![]() |
|
|
|
|
||
|
Avukat ERCAN KANAR: BU DAVANIN SALT KONJONKTÜREL SİYASİ SEBEPLERLE AÇILAN BİR DAVA OLDUĞUNU 11 AĞUSTOS DURUŞMASINDA VURGULAYACAĞIZ Sosyalist Demokrasi, 19 Temmuz, sayı: 107
Aralarında
Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Rıdvan Turan’ın da
bulunduğu SDP'li ve TÖP’lü tutsakların ikinci duruşması 11-12
Ağustos’ta Beşiktaş’ta görülecek. Avukat Ercan
Kanar ile dava üzerine görüştük.
SDP Genel Başkanı Dr. Rıdvan Turan,
TÖP sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu ile SDP ve TÖP yönetici ve
üyelerinin, RED ve Bilim ve Gelecek dergisi yazarlarının, Sosyalist
Parti MYK danışmanı Mahir Sayın’ın da aralarında olduğu 22 kişinin
yargılanmalarına uzunca bir bekleyişten sonra 13 Nisan günü başladı.
Ancak mahkeme dosyayı Devrimci Karargah Örgütü (DKÖ) ana davasıyla
birleştirerek erteledi. Bu karar hakkında ne düşünüyorsunuz?
12. Ağır
Ceza Mahkemesi 2 gün duruşma günü vermişti. Duruşma gününün 2 gün
olarak verilmesinin anlamı; hem tutuklu sanıların hem de tutuksuz
sanıkların sorgularının yapılması, iddianameye karşı ne
diyeceklerinin saptanması ve sanıkların müdafilerinin de gerek
hukuka aykırı deliller açısından, gerekse tutukluluk durumları
açısından taleplerinin alınarak bir karara bağlanması amacını
taşıyordu. Ama maalesef 13 Nisan’daki duruşma hukuka aykırı bir
şekilde cereyan etti ve Yargılama Hukukunda duruşmaya verilen anlam
tamamen rafa kaldırıldı. Sanıkların sorguları dahi yapılmadan,
iddianameye karşı ne diyecekleri dahi saptanmadan 12. Ağır Ceza
Mahkemesi adeta başından savarcasına 9. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki
daha önce açılan ve derdest olan, birleştirilmiş olan 2 ayrı
dosyadan oluşan Devrimci Karargah davasıyla birleştirme yönünde
karar verdi. Bizim duruşmada en azından sorgular yapıldıktan sonra
birleştirmenin hukuki koşulları var mıdır yok mudur, fiili irtibat
var mıdır yok mudur, hukuki irtibat açısından durum nedir gibi
konularda mahkemenin savunmanın da görüşlerini dinleyerek bir
muhasebe, tartışma, değerlendirme yapması gereğini belirtmemize
rağmen maalesef 12. Ağır Ceza Mahkemesi böylesi bir hukuki süzgeci
kullanmadı. Mahkeme tutukluluklarının da devamı ile birleştirmeye
karar verdi. Aslında sorgularının yapılmamış olması hukuken
tutukluluk durumuna son vermek açısından bir engel teşkil etmez.
Zira her ay tutukluluk durumlarının incelenmesi gerektiği bir yasa
var. Ancak bu hüküm de ihlal edilerek birleştirme kararı verildi.
