'BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ' VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


GÜLEREN EREN


Sosyalist Demokrasi, 19 Temmuz, sayı: 107


2009’da Sabah ve ATV çalışanları greve gittiğinde şikayetçi oldukları çalışma koşulları yalnızca aldıkları ücretlerden ibaret değildi. Devasa bir medya şirketinde sendikalaşmaya, işverene toplu sözleşme imzalatmaya çalışan 10 kişi, bu grevi devam ettirdikleri süre boyunca gazetecilerin mesleki haklarını koruyan talepleri de dillendirmişti. Editoryal bağımsızlığın olmadığını, yönetimin onayını alamayan hiçbir haberin yayımlanamadığını pek çok kez tekrarladılar. Ana akım medyadansa grevlerine dair bir ses, bir haber duyamıyorduk. İstisnalar olmadı değil elbette ancak genel eğilim buydu; çünkü basının ağababaları böyle bir itirazın sesinin kısılmasından yanaydılar. Basın emekçileriyse örgütlenerek güçlenmeyi değil, boyun eğerek kendilerini kurtardıkları yanılgısına kapılmayı bilinçli ya da bilinçsiz olarak tercih ettiler.

Bu grevin bize gösterdiği manzara ana akım medyada çalışanların ne kadar bağım­sız olabildiğine dair güncel bir fikir vermekteydi bize. Aslında hep olageldiği gibi, arada bir bu popüler mecrada da herkesin söylediklerinden başka sözler üreten istisnai yazar ve muhabirlerle yetinmek durumunda kaldık sadece. Onların varlığı belki içimize su serpti, çoğu yayın organına nazaran bir nebze daha nesnel kalmayı başaranlarla da “idare ettik”.

Öte yandan, basın özgürlüğü oldum olası zaten bir aldatmacadan ibaretti. Bunun için eşyanın tabiatına aykırı desek yeridir. Yaşadığımız düzende haber ve bilgi, iktidarın gücünü pekiştirmesi için bir araç olma işlevini görüyor. İçinde ne kadar gedik açılsa da, görece daha özgürce yazılmış metinlere, daha nitelikli tartışmalara denk gelsek de bir bütün olarak varlığını sermaye­ye ve onunla göbek bağı bulunan güç odağına borçlu bir yapının kırmızı çizgilerinin de bu güçleri korumak üzere çizildiğinin farkında olmamız gerekir.

Tarih de yaşadığımız dönem de tüm bunları onaylar nitelikte örneklerle doludur. Öldürülmüş onlarca gazeteci geçmişimizin ne kadar karanlık olduğunu gösteriyor. Bugün cezaevinde olan gazetecilerle ilgili istatistik­lere baktığımızdaysa, dünyada en baskıcı olduğu düşünülen ülkelere Türkiye’nin bu konuda fark atmış olduğunu görebiliyoruz.

Egemen sınıfın, iktidarın onaylamadığı haberleri yapmak, yazmak; bu ülkede gazete kapatmak, televizyon kanallarını yasaklatmak, gazetecileri yüzlerce yıllık cezalarla yargılamak, basılmayan kitapları toplatmak gibi sonuçlara yol açabiliyor. Bu sonuçlardan daha da vahimi birçok medya kuruluşunun açıkça iktidarın her türlü organının propagandasını yapmak için kullanılır hale gelmesidir. Kimi gazete ve televizyonlar, -örneğin- emniyetin servis ettiği haberlerle insanları hedef gösterebiliyor, her muhalif sese karşı iktidarı olanca güçleriyle aklama, haklı çıkarma derdine düşebiliyor. İk­tidar elindeki sopayla medyanın içinden çıkabilecek ve aslında cılız da sayılabilecek her muhalif sesi tam tersi bir tavır takınması için açıkça tehdit ediyor.

Hâl böyleyken, yani bu ülkede gazetecilerin tüm diğer alanlarda olduğu gibi örgütlenmelerine izin verilmezken, ana akım medyada yazdıkları denetlenmekten öte, açıkça sansüre uğruyorken, bu sınırları aşmak isteyen herkes ve her kurum cezalandırılmaya çalışırken; bugün bu yaşananların daha göz önündeki figürlere de yansımış olması şaşırtıcı olmasa gerek.

