ÖZEL YETKİLİ MAHKEMELER KALDIRILMALIDIR!


Av. GÜLİZAR TUNCER


29 Ocak 2011



Yargının içinde bulunduğu hal artık bağımsızlık, tarafsızlık  ve siyasallaşma tartışmalarıyla açıklanamayacak boyutta vahim bir durum sergiliyor. Her türlü hukuksuzluğun yaşandığı genel yargının konumu bir yana, özel yetkilerle donanmış, olağanüstü nitelikteki ağır ceza mahkemeleri artık bir siyasi merci niteliği taşımaktadır. Bu mahkemeler, yargının muhalif güçlere yönelik baskı ve gözdağı mekanizmasına dönüştürüldüğünün ve siyasi mücadele aracı olarak kullanıldığının en çarpıcı göstergesidir.

Bugünkü haliyle devletin kendisinin bir suç örgütüne dönüştüğü; kolluk güçlerinin olağanüstü yetkilerle donatılıp rahatlıkla adam öldürebildiği, istediği zaman istediği yere gidip baskın yapabilme, arama, elkoyma yetkisine sahip olduğu, herkesin her türlü  iletişim-teknik takip araçlarıyla izlenip gözetlenerek yaşamlarının alt üst edildiği bir ülkede,  özel yetkili mahkemelerin özel yetkili savcılarının da  özel yetkilerini kullanarak, her türlü hukuka aykırılığı gerçekleştirip herkesi ‘sanık’ statüsüne sokabilmesi normal hale gelmiştir.

Bu nedenle,  her türlü hak ve özgürlük mücadelesini devletin güvenliği ve statükonun korunması uğruna yok eden bir yargıdan ve resmi ideolojinin sınırlarına sıkı sıkıya bağlı hakim ve savcılardan adalet beklemek boşunadır. 12 Eylül zihniyetinin devamı niteliğinde olup,  uygulamalarıyla 12 Eylül hukukunu dahi aratır hale gelen özel yetkili mahkemeler, artık özellikle illegal örgütler ve silahlı eylemlerde bulunanlara değil,  legal alanda ve demokratik zeminde faaliyet yürütmeye çalışanlara da yaşama hakkı tanımıyor. Her dönem yakın tehlike olarak gördükleri Kürtler başta olmak üzere,  sol adına hareket eden bütün siyasi parti, dernek, platform, sendika vb. kurumlar Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin hedefinde.

Son dönem yargılamalarına egemen olan anlayışla,  artık her şeyin ‘suç’ sayılıp ‘terör eylemi’ olarak nitelendirildiği, ‘muhtemel suç’ ve ‘muhtemel suçlular’ yaratılarak, suçlamalara dayanak yapılan istihbarat verilerinin iddianamelere kadar yansıtıldığı, insanların cezalandırılma amacıyla tutuklanıp cezaevlerine konulduğu ve bununla yetinilmeyip uydurma delillere dayanılarak haklarında mahkumiyet kararı verildiği bir dönemdeyiz.  Hukuka aykırı, anti demokratik düzenlemelerle, siyasal suçlarda farklı yargılama kurallarını uygulayan bu mahkemeler, TCK ve TMK’daki son değişikliklerle birlikte her şeyin bir gizlilik perdesi altında yürütüldüğü, iddia ve ‘delil’leriyle birlikte adeta bir muammaya dönüştürülen davalar yaratmaya başladılar. Hazırlık soruşturmasının bütünüyle polisin inisiyatifine terk edilerek her türlü hukuksuzluğa ve keyfiliğe olanak sağlandığı, ‘gizlilik kararı’ adı altında savunma ve adil yargılanma hakkının bütünüyle ortadan kaldırıldığı, her türlü tahrifata açık dijital verilerle internet çıkışlarının ve tabii ki -kim oldukları hatta var olup olmadıkları bile belli olmayan- ‘gizli tanık’ların dava dosyalarının temel delillerini oluşturduğu bir süreçte hukuktan bahsedilemez.

Özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin yargılama pratiğine uygun biçimde, SDP ve TÖP yöneticileri ile Bilim ve Gelecek, Red  ve Demokratik Dönüşüm dergisi çalışanları ile bir sendikacının da aralarında olduğu toplam 17 kişinin haksız biçimde gözaltına alınıp, medya aracılığıyla yürütülen teşhir ve karalama kampanyası ile baştan mahkum edilmeleri de bu genel tablonun içinde değerlendirilmelidir. Ancak insanların hiç ilgileri olmayan ve silahlı eylemlerle adını duyuran yasadışı bir örgütle ilişkilendirilmeleri bir yana,  ‘Devrimci Karargah’ adı altında yürütülen operasyonların başlangıcından itibaren Ergenekon ve Jitem’le bağlantılı gösterilmesi  ve son operasyondaki Hanefi Avcı ilişkisiyle artık sınırlar aşılmıştır. Kendilerine ait ne kadar kirlilik varsa sosyalistlere ve ezilenlerden yana mücadele edenlere yıkmaya çalışanlar, yarattıkları şiddetli dezenformasyon ve kara propagandayla solu değersizleştirmeye, topluma da “ legal-illegal, silahlı-silahsız bütün soldan uzak durun” mesajını vermeye çalışıyorlar ki esas tehlikeli olan budur.

Bu nedenle, yasal zeminde faaliyet yürüten siyasi parti ve kurumlara kendilerini ifade etme, toplantı ve gösteri yapabilme, örgütlenme, siyasal faaliyette bulunma hakkı dahi tanımayan, aynı şekilde Kürt siyasetçileri sırf Kürt oldukları ve siyasal faaliyette bulunma, anadillerinde savunma haklarını kullanmak istedikleri için içerde rehin tutan bu yargı anlayışına karşı herkesin mücadele etmesi gerekiyor. Yıllardır Sıkıyönetim Mahkemeleri, Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri biçiminde varlığını sürdüren, olağanüstü yargı yetkisine sahip, doğal yargıç ilkesinin ortadan kaldırıldığı, savunmanın işlevsizleştirildiği, hukuk dışı yargılamaların yapıldığı özel yetkili siyasal mahkemelerin artık vadesi dolmuştur.

SDP-TÖP için yürütülen kampanyaların KCK operasyonuna karşı yürütülen kampanyayla birlikte yürütülmesi ve devamında da Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin, TCK, CİK ve CMK’daki  antidemokratik hükümler ile Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılması için mücadele edilmesi gerekiyor. Tıpkı 1970’lerde Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne karşı yürütülen kampanyalarda olduğu gibi Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’yle ilgili olarak da toplumun tüm kesimlerini içine alacak geniş kampanyalar yürütülmeli ve bu mahkemelerin yalnızca Kürtler ve sol muhalif güçler için değil, ezilen, sömürülen, sistemle sorunu olan herkes için bir tehlike oluşturduğu anlatılmalıdır.

 


Günlük, 29 Ocak 2010


Loading