Karara itiraz ettik, ama ne var ki bir sonraki mahkeme yani 13. Ağır
Ceza Mahkemesi itirazlarımızı reddetti. Artık gelinen aşamada 11-12
Ağustos’ta, yine 2 gün, duruşma yapılacak. Muhtemelen ilk gün
tutuklu sanıkların sorguları yapılacak, ikinci gün de tutuksuz
sanıkların sorguları yapılacak. Birleştirme kararının anlamı nedir? Şimdi
aslında bu anlattıklarımız içinde birleştirme neden yanlıştı, kısaca
buna değinmek gerek. Yargılamanın hukuk açısından birleştirilmesinde
amaç teorik olarak yargılama ekonomisinde bir hızlılık, bir tasarruf
sağlamaktır. Ama bunun da koşulları var. Davaların birleştirilmesi
için hem fiili hem de hukuki irtibat olması gerekir. İrtibattan
anlaşılması gereken şudur; yargılamanın hukuk açısından her iki
dosyadaki sanıklara atfedilen fiiller açısından organik bağın olması
gerekir. Yani müşterek bir organizasyon içerisinde müşterek bir
eylem teşebbüsü ve eylem icrası içerisinde ve ayrıca birbirleriyle
hiyerarşik bir yapılanma içinde olmalıdır. Söz konusu olan
doktrindeki silahlı çete kapsamında bir suçlama olduğu için yani
eski 168. yeni 314. madde açısından bir örgütsel yapı iddiası olduğu
için ast-üst ilişkisi içerisinde bir emir alıp emir verme şeklinde
hiyerarşik bir ilişki var mı yok mu, bu yönde ciddi delillerin
olması gerekir. Zaman kesitleri açısından da arada uzun
kopuklukların olmaması gerekir. Bir sürü neden içerisinde bu
faktörlerin olması gerekir. Bunların hiçbiri olmadığı halde
birleştirme kararı alındı. Sadece davanın adının iddianamede olsun,
basında olsun, Devrimci Karargah davası operasyonu olarak geçmesi
gibi şekli bir nedenle birleştirme kararı verildi. 13 Nisan’da eğer
gerçek anlamda bir yargılama olsaydı dillendirmeyi düşündüğümüz
talepleri 11 Ağustos’taki yargılamanın başında özellikle
vurgulayacağız. Hukuka aykırı delillerin dosyadan çıkartılması
gerektiğini, davanın esas itibariyle bir davanın açılmasını
gerektirecek pozitif hukuk normları olmadığı halde, salt
konjonktürel siyasi sebeplerle açılan bir dava olduğu gerçekliğini
11 Ağustos duruşmasında vurgulayacağız.
Özel Yetkili Mahkemeler eliyle
yürütülen bu yargılama sistemi ciddi mağduriyetler yaratıyor. Bu
mahkemeler ve mahkemelerde yapılan yargılamalar hakkında neler
söylenebilir? Burada
aslında altı çizilmesi gerekilen esas öz şudur; uzun süredir Özel
Yetkili Ağır Ceza mahkemelerinde ve daha önceki DGM’lerde farklı bir
“hukuk üretimi” yapılmaktadır. İşin bu yönü kavranmadıkça bu tür
davaların anatomik yapısı kavranamaz. KCK davası olsun, Devrimci
Karargah dosyaları olsun benzer siyasi davalarda normal yurttaş ceza
yargılama hukuki denilen pozitif normlar rafa kaldırılmakta. Bu tür
davalar da dünyanın bütün ülkelerinde de örnekleri yaşanan düşmanla
savaş hukuku mantığıyla davalar, yargılamalar, soruşturmalar
yapılmakta, iddianameler o mantıkla hazırlanmaktadır. Ve bir nevi
somut delilden, yani ceza yargılaması hukuku açısından gerçekçi,
akılcı olması gereken, ispat kabiliyeti olması gerekir, müştereklik
ilkesine uygun olması gerekir ve nihayetinde hukuka da aykırı
olmaması gerekir. Müştereklik ilkesine uygunluk nedir? Hem
savunmadan saklanmaması gereken delillerin yani yargılama tarafları
açısından bilinen bir içerikte olması gerekir. Bu şekilde delillerle
bir soruşturmanın tamamlanıp davanın açılması gerekir. Oysa düşmanla
savaş hukuku pratiğinde bir nevi zihin polisliği yapılarak davalar
açılmaktadır.
Eskiden
yani 2005’e kadar işkence yöntemiyle sanıktan delile yöntemi
kullanılıyordu. Şimdi delilden sanığa yöntemine geçildi iddiası var.
