![]() |
|
|
|
|
||
|
'KORKU İMPARATORLUĞU'NUN 'BİLİMSEL' TEMELİ! ENDER HELVACIOĞLU 28 Eylül 2010 Bilim ve Gelecek dergisinin idari işlerini
yürüten, aynı zamanda editörlüğünü yapan Baha Okar arkadaşımız, 21 Eylül
sabahı 04.00’de Emniyet güçleri tarafından evi basılarak gözaltına
alındı. Okar, 4 günlük gözaltı süresinin sonunda 25 Eylül sabahı
tutuklanarak cezaevine gönderildi. Baha Okar, kamuoyuna “Devrimci Karargâh” diye
sunulan bir operasyonun bünyesinde başka 12 kişi ile birlikte
tutuklandı. Sorgusu sırasında kendisine şu suçlamalar yöneltilmiş: 1,5
yıl kadar önce İstanbul-Bostancı’da çıkan çatışmada öldürülen bir
Devrimci Karargâh üyesinin evinde Okar’ın tek bir adet parmak izine
rastlandığı; bir PKK itirafçısının Okar’ın 2005 yılında Kuzey Irak’taki
PKK kamplarında kaldığını söylediği; Okar’ın annesine ait olduğu iddia
edilen bir telefondan şu anda Ergenekon davasının sanığı olan bir Ulusal
Kanal çalışanının defalarca arandığı… Bir televizyon reklamından esinlenerek
söyleyelim: Vay, vay, vay, vay, suçlara bak! Bizim Baha hem Devrimci
Karargâhçı, hem PKK’cı, hem de Ergenekoncu! Artık hangisinden
tutturursan! Avukatının aktardığına göre Baha Okar bütün
bu iddialara bildik sakin tavrıyla yanıt vermiş. Söz konusu kişilerin
(öldürülen Devrimci Karargâhçı, PKK itirafçısı, Ulusal Kanal çalışanı)
hiçbirini tanımadığını, 2005 yılının her gününde nerede olduğunu
rahatlıkla kanıtlayacağını (tanıklardan bazıları da ben ve diğer Bilim
ve Gelecek çalışanları, eğer Baha geceleri Kuzey Irak’a
ışınlanmıyorsa!), söz konusu telefon numarasıyla hiçbir ilgisinin
olmadığını, annesinin telefonunun belli olduğunu, parmak izinin ise eğer
doğruysa tamamen tesadüf olacağını, bunun zaten sadece bir adet parmak
izinden söz edilmesinden de anlaşılabileceğini bir bir anlatmış. Fakat
savcı yine de Baha Okar’ı tutuklama ihtiyacı hissetti. Sevgili arkadaşımız Baha Okar bilinmedik bir
kişi değil. Bilim ve Gelecek dergisinin neredeyse çıkışından bugüne dek
çalışanı. Derginin önce teknik ve grafik işlerini, sonra bütün idari
işlerini ve ek olarak editörlüğünü yaptı. Dergimizin birçok dosyasında,
makalesinde ve sürekli bölümünde imzası var. Bilim ve Gelecek’in
okurları ve yazarları tarafından bilinen, olumlu insani nitelikleriyle
çok sevilen, ülkemizin bilim ve yayıncılık camiasının tanıdığı bir
şahsiyet. Yeri yurdu, yaptığı ettiği, yazdığı çizdiği ortada olan bir
kişi. Bu kadar illegal örgütün üyeliğini, hem de kimseye çaktırmadan
nasıl becerdi, hayret ki hayret! Tabi aslında bunu beceren Baha değil,
bu iddiaları öne süren veya ciddiye alan bildik savcıların beyinleri! *** Ülkemizde hâlâ devam eden bazı davalarda da
tanık olduğumuz bu tür iddiaların nasıl üretilebildiğini, ne tür
beyinlerin ve nasıl bir düşünüş biçiminin ürünü olabileceklerini -bu kez
de Baha’nın davasının özelinde- düşünürken birdenbire kafamda bir ışık
çaktı. Evet, evet, bu tür iddialar son derece bilimsel! Neden? Biz yıllar önce Bilim ve Ütopya dergisini
çıkarırken bir çeviri makale yayınlamıştık. Başlığı: “Onu tanıyan birini
tanıyan birini tanıyan birini tanıyorsunuz” (Bilim ve Ütopya, Sayı: 55,
Ocak 1999, s.40-42). O dönem yayınladığımızda da çok ilgimi çektiğini
anımsadığım makalenin özeti şu: “Dünyadaki herhangi iki insan en çok 6
tanışıklık halkasından oluşan bir zincirle birbirine bağlıdır.” Aslında
6 halka pek görülmüş bir şey de değil; çünkü dünyada bu kadar alakasız
iki kişi bulmak zor. Çoğu kişiye 2-3 tanışıklık halkası ile
ulaşabilirsiniz. Örneğin benim Atatürk ile aramda sadece 1 halka var.
