T.C Devletinin iktidar partisi olan AKP’nin
Kürdistan’daki adayları ve seçim stratejisi birçok kesim tarafından çok
tartışılmıştı. Tartışmaların genel sonucu, AKP’nin bölgede güçsüz
adaylarla seçimlere katılarak bölgeden çekildiği üzerine olmuştu. Ancak
YSK kararıyla başlayan ve artarak devam eden gelişmeler sanılanın aksine
AKP’nin bölgedeki iddia ve stratejisinin çok daha kapsamlı olduğunu
gösterdi. AKP, bu seçime Kürdistan’da özüne döndüğü bir seçim çalışma
taktiği ve ileriye dönük stratejik planlarla çıkmaktadır. Kimse AKP’nin
işbirlikçi-kukla adaylarına bakıp da aldanmamalıdır. Asıl iddialı
adaylar perdenin arkasındadır. Dolayısıyla bu adayların söylemlerine ve
bu adayların “seçim” çalışmalarına bakmak AKP’nin bölgedeki “seçim
stratejisini” anlamamıza yardımcı olacaktır.
AKP’nin Kürdistan adayları: TSK, Emniyet,
Cemaat
AKP-TSK ilişkisi konu “Kürt anasını görmesin”
olunca derin bir aşkın sürekli filizlenerek Kürdistan’da kimyasal
bombalara, vahşi saldırılara, katliamlara dönüşmesiyle başkalaşır. Bu
süreçte de TSK, AKP’nin Kürdistan’daki en güçlü adaylarından biri olarak
seçim döneminin en aktif unsurlarından birisi olmuştur. TSK eylemsizlik
pozisyonunda bulunan HPG gerillalarını Dersim ve Qıleban’da katledip ölü
bedenlerini parçalayarak AKP’nin bölgedeki “seçim kampanyasının” en
büyük destekçisi olduğunu ispatlamıştır. Operasyonlar sırasında,
özellikle Dersim bölgesinde, TSK uluslararası hukuku hiçe sayan savaş
suçları işlemiştir. Bunlardan birincisi operasyonlarda kullanıldığı
iddia edilen kimyasal bombalar ikincisi ise katledilen gerilla
bedenlerine yapılan işkencelerdir. Kürt halkının büyük tepkisini
toplayan, ABD destekli yapılan operasyonlar, çatışmasızlık ortamından
çıkılıp kanlı bir savaşın önünü açacak bir süreci getirme eğilimini
kuvvetlendirmiