Buradaki esas bağlantı AKP hükümetinin sadece kendi hegemonyasını sağlamlaştırmakla yetinmeyip öte yandan devlete de yeni bir şekil verme, hepimizin bildiği, kendi öngördüğü tasarımı mevcut devlet içine yerleştirme yaklaşımı iledir. Bunun en önemli iki ayağını, güvenlik aygıtının iki önemli cephesi oluşturuyor. Ordu ve MİT, öbürü de Emniyet. MİT büyük ölçüde AKP’nin öngördüğü biçimde düzenlendi, Silahlı Kuvvetler tam öyle değilse bile bir adım geriye doğru çekildi eski hakimiyet noktasından. Şu an AKP’nin asıl düzenleyici aygıtı Emniyet. Bu Emniyet vasıtasıyla AKP muhaliflerini ve olası muhaliflerini hizaya sokuyor.
Bunu mutlaka tutuklamalar yoluyla yapması gerekmiyor. Mesela, dinleme kayıtları, görüntüleri, kaynağı belli olmayan, nereden ortaya çıktığı bilinmeyen ve ansızın internette gördüğümüz bir dizi kayıt. Bunların hepsinin politik sonuçları oluyor. İşte bir partinin genel başkanı devriliyor ve yerine başkası getiriliyor vs. Şimdi bunların hepsinin AKP hükümeti tarafından yapıldığını tahmin etmiyorum ama mücadelenin esas olarak bu alana yığılmış olduğu ve açık politik mücadele yerine konspirasyon, konspirasyonun başlıca aygıtı olarak da emniyetin çeşitli birimlerinin medya ile kurduğu ilişkilerin geçtiği açık. Bu açıdan doğrusu şu an için Fettullah Gülen cemaatinin kilit rol oynadığını ben de düşünüyorum. Böyle düşünmemiz için mutlaka Ergenekoncu olmamız gerekmiyor.
Çünkü medya, Emniyet, hükümet, çeşitli sermaye
grupları arasında dolaysız bir bağ kurabilecek bir esneklikte,
bunların hepsini kucaklayan hiçbir devlet yapısı ya da başka bir
resmi yapı yok. Bunun gayri resmi bir yapı olması kaçınılmaz ya da
bu gereklidir. Öte yandan bu gayri resmi yapının bunların hepsinin
üzerinde bir hâkimiyetinin, bir nüfuzunun olması icap eder. O zaman
ister istemez bu genişlikte ve bu nüfuzda başka hiçbir
yapı olmadığını görünce bizim bunları Fettullah Gülen’le
ilişkilendirmemiz kaçınılmazdır. Bu gerçektir, reeldir ve somut bir
durum olarak karşı karşıyayız.
Şimdi bu hem AKP’yle beraber hem ondan ayrı. AKP’yle beraber, çünkü
esas olarak AKP’nin iktidarı muhafaza etmesine bağlı bu cemaatin
varlığı ve gücü, ama öbür taraftan da kendine özgü bir tasavvuru ve
hesabı olduğunu düşünmek için de pek çok sebep var. Ben o nedenle
bugün Türkiye’de iki yönlü bir hâkimiyet mücadelesinin sürdüğünü
söylüyorum. Bir tanesi AKP’nin yekpare olarak bir tek parti
devletine ulaşma çabalarıyla ile AKP içindeki bu Gülen cemaatinin de
bütün bu gidişata kendi damgasını vurma eğilimi. Çünkü AKP’ye
baktığımızda mesela Tayyip Erdoğan’ın dinciliği hâlâ bir bakıma
milli görüş dinciliği iken Fettullah Gülen’in dinciliği daha çok bir
çeşit sermaye dinciliği. Ya da emperyalizmin çıkarlarına çok yumuşak
bir biçimde uydurulmuş ve dünyevi işlerle çok fazla alakadar bir
dincilik.
Bu durumun bizim arkadaşlarımıza yapılan hukuksuz uygulamayla bağlantısı ise Hanefi Avcı ve sosyalistleri kişiliksizleştirmek için bir komplo olmasıdır. Yoksa işin aslına baktığımızda bu kişilerin hiçbir alakası yoktur. Bu kişilerin arasında hiçbir bağ olmadığını bilmeyen kimse yok. Bugüne kadar Ergenekon davasında bile bu kadar infial doğmadı, burada böyle bir şey yaşandı. Çünkü aslında Hanefi Avcı da cemaat içinden gelen bir insan, burada yükseldi ve işlerini burada gördü. Fakat sonunda öyle bir noktaya geldi ki Avcı cemaate karşı bir itiraz yükseltti.
O zaman onun da bertaraf edilmesi için, devlet,
Hanefi Avcı’yı en hassas yerlerinden vurdu. İşte bunlardan birincisi
bir kadınla olan ilişkisi (yani eşinden başka bir kadının
mevcudiyeti), ikincisi de Necdet Kılıç’la olan ilişkisinden diğer
arkadaşlarımızın da sürecin içine sokulmaları. Aslında Devrimci
Karargah bağlantısı Emniyet tarafından, tasrif edilmeyen ya da bir
şekilde “harcanması” düşünülen sosyalistlerin Devrimci Karargah’la
kriminalize edilmesi için en uygun şey olarak görülüyor. Çünkü
Devrimci Karargah o kadar üyelikleri ve yapısı bilinmeyen, belirsiz
bir örgüt ki; mesela deseler ki ‘Mahir Sayın PKK’dir, Günay Kubilay
PKK’dir’, bunun böyle olmadığını biliriz. Ya da dense ki ‘Mahir
Sayın ve Günay Kubilay Dev-Sol’dur, HPG’dir’ yine olmaz. Ama
Devrimci Karargah o kadar belirsiz bir çerçeve oluşturuyor ki
herkesi bunun içine koyabiliyorlar.
Şimdi herkes kendini kurtaracak, böyle bir durumla karşı
karşıyayız.Ben buna izin vermememiz gerektiğini düşünüyorum. Burada
birbirimiz hakkında olumlu ya da olumsuz şeyler düşünmemizden
bağımsız olarak, buna maruz kalan bizim en uzağımızdaki politik
hareket bile olsaydı, burada sola karşı girişilmiş bir komplonun
gayrimeşru biçimde icraatına sessiz kalmak yarın hepimiz için, aynı
süreçler çalışacağı için kabul edilemezdir. O yüzden buna karşı
çıkmamız, bunları geri çevirmemiz gerekir. Bizim açımızdan çok
önemli: Biz, öte yandan bu operasyona maruz kalan arkadaşlarımız,
hepimiz ortak tavır aldık, referandumu boykot ettik, bir 3. cephe
olduk ve emekçilerin ve ezilenlerin boykot cephesinin kurulması
çağrısında bulunduk.
Bence eğer DBH ve BDP ile ilişkileri içersinde de düşünecek olursak bugün Türkiye’deki en eleştirel, en düzen karşıtı eleştiri yapan odağın varlığının korunması bizim için birinci derecede önemli şeydir ve bu tutuklamalar burayı haksız yere tehdit ediyor. Zaten bunun gerçek zemini yok. Kriminalize edilmesi için bir suçla ilişkilendirilmesi lazım, ortada bir suç yok.
Bu yüzden hep beraber hareket etmeli ve
seçimlere az bir zaman kala üçüncü bir cephe yaratmalıyız. CHP, AKP
ve MHP ittifakı etrafında konumlanmış olan yeni düzen içi
ilişkilerin karşısına bir başka cepheyi çıkartmamız tarihi bir
önemdir. Bu çerçevede hükümet, bu gücün yaratabileceği bütün
demokratizasyon imkanlarını da bir şekilde bertaraf etmek için kendi
açısından bütün imkanları kullanabiliyor. Şimdi 12 Eylülle giden
süreçte katliamlar, komplolar, cinayetler bunların soruşturulması
önemli. Ama ben kaygılıyım açıkçası Ergenekon kovuşturması için.
Ergenekon kovuşturmasında darbe yapma ihtimali ve imkanı olan bütün
generaller dışarıda veya hastanede ama elerinde hiçbir silahlı güç
olmayan siviller cezaevinde yatmaktadırlar.
Bu komplolar açığa çıkartılacakmış gibi yapılarak aslında bir şey
açığa çıkmayacağı için de kaygılıyım. Fakat neticede ne olacak?
Denilecek ki işte hükümet gördüğünüz gibi komploların üzerine gitti.
İşte memleketi demokratize etti. Bence demokratizmin iki tane örgüsü
var: Birincisi ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önünde hiçbir engel
olmaması ama bugün bunun önünde ne kadar engel olduğunu görmekteyiz.
İkincisi ise devletin yurttaşlarla savaşmıyor olması tam tersine
yurttaşlar tarafından sorgulanıyor olması gerekir. Oysa bugün savaş
devam ediyor.
Nihayet sermayenin karşında emeğin haklarının herhangi bir biçimde genişlemediğini referandum sonrasında görüyoruz. Bizim bu nedenle bu demokratizm aldatmacasını da teşhir etmek için birlik olmamız gerekiyor. Bizzat bu operasyonun kendisi de bu demokratizm aldatmacasının patladığı yerdir çünkü bunun kanıtı olarak onlarca insan gözaltına alınmış ve belki de bunun devamı gelecek. Basın toplantısında da söylemiştim, bu referandumu soldan onaylayan arkadaşlarımıza yani ‘yetmez ama evet’çilere sormak zorundayız: ‘Bu kadarı yeter mi?’ artık bu hükümete tavır almak için. Mesela liberaller, Ali Bayramoğlu gibi isimler, tavır alırken DSİP gibi hareketlerin hala sessiz kalmasını veya görünür bir tutum içinde olmamasını sıkıntı verici olarak görüyorum ama biz bunlara takılmadan esas meseleyle uğraşmaya devam etmeliyiz. Esas mesele, AKP’nin tek parti hegemonyasına meydan okumak ikincisi bu Fettullah Gülen cemaatinin AKP ve özellikle Emniyet içindeki faaliyetlerini deşifre etmek ve özgürlükler için mücadeleye devam etmek.
* Ertuğrul Kürkçü’nün 21 Eylül komplosuna ilişkin görüşleri söyleşi biçiminde alındı. Başlık Sosyalist Demokrasi tarafından eklendi.