Stalin ve Mao Zedung ile de sadece 1. Yazmaya korkuyorum (!) ama
Öcalan’la da 1. Neyse ki Sayın Başbakanımızla ve ünlü kanaat önderimiz
Fethullah Hoca’yla da 1. Hitler biraz uzak, onunla aramda 2 halka var.
Lenin’le de 2. Çoğu Ergenekon sanığıyla aramda halka bile yok. Usame Bin
Ladin veya Çakal Carlos’a da sanırım 2, bilemedin 3 halkayla ulaşırım!
Aslında bu tür tanınmış insanlara ulaşmak herkes için çok kolay. Ama
herhalde bir Amazon yerlisine veya Avustralyalı bir Aborjin’e veya bir
Eskimo’ya da 3-4 tanışıklık halkasıyla ulaşabilirim. Şöyle bir düşünün,
sizin için de aynı durum söz konusu. Ve tabi Baha için de… İşte sayın savcılar bu bilimsel gerçeğe
dayanıyorlar. Sanırım iddianameleri bu bilimsel “Tanışıklık Halkaları
Teorisi”nden esinlenerek hazırlıyorlar. Soruyorlar: Şunu tanıyor musun?
Yanıt doğal olarak: Yok kardeşim, tanımıyorum. Tanıyorsun, tanıyorsun;
onu tanımasan bile onu tanıyan birini tanıyorsun; olmadı, onu tanıyan
birini tanıyan birini tanıyorsun. Vallahi haklılar! Bu yöntemle
Türkiye’de yaşayan herkes, taş çatlasa 3 halkayla herhangi bir illegal
örgüt üyesi yapılabilir! Tabi bu halkalar parmak izleri, telefon
konuşmaları, msn sohbetleri veya fotoğraflarla, hiçbiri yoksa düzmece
ifadelerle kanıtlanabilir! Gülmeyin; gidin bu tür davaların
iddianamelerini inceleyin, bütün bunları göreceksiniz. Komedi, değil mi? Hiç de değil. Çıplak bir
gerçek. Sevgili Baha arkadaşımız cezaevinde yatıyor. Yaşamına yok yere
el konmuş durumda. Bundan daha büyük bir gerçek var mı?
Komedilerin trajediler yarattığı bir ülkeyiz biz! Ah, Aziz Nesin
yaşasaydı, kim bilir ne öyküler üretirdi bu yaşananlarla. *** Gelelim şu parmak izi meselesine. Buradan
yola çıkarak da çok esaslı olasılık teorileri geliştirilebilir. Hiç
düşündünüz mü, kimlerin evinde parmak iziniz olabilir? Aklınıza
hayalinize gelmeyecek kişilerin evinde parmak iziniz bulunabilir. Veya
tersi: Aklınıza hayalinize gelmeyecek kişilerin parmak izleri sizin
evinizde bulunabilir. Diyelim ki, bir kitabevinden veya bir
marketten bir kitap, bir CD veya bir DVD aldınız. O kitap, CD veya
DVD’ye daha önce kim bilir kimler dokundu. İşte onların hepsinin parmak
izleri şu anda sizin evinizdedir! Veya sizin kitabevinde veya markette
alışveriş yaparken dokunduğunuz ama almadığınız onlarca kitabı, CD’yi
daha sonra alan birinin evine artık sizin parmak iziniz girmiş
bulunmaktadır! Hele bir de yayıncıysanız, her ay yüzlerce kişiye dergi
yolluyorsanız, kitabeviniz varsa ve gelenlere kitap satıyorsanız, parmak
izinizin bulunduğu ev sayısı geometrik seri biçiminde artacaktır. Diyelim ki, kalabalık bir caddede yürümeye
çalışıyorsunuz, dolu bir otobüste veya minibüste kendinize alan açmaya
uğraşıyorsunuz, tıklım tıklım dolu olan bir konserde veya maçtasınız…
Kim bilir kaç kişiye dokundunuz veya kaç kişi size dokundu. Hepsinin
montunda, ceketinde parmak iziniz vardır artık. Ve onların parmak izleri
de sizin montunuzda ve ceketinizde. Montlar ve ceketler öyle sık sık da
yıkanmaz; dolayısıyla parmak izleri evinizin demirbaşı olacaktır. Ya paralar? Cebinizdeki paralarda kim bilir