Ancak bu kez de gizli tanıklardan ve yine mevcut yasaların aradığı
koşullara da riayet edilmeden iletişimin denetlenmesi sonucu elde
edilen çözümlemelerle, emniyetin illegal literatürüne göre anlamlar
yüklenerek davalar hazırlanmaktadır. Saydığımız tüm davalar bu
şekilde hazırlanmıştır. Burada amaç şudur: toplumla ve devletle
ilişkilerinde yeteri kadar bilişsel güvence vermeyen insanların
kişi olarak hakları olamaz. Bunların ceza yargılaması hukuku
açısından teminat ilkeleri anlamında sanık hakları olamaz. Bunlar
açısından masumiyet karinesi söz konusu olamaz. Yine deliller
noktasında normal bir yurttaş yargılamasında aranan delilerdeki
özelikler bu şahıslar açısından aranamaz. Geçmişe dönük yargılamalar
ve cezalandırmalar olabilir, aynı fiilden dolayı birden fazla
yargılama söz konusu olabilir. Yani normal yargılama hukukunun tüm
kuralları mevcut sisteme karşı olanlar için rafa kaldırılmalıdır.
Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri de bu mantıkla çalışmaktadır ve
davalar böyle hazırlanmaktadır. Mesela bu genel anlatımdan somut
davamıza gidersek bir davanın zaten mevcut yargılama hukukundaki
normlara uygun açılıp açılmadığının önemli göstergelerinden birisi
de dava açıldığı zaman süresidir. Yani kronolojik olarak hangi zaman
kesitine bir dava rast gelmiştir, bu da çok önemlidir. Bu dosya
yaklaşan seçim arifesinde görülmüştür. Bu önemlidir. Bu davanın
yaklaşan seçimle ne tür bir bağlantısı vardır? İddianamedeki sanık
birleşimlerine baktığımızda Kürt hareketiyle belirli bir ölçüde
sıcaklığı ve yakınlığı olan kesimler sanık konumuna getirilmiştir.
İkincisi yine sosyalistlerin birliği yönünde bir çaba içerisinde
olan dergi ve parti grupları davanın sanıkları haline getirilmiştir.
Burada da iddia makamı yani bir iddianameyi hazırlayan anlayış
önemli bir tahribata gitmiştir. Bir yandan stratejik olarak, yöntem
olarak hiçbir ilgisi olmayan Devrimci Karargah’la bağlantı kurulmak
istenmiştir ki; bu örgüt esas itibariyle silahlı mücadeleyi temel
bir yöntem olarak aldığını kendi yayınlarında, bildirilerinde açıkça
bildirmektedir. Yine bir başka çarpıtma da, iddianamede bir yönüyle
de Ergenekonla dolaylı bir ilişki varmış imajını yaratma şaibesiyle
örmüştür. Yine ayrıca yıllarca statükonun koruyuculuğunu yapan ve
geçmişinde işkence gibi bir insanlık suçu da bulunan bir emniyet
müdürü aynı torbada gösterilmek istenmiştir. Aslında genel olarak
bütün davalarda benzer kompozisyonlar özel yetkili ağır ceza
mahkemeleri savcılıklarından çizilmektedir. Şimdi delillere
bakıldığında da KCK davasına benzer bir şekilde yasal çalışmalar,
yasal dergi faaliyetleri mevcut düzen partileri için hak olan
faaliyet biçimi statükoya karşı olan parti veya dergiler açısından
bir hak olmazmış mantığıyla deliller sıralanmıştır.
SDP ve TÖP’ün yürütmüş olduğu
demokratik ve meşru politik çalışmalar dosya kapsamında illegal
örgüt faaliyetleriymiş gibi gösteriliyor. Parti üyelerinin eylem ve
etkinliklere katılması da örgüt üyeliğine kanıt olarak gösteriliyor.
