Türkiye’de yargının adil, tarafsız, haktan yana olduğuna dair her zaman kuşkular var olmuştur. Bir burjuva iktidarın, baskı aygıtının en önemli unsurlarından birinin aksi durumda olması da mümkün değildir. Fakat bizdeki yargı çoğu zaman, en ilkel burjuva yargı sistemlerine dahi rahmet okutmuştur. İşkence üzerine bina edilen iddianamelerle açılan davalar ve göstermelik bir yargılama ile verilen ağır cezalar, hatta idamlar... Yasaların kişilere göre yorumlanması ve uygulanması... Zanlının önce basın yoluyla mahkûm edilmesi ve basın yoluyla kamuoyunda oluşturulan kanaatin mahkeme hükmü haline getirilmesi... Kişiye ya da gruplara göre mahkemeler vs. vs.
Son yıllarda 12 Eylül günlerindeki ve 90’lı yıllardaki kadar işkence vakalarına rastlanmıyor. Güya, artık teknik yöntemlerle delil toplanarak davalar açılıyor, yargılamalar delillere dayandırılıyor.
Delillerin toplanma yöntemi ayrı bir konu. Son yılların yargı alanında en çok tartışılan konularından da biri. Türkiye’ de herkes artık telefonlarının dinlendiğini, internet iletişiminin denetlendiğini, hareketlerin kameralarla kaydedildiğini düşünüyor. Yaygın anlatım biçimiyle; “Büyük Birader hepimizi gözetliyor”.
Polis istihbaratında yeni bir dönemi, tekniğin
kullanılması dönemini, başlatmakla övünen Emniyet Müdürü Hanefi Avcı
Haliç’te Yaşayan Simonlar isimli kitabın da teknik takibin nasıl
yasalara, hukuka aykırı olarak sistemli bir biçimde Emniyet,
jandarma, vd devlet kurumları tarafından yapıldığını uzun
uzadıya anlatıyor.
KCK ve Devrimci Karargâh davaları emniyet ve yargının kullandığı
yeni yöntemin iki örnek davası. Bu davalardaki karakteristik öğeler
aynı.
Hükümet siyasi bir rakibini ya da muhalifini etkisiz ya da güçsüz duruma düşürmek, önceki bütün hükümetlerin yaptığı gibi ülke esenliği ve bütünlüğüne karşı bir düşman tesis ederek bu düşmanı tasfiye ettiğini ve vatanı koruma ve kurtarma işlevini eksiksiz yerine getirdiğini halka göstermek vb için bir siyasi gruba yönelik operasyon kararı alıyor.
Hükümet, Emniyet ve yargı koordineli çalışıyor. Artık burada, yargının yürütmeden bağımsızlığı, kolluk gücünün yargıya tabi olması gibi hukuki argümanlar ortadan kalkıyor. Hepsi, her şey siyasi iradeye tabi oluyor ve bu irade sonucu belirleyecek bütün gelişmeleri baştan planlayarak bir hukuksal operasyonu gerçekleştiriyor.
Operasyonu başlatan irade, muhataplarının siyasi ve kriminal niteliğine karar veriyor ve bu karara uygun deliller elde etmek, kanaat oluşturmak üzere emniyeti kullanıyor. Emniyet, hedefin yakın, uzak çevresini teknik takibe alıyor. Binlerce insanın telefonu dinleniyor, adım adım takip ediliyor, kameralarla her davranışı tespit ediliyor, internet iletişimi kontrol altına alınıyor, hakkında arşiv araştırması yapılıyor. Bu aşamadan sonra sıraya basın giriyor. Emniyet ve yargıdan basına aktarılan bilgilerle kamuoyunda bir kanaat oluşturulmaya çalışılıyor. Telefon kayıtları, video görüntüleri yazılı ve görsel medyada yayınlanmaya başlanıyor. Elbette, bire bin katarak, yayınlanan bilginin açıkça göstermediği hususlarda yorumlar yaparak birileri baştan suçlu ediliyor, kamuoyu nezdinde mahkum ediliyor. Yargısal linç kampanyası devreye sokuluyor.
İlerici, demokrat basının ensesinden nefesini ayırmayan savcılar, bu tür yayınları yasalara, hukuka aykırı olmasına rağmen görmezden geliyor. Mağdurlarının şikâyetlerini reddediyor.
Halk, daha iddianame hazırlanmadan gözaltına alınanların şu ya da bu terör örgütü üyesi olduğuna ikna edilmeye çalışılıyor.
