunu ve Emniyet içinde ciddi çatışmaların cereyan ettiğini Taraf’ın “Öcalan’ı asıp işi bitirme” merakındaki “demokrat” polis yazarları Önder Aytaç ve Emre(ullah) Uslu, “emniyette ne zaman çatışma olmamış ki?” diyerek sıradanlaştırarak anlattılar. Yine Ali Bayramoğlu, Gülen cemaatinin emniyetteki masum yaygın varlığını ve çatışmaları izah etti.
Bu çatışmalar neden oluyor? Kimler arasında
cereyan ediyor? Gülen cemaati bu çatışmalarda nerede duruyor?
Cemaat/tarikat demek mutlak itaat ilişkilerinin işlediği gizli
cemiyet demektir. Nasıl oluyor da devlet memurları böyle mutlak
itaatin olduğu gizli bir cemiyete üye olabiliyorlar? Bunun neresi
normal ve masum? Gidip bir legal partiye üye olsunlar bakalım neler
olacak?
Bu soruların yanıtları işte Avcı’da. Ve onda çok daha fazla bilginin
de olduğunu daha önce sürdürdükleri ilişkiler dolayısıyla
biliyorlar. Onun için ona şimdilik Silivri bilahare Edirnekapı ya da
Karacaahmet diye uyarıda bulunuyorlar. Bakalım Avcı bu tehditlere ne
yanıt verecek?
İkincisi de bu “son tezgah” döndürülürken, “yeni anayasa yapacağım” diye liberalleri peşine takmış olan iktidarın hazırladığı yepyeni tezgahlar. Anayasa seçim sonrasına atıldı. Öcalan’la güya görüşmeler yapılıyor ama Başbakan “anadil, özerlik; geçin bunları!” diyor. Bu nasıl “açılım” dediğinde her şey tıkandıysa, barış dediğinde de savaş çıkacak anlamına geliyor. 1994’ün topyekun savaş koşullarına ilerliyoruz. Tansu Çiller filmi yeni koşullarda sanki yeniden çekiliyor. İşte bunun için bu “son tezgah”ın içerisine enternasyonalist sosyalistler dahil edilip tasfiye edilmek isteniyor. Tasfiye edilmeliler ki, Kürtlere karşı geliştirilecek saldırıda vah edenleri olmasın! Bu burada kalmaz. Saldırı müttefiklerinden başladı, Kürtlerin kendilerine doğru ilerliyor. Oradan nerelere sıçrayacağını görmek için de 1994’e bakalım. Referandum öncesinde bu noktaya gelinmişti. Bir manevrayla Öcalan’ın Tayyip Erdoğan’a bir şans daha tanıması sağlandı. Ama o da önceki şanslar gibi bir an için kullanılıp harcandı.
Tezgah bu tezgah!
Avcı tutukevinden gönderdiği mektupta isnat
edilen şifre, kripto cihazı, sevgilisini gizleme derdi, bana “kaç”
haberini ilettiği iddia edilen Necdet Kılıç ile olan ilişkiler
konusuna itiraz edilemez açıklamalar getiriyor ve tüm suç
isnatlarının nasıl temelsiz olduğunu anlatıyor.
Brecht, Hitler faşizminin yükselişini anlatmak için New York’lu
gangster Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi’ni kaleme almıştı.
Şimdi Arturo Ui New York değil, Pensylvania’da yükselişte. Kanser
gibi girdiği alanda etkisi görülmeden yayılıyor. Metastaz evresinde
ise kemoterapi de artık işe yaramayacak.