Dosyada bu konuyla ilgili vurgular nelerdir? Mesela bu
dosyada neler var ? Newroza katılmak, 1 Mayıs’a katılmak, İMF-DB
meşru protesto etkinlikleri, bunun dışında Orhan Yılmazkaya’ya
yapılan yargısız infazın protesto edildiği açıklamalar, SDP’nin
muhtelif yayın organlarında sosyalist öğreti ile ilgili tartışma
yazıları ve bu beyanda partinin bildiri, açıklamaları veya TÖP’ün
zaman zaman yaptığı açıklamalar suç sayılıyor. Mesela suç anlamında
Devrimci Karargah Örgütü ile bağlantı kurulabilecek bir delil söz
konusu değil. Orhan Yılmazkaya, kendisi dahi SDP’nin üyesi olmamış.
Devrimci Karargah Örgütü davasından daha önce ilk dosyalarda
haklarında dava açılanlar da esas itibariyle SDP üyesi değil.
Devrimci Karargah Örgütü’ne atfedilen eylemler açısından da bu
davadaki bileşenler yönünden bir iddia olarak dahi bağlantı bulmak
mümkün değil. Mevcut
yasalara da aykırı yürütülüyor soruşturmalar. Örneğin CMK 251.
maddeye göre ve CMK 250. madde kapsamındaki tüm suçlarda bizzat
savcı nezaretinde tüm işlemlerin yapılması gerekirken esas
itibariyle terörle mücadele şubesinin talepleriyle tüm soruşturma
işlemleri oluşturuluyor. Savcı sadece noter görevi görmekte,
iddianame bir suret olmakta ve davalarda böyle görülmektedir. Somut
bir örnek verilecek olursa iletişimin denetlenmesi ile ilgili yasa
çok açık. Telefon dinlemekten başka türlü delil elde etme imkanının
olmaması gerekir. Ayrıca yakın mekan, açık mekan teknik takip
yapılabilmesi için her türlü hukuka uygun yolu deneyip, delil elde
edememesi gerekir. Ancak bu şekilde iletişimin dinlenmemesinden
başka bir çarenin kılmaması gerekir ki, bu yasa uygulansın. Ayrıca
kuvvetli şüphe nedeninin de olması gerekir ama şu andaki özel
yetkili ağır ceza mahkemelerinin soruşturma pratiğinde işin hemen
başında aylarca hatta yıllarca binlerce kişinin özel yaşamı da ihlal
edilerek, iletişim özgürlüğü ayaklar altına alınarak, telefonlar
dinlenmekte, teknik takip yapılmakta ve bunun içinde yeterli şüphe
var mı yok mu, bunların da koşulları incelenmemekte ve böyle
soruşturmalar neticesinde 40-50 klasörlük davalar açılmaktadır.
Sonuç olarak ortaya adeta özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin bir
tutuklama fabrikasına dönüşmesi olgusu gündeme gelmekte.
11 Ağustos’ta Beşiktaş Adliyesi’nde
tutuklu sosyalistler yargılanacaklar. Bu duruşma ile ilgili
beklentileriniz nelerdir? Bugün batıdaki hükümlü sayısı tutuklulardan fazlayken, Türkiye’de tutukluların oranı hükümlülerin oranını geçmiş durumda. Bu yöntemlerle davalar hazırlanmakta. Bu dosya da bu yöntemlerle yürütülmüştür.
Tutuklamalar tamamen haksız bir şekilde oluşturulmuştur.
Tutuklanan şahıslar hakkında bırakalım kuvvetli şüpheyi, yeterli bir
şüphe bile yoktur. Oysa yasa; tutuklama için yeterli şüpheyi yeterli
görmez, kuvvetli şüphe ister. Dava açmak için yeterli şüphe yeterlidir.