Sonra yedi bin sayfalık iddianameler, yüzlerce klasörlük dosyalar gündeme geliyor. Burada da teknik iğdiş ediliyor. İnternetten indirilen bilgiler, fotokopiler, gazete kupürleri, bilgisayar ortamında elde edilmiş sahte belgeler, bir dava dosyası içinde ya da iddianamede belki de onlarca kez tekrar tekrar kullanılmış belge ve deliller...
Yüzlerce klasörlük evrakı delil ve dosya diye hakimlerin önüne getiriyorlar. Hakimlerin on binlerce sayfayı bulan bele ve evrakları, yani delilleri birkaç saat içinde incelemesi ve önüne getirilen şüpheliler hakkında tutuklu ya da tutuksuz yargılanmasına karar vermesi bekleniyor. Hakimler de kendilerinden bekleneni yapıyor. On bin sayfalık belge ve dokümanları bir saat içinde inceleyip, delil durumlarını ve isnat edilen suçun ağırlığını takdir edip şüphelileri tutukluyor. Fakat, tutuklama konusunda bir saat içinde yapılan işlem, yargılamanın başlaması ve seyri esnasında yıllara varan uzun sürelerde bir daha yapılamıyor, yani sanıkların hakkındaki deliller ve sanıklar arasındaki ilişkiler yargılama sürecinde yıllarca hakimler tarafından incelenip bir karara varılamıyor. Hakim ve savcıların tutuklama aşamasında birkaç saat içinde inceledikleri devasa dosyalar iddianame hazırlamak için bir, iki senede incelenip davalar açılabiliyor. Sanıkların sorgulanması ve tek tek delil durumlarının incelenmesi de benzer süreleri alıyor.
Daha birkaç gün önce AİHM’ deki Türk iye’li yargıcın “Türkiye’ de 14 senedir tutuklu yargılanan insanlar var” diye adeta isyan çığlığı atması, yukarıdaki tutuklama ve yargılama sürelerine iyi bir örnek olarak tarih tutanaklarına geçiyor.
Yargı, delillerin yasaya aykırı toplanması konusunda sağır, hiçbir itirazı dikkate almıyor. Sahte delil mefhumunu aklına getirmeyi dahi zül sayıyor. Siyasi iradenin ve ona bağlı emniyetin yaptığı iş ve eylemler nasıl sahte, hukuka aykırı vs. olabilir? Aslında hukuk ve yasa onlar değil mi? Yargının bakış açısı sanki böyle.
KCK davasında yargılanan kişilerin hemen hemen
tamamı BDP üyesi, yöneticisi, Belediye başkanı, yerel yönetim
organlarına seçilmiş insanlar.
Devrimci karargah davasına dahil edilmiş SDP, TÖP, SP, SEH vd parti
ve örgütlerin ye ve taraftarları da öyle. Bu kişilerde partilerinin
başkan, merkez yöneticisi vb. görevlerde bulunuyorlar.
Çoğunu yıllardan beri tanıyoruz. Açık siyaset alanında çalışan ve çalışmaları herkes tarafından takip edilebilecek insanlar.
Birinin bir diğeriyle telefonla görüşmesi, bir kahvede birlikte çay içmesi, yolda karşılaşıp konuşması, bir panel ya da konferansta birlikte olması; yasadışı örgüt ilişkisi olarak tanımlanıyor davalarda. Gençliklerinden itibaren bütün yaşamı boyunca devrimci siyasi çalışmanın içinde olana kişiler “derin Devlet” ile ilişkilendirilmek isteniyor. Yasadışı delil, medya ve yargı yoluyla lincin yanı sıra bir iftira kampanyası da yürütülüyor.
Siyasi iktidarın, emniyet, medya ve yargı eliyle uyguladığı yukarıdaki yöntemlerle bir “terör örgüt”üne dahil edilemeyecek kişi yoktur. Herkesi bu yöntemlerle terörist ilan edebilir, yargılayabilir ve mahkum edebilirsiniz. Yapılanların “6-7 Eylül olaylarını , Marmara gemisinin batırılmasını, AKM’ nin yakılmasını komünistler yaptı” iftirasından bir farkı yoktur.
Siyasi iktidarın söz konusu komplolarını boşa çıkarmanın yolu; hukuki mücadele ile birlikte siyasi mücadele de yürütmekten geçiyor. Emek ve demokrasi güçlerinin birleşik mücadelesi bu komploları da etkisiz kılacaktır. Komplocuları açığa çıkarıp, mahkûm edecektir.