Seçim öncesinde iktidarın elindeki sopayı bizzat başbakanın eline alması gözden kaçmadı. Bu artık basın özgür­lüğüne vurulan bir darbeden öte, tek kişinin kitleler üzerinde gücünü göstermesinden başka bir şey de değildi. Bağımsız adaylara destek veren Nuray Mert’e, yazdıkları ve söyledik­leri yüzünden miting meydan­larından “namert” yakıştırması yapabilen bir başbakanın varlığından öte, o başbakana karşı basın mensuplarının çoğunun sessiz kalması durumun veha­metini açıkça ortaya koyuyor. Tüm bunların ardındansa Nuray Mert’in düzenli olarak yer aldığı tartışma programı da NTV tarafından erken tatil edilip, Can Dündar’ın kendisini programına davet edilmesi de yine kanal tarafından engellenince durumun üzerine tuz biber ekilmiş oldu. Yine aynı süreçte, Ruşen Çakır emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümünü canlı yayında başbakana sorunca hepimizin kanını donduran bir tavırla karşılaştık. O diyalogdaki en içler acısı durumsa aslında o sorunun mümkün olan en efendice ve üsturuplu bir şekil­de sorulmasıydı. Bugün istediği herhangi biri hakkında meydanlardan eşkıya, namert ve benzeri hakaretleri savuran bir başbakana bir basın mensubu “hesap soramayacaksa” bir özgürlükten bahsetmenin anlamı yoktur.

Gündemimize oturan en son haberse Banu Güven’in NTV’den ayrılmak zorunda kalması oldu. Sebepse hiç şaşır­tıcı değil elbette. Programında söyleştiği Vedat Türkali’nin Abdullah Öcalan’a selamlarını göndermesinin ardından ilk işa­ret kanalın internet sitesinden bu videonun çıkarılmasıyla geldi. Daha sonra da Banu Güven programa çağırmak istediği Leyla Zana için vize alamamıştı ve kendi yaptığı açıklamalardan anladığımız kadarıyla bu süreç­te yollarını senelerdir çalıştığı kanalla ayırmak zorunda kaldı. Geçtiğimiz günlerde Güven, başbakana yazdığı bir mektubu kendi internet sitesinde yayınlayarak medyadaki sansür mekanizmasını ortaya serdi ama bunları başbakana hitaben, anlayış bekleyerek ifade etmesinin çok anlamı olmasa gerek. Ne de olsa bu gelişmelerinin asıl sorumlusu mevcut iktidarın başındaki isim, eline sopayı bazen erinmeden kendisi alıyor, sonuçlarından da şikayetçi görünmüyor.

Bugün bu sıkıntıları dile getiren bir kısım gazeteci artık bağımsızlaşmak gerektiğini, alternatif mecralardan okur ve dinleyicilere seslenmek gerektiğini dile getiriyorlar. Alternatif arayışı kıymetlidir, ancak medya da şekil değiştirmekte ve kontrol mekanizması bu “yeni medya” alanını da sarıp sarmalamaya da çalışacak elbet. Yeni mecralara açılmaya, alternatif haber kanalları aramaya çalışırken iktidarın tüm bunları da benzer yöntemlerle ele geçirmeye ve sansürlemeye çalıştığını aklımızdan çıkarmamak gerekiyor. Örneğin internetin örnek gösterilen batı ülkelerinde asla görülmeyen biçimde filtrelenmesine, kontrol altına alınmasına dair projeler üreten iktidarın bu sınırlarını yıkmak için çaba göstermek bir başlangıç olabilir. Aksi takdirde aradıkları bağımsızlığı internette bulacağını düşünen gazetecilerin, yarın öbür gün bu yeni mekanları da elinden alabilir ve tutuklu gazeteciler kervanına katılabilirler. Hayal, ama gerçek olabilir.



>> Sosyalist Demokrasi, 19 Temmuz 2011


 
Loading