Fakat tutuklama için daha kuvvetli şüphenin olması gerekir. Yani dava
açılması için yeterli şüpheden daha yüksek dozda bir şüphenin olması
gerekir. Oysa bu davanın sanıklarının hemen hepsi savcı çağırdığında
kendiliklerinden gidip ifade verebilecek konumda olan insanlardır. Yani
herhangi bir kaçma, delilleri karartma, değiştirme gibi konumu gereği
öyle bir durumun asla söz konusu olamayacağı yasal ve meşru faaliyetler
içinde olan kişilerdir. Yani demek ki; hem arama hem yakalama hem de
gözaltı tutuklama iletişimin denetlenmesi süreci, hem de neredeyse 10
ayı geçmek üzere olan tutukluluk süresi tamamen ceza yargılaması
hukukunun doktrindeki ve yasadaki AİHM’deki artık içtihat haline gelmiş
kararlarındaki normatif saptamalara aykırı olarak oluşmuştur.
Dolayısıyla 11 Ağustos ‘ta beklenti hukuka aykırı delillerin dosyadan
çıkartılması ve siyasal bir rehin almaya dönüşmüş olan sanıkların
tutukluluk durumlarına son verilmesi yönünde mahkemenin bir karar
vermesi. Şöyle bir endişemiz de var tabi; genelde özel yetkili ağır ceza
mahkemelerinde adli tatil olmaz. Ama maalesef özel yetkili ağır ceza
mahkemelerinde Temmuz ve Ağustos aylarında göstermelik duruşmalar
yaparlar. Beklentimiz 11 Ağustos'ta mahkemenin esas heyeti izinde
olmamış olur ve göstermelik bir duruşma olmaz. Beklentimiz yönünde
verilmesi gereken, geç kalınmış olan ve uzun sürmüş olan mağduriyeti
telafi edecek kararları vermekten çekinmeyen bir heyetle duruşma
yürütülür. Bu yönde de endişemiz var tabi.
Sizin de bildiğiniz gibi Türkiye’de şu
an siyasal süreç çok keskin ilerliyor. Sizce bu tür davaların devamı
gelecek mi? Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin kapatılması gerektiğini her vesileyle özgürlükçü güçler olarak, demokrasi güçleri olarak dile getiriyoruz. Bu görüşümüze uzun süre toplumun geniş kesimleri kulak tıkadı. Ama ne zamanki Ergenekon davasıyla statükonun önemli konumundaki kişiler de sanık durumuna geldi, o zaman toplumun bir çok değişik kesimleri de özel yetkili ağır ceza mahkemelerinden yakınmaya başladılar. Mesela bu mahkemelerle ve yargılama usulleriyle ilgili yasalar meclisten geçerken sesi çıkmayan CHP bugün özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılması için yasa teklif etti. Sol ve Kürt muhaliflerle ilgili özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin yargı pratiğine karşı sessiz olan barolar bugün Ergenekon davasındaki uygulamalardan yola çıkarak özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kapatılması gerektiğini sık sık dile getirmeye başladılar. Yani toplumun çok değişik kesimleri farklı saiklerle de olsa bu mahkemelerin kapatılması yönünde konsensusa gidiyor. Ama uygulamaya baktığımızda 2 gündür gazetelerde ve internet sitelerinde İstanbul’da 3 yeni özel yetkili ağır ceza mahkemesinin kurulduğunu okuduk. Şu anda 17. ağır ceza mahkemeleri de oluşmuş. Yani biz kaldırılması gerektiğini gündeme getirirken şu andaki iktidar bu mahkemelerin sayısını artırma yolunda bir çalışma yürütüyor. Fakat stratejik olarak baktığımızda ben bu mahkemelerin aslında artık final sürecini yaşadığını düşünüyorum. Yani toplumda bu mahkemelerin olmasına karşı örneğin uzun süren tutukluluk, iletişimin denetlenmesinin tamamen keyfi bir şekilde yürütülmesi ve sudan nedenlerle hukuka uygun olmayan sözde verilerle haksız davaların açılması, bu mahkemelerin kapatılması gerektiği yönünde kamuoyunda giderek artan bir şekilde geniş tepkisini oluşturuyor. Fakat özgürlükler yönündeki bu talepler daha da kuvvetlendikçe bu mahkemelerin kapatılması süreci de hızlanacaktır. >> Sosyalist Demokrasi, 19 Temmuz 2011 |
||
|
Loading
|