AKP/Fethullah bloku bu operasyonla, bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedefledi: Hanefi Avcı üzerinden Fethullahçılığa ihanet ve karşıtlığın cezasız kalmayacağını göstermek; sosyalist hareketin “suç” ve “terör” kavramlarıyla algılanması operasyonlarına yeni bir halka eklemek ...
12 Eylül 2010’dan bu yana Türkiye’de olup biten her şey AKP/Fethullah blokunun güçler dengesini, bağlaşıklarını gözeten seçmeli bir dost-düşman ayırımı temelinde, devlet içindeki tırmanma ve yıpratma savaşını yeni bir evreye taşıdığını gösteriyor.
Yüzde 58’i (aslında yüzde 41.85*), totaliter ve korporatif devlet/toplum örgütlenmesinin pistonu yapmaya çalışıyorlar. Bu şeytan akıllı, din taciri blokun başarısı, tek parti diktatörlüğüne gidişi “demokratikleşme” , “askeri vesayet rejiminin sonu” “Kürt sorununda açılım” olarak gösterebilmesi; “ehveni şer”e razı, “güçlü”ye biat etmeye teşne kalabalıkların gözünde meşruluk algısı yaratabilmesidir. Liberallerin, genel olarak “yetmez ama evet”çilerin bu algının oluşumunda oynadıkları rol kritik ve ibret vericidir.
*
Türkiye’de İslamcı hareketin tarihsel ve temel misyonunu İslamiyeti kapitalizmle barıştırmak olarak özetlemek hiç yanlış olmaz. Şimdi, dünya kapitalizminin çok daha kritik ve kaotik bir geçiş döneminde, Fethullahçılık eliyle Türkiye üzerinden İslamiyetin ABD’yle barıştırılması, ABD’ye eklemlenmesi aşamasındayız. Fethullahçılık ayrıca, Kürtleri aşağıdan, cami ve “imamlar” üzerinden düzene bağlamanın etkili bir aracı olarak da işlevsel görünüyor. Fethullah hareketinin bugünkü gücü esas olarak bu misyon ve görevlendirmelerden geliyor.
Fethullahçılığı meşru, saygın, etkili kılmak yalnız ABD’nin ve AKP’nin değil, sermayenin ihtiyacıdır. Bunu, referandumda “hayır” oyu kullanarak ya da sandığa gitmeyerek karşı çıkan yüzde 56.75’e kabul ettirmenin göründüğü kadar kolay olmadığını ise en iyi kendileri biliyorlar.
*
Hanefi Avcı’nın kitabı Fethullahçılık karşıtı bir hamleydi. Hepimizin bildiği, çok yinelenen nedenlerle etkili oldu. Fethullahçılığın meşruluğuna önemli bir darbe vurdu. Bu hamleye karşı kitabı önemsizleştirme çabaları tutmayınca, liberal döneklerden biri herkesten önce davranarak, Fethullahçı “imam”ların polis ve silahlı kuvvetler içindeki varlığının “normal” bir yurttaşlık durumu olduğunu öne sürerek Fethullahçılığın meşruluk algısında çıtayı yükseltti. Ardından “hoca efendi”yi güzelleyen medya ziyareti gerçekleşti. Bunlar etkili oldu ama yetmedi. Meşruluğun en ikna edici kanıtı her zaman “güç”tür. Hanefi Avcı’yı içeri tıkmanın milyonlarca sözcükten daha ikna edici bir güç gösterisi olduğu, “bize dokunana dünyayı zindan ederiz” iletisinin özellikle de Avcı’yı izlemesi olası çevrelere tebliğ edildiği açıktır.
*
Nedenlerini tam olarak bilemiyoruz. Ama ortada kanıtları son derece zayıf, tel tel dökülen “çakma” bir operasyon olduğunu görebiliyoruz. Operasyonun bilgisine, dava dosyasına birinci elden vakıf olan hukukçular, üyeleri operasyon kapsamına alınan Sosyalist Demokrasi Partisi, Toplumsal Özgürlük Platformu, Bilim ve Gelecek ve Red sözcüsü arkadaşlar tertibi daha şimdiden aydınlatmış, deşifre etmiş durumdalar. Hanefi Avcı’nın eski “işkencecisi” olduğu kişi üzerinden “terör örgütüne yardım ve yataklık” ettiği iddiasının iler tutar yanı olmadığı daha şimdiden ortaya çıkmıştır.
Siyasal bir çözümleme için ise birkaç noktanın altını çizmek gerekiyor.
*
Operasyonun merkezinde devrimci, illegal bir örgüt olan Devrimci Karargâh var. Bu örgütün web sitesinde bu operasyon açısından anlamlı sayılabilecek siyasal tutum açıklamaları yer alıyor: “Fethullah Gülen’i bir din adamı değil, ABD ajanı olarak görüyoruz.” “Türkiye’de başarıya ulaşan tüm askeri darbeler, NATO’nun, ABD’nin bilgisi, onayı ve yönlendirmesiyle muvazzaf subaylar tarafından yapıldı.” “Kürt özgürlük hareketiyle siper yoldaşıyız.”
Bilindiği gibi, Devrimci Karargâh ile ilgili olarak daha önce de benzer tipte, bu örgütün mensubu olduğu iddia edilen kişilere herhangi bir nedenle değen birçok kişinin içine katıldığı operasyonlar yapılmış, “Ergenekon” bağlantısı iddiaları öne sürülmüş, bunlardan 34 sanıktan yalnızca 4’ünün tutuklu kalması örneğinde de görüldüğü gibi fazla bir şey çıkmamıştı. Daha ilginç olan, 24 Mart 2009’da örgütün web sitesinde “Fethullahçı medya karşı devrimin saldırı borazanını çaldı” dendikten sonra, kendilerinin Ergenekon davası ile ilişkilendirilmesini şöyle açıklamasıdır: “…etkinliği ‘bilinmez’ bir devrimci örgütü” “Ergenekonla ilişkilendirmeye ihtiyaçları vardır. Akıllarınca Devrimci Karargâh kimliğini ‘şişirerek’ bu zeminde kullanmak istemektedirler.” Bu son derece soğukkanlı, bugünkü operasyona da ışık tutan bir saptamadır. Söz konusu kimliğin, birden çok nedenle yönelinen hedeflere uygun bulunarak şişirilmeye devam edildiği anlaşılıyor.
*
AKP/Fethullah bloku bu operasyonla, bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedefledi: Fethullah karşıtlarını seçmeli şiddetle sindirmek; Hanefi Avcı üzerinden Fethullahçılığa ihanet ve karşıtlığın cezasız kalmayacağını göstermek; sosyalist hareketin “suç” ve “terör” kavramlarıyla algılanması operasyonlarına yeni bir halka eklemek; “Kürt açılımı”nı Kürt özgürlük hareketini tecrit ve tasfiye ekseninde gerçekleştirmeye uygun toplumsal psikolojik ortamın hazırlanmasına katkı yapmak.
Türkiye’nin bugününde, aktif düzen ve rejim, hatta AKP karşıtlarının kişisel hak ve özgürlüklerinin hiçbir hukuksal, yasal güvencesi yoktur.
“Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri” eski DGM’lerin “sivilleştirilmiş” devamıdır. Terörle Mücadele Yasası ve Ceza Yasası’ndaki bu özel mahkeme ve yargılamayla ilgili hükümler çerçevesinde bir yurttaşın 6 yıl mahkum olmadan tutuklu kalması yasaldır!
Yalnızca bu tek örnek bile, mücadelenin ve dayanışmanın yükseltilmesi gereken bir temel hak ve özgürlükler gündemimiz olduğunu açık seçik gösteriyor. Özel yetkili mahkemelerin ve Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılması başta olmak üzere bu başlıklarda hakkıyla mücadele etmek AKP’nin ve liberallerin iki yüzlülüklerini göstermenin, haklı talepleri sömürmelerini engellemenin de en etkili yöntemidir.
2 Ekim 2010
* Referandum sonuçlarını “yüzde 58 evet, yüzde 42 hayır” olarak almak, siyasal değerlendirmeleri bu rakamlara göre yapmak ve yorumlamak doğru olmuyor. Doğrusu, tüm seçmenleri esas almak, o esas üzerinden evet, hayır, geçersiz katılmayan/boykot oylarını hesaplamaktır. O hesaba göre sonuç şöyle oluyor: % 41,85 “Evet”; % 30,46 “Hayır”; % 1,39 “Geçersiz”; % 26,29 “Katılmayanlar”. “Aktif evet” yüzde 42 bile değil.