kimlerin parmak izi vardır? O paralar aracılığıyla sizin parmak iziniz
kim bilir kimlerin cebine girivermiştir? Daha böyle pek çok aracı
bulunabilir. Ama bildik savcılar için bundan âlâ kanıt mı olur? “Parmak İzi Teorisi”, “Tanışıklık Halkaları
Teorisi”nden bile daha etkili olabilir. Çünkü insan tanımadığı insanlar
(veya onların eşyaları) üzerinde de parmak izi bırakabilir. Bunun
olasılığını hesaplamak neredeyse olanaksız, çünkü kaotik bir durum. Ama
parmak izi halkaları kurulursa, sanırım en fazla denilen sayı 6’dan az
olacaktır. Tabi burada kritik mesele kaç tane parmak
izinin bulunduğu. Örneğin bir evde 10 ayrı yerde parmak iziniz çıkarsa,
bu, o eve girdiğinizin ve zaman geçirdiğinizin bir kanıtı olabilir. Ama
tek bir tane parmak izi saptanmışsa, işte o zaman yukarıdaki teori
gündeme gelecektir. Bu parmak izi “kanıtı”ndan kurtulmak için tek
çare yaz-kış eldivenle dolaşmak. Yani bir tür paranoyak olmak. Ama asıl
paranoyak olan siz misiniz, yoksa bu tür olguları kanıt sayıp insanların
hayatlarını kesintiye uğratma hakkını kendinde gören savcılar mı? Kaldı ki sorun parmak izi bırakmamakla
bitmiyor ki. Ya telefon konuşmaları, msn yazışmaları, e-postalar vb.?
Bunlara ne çare bulacaksınız? Günde kaç kişiyle telefonda
konuşuyorsunuz, kaç kişiye e-posta çekiyorsunuz, msn veya facebook’ta
sohbet ediyorsunuz? Bunların hepsi tespit edilebilir ve halkaların
kanıtlarıymış gibi sunulabilir. Telefonda ne konuştuğunuz, msn’de ne
yazdığınız da önemli. Örneğin “dergiler geldi mi?” dediniz. Ya bu
“dergi” sözcüğü “silah”ın kodu olmasın?! Sizin “dergi” derken aslında
silahlardan söz etmediğinizi nereden bilsin savcı!? Yetmedi. Biri sizin hakkınızda yalan ifade
verebilir; vermese bile verdirtirler. Yalancının söylediğini kanıtlama
gereği yok, ama sizin yalanın yalan olduğunu kanıtlama derdiniz var!
Yalancının mumu yatsıya kadar yanar, ama yatsıya kadar içerde
yatarsınız. İşte Baha Okar arkadaşımız cezaevinde yatıyor… Ailesinden,
sevdiklerinden, yaşamdan, işinden gücünden koparıldı, hem de yok yere… ** Bu yazıda işi biraz şakaya vurduk, durumun
acayipliğini, hukuksuzluğun, yalanın dolanın, iftiranın boyutunu
anlatabilmek için. Bütün bunlar şaka değil gerçek; bir Türkiye gerçeği.
Ülkemizin AKP marifetiyle sokulduğu, Referandum sonrası gemi iyice azıya
alan bir hattın uygulamaları bunlar. Gelecek sayılarımızda bu konuyu
ayrıntılarıyla tartışacağız. Bu sayımızın kapak dosyası: “Ölü Aydınlar
Ülkesi”; en değerli beyinlerimizin nasıl karanlık cinayetlerle
katledildiğini, böylece nasıl bir korku toplumu yaratıldığını
anlatıyoruz. Şimdi artık yöntemler çeşitlendi. Yukarda anlattığımız
yöntemlerle ülkemiz bir “korku imparatorluğu”na, paranoyak bir topluma
dönüştürülüyor. Genel bir yılgınlık iklimi yerleştirilmeye çalışılıyor.
Bunun adı “faşizm”dir! Bize düşen bu gidişata direnmek, elbirliğiyle
rüzgârı tersine çevirmek. Bütün gücümüzle haykırıyoruz: Baha Okar’a
özgürlük! Türkiye’ye özgürlük! Bilim ve Gelecek, Ekim 2010, sayı: 80 |
||
|
Loading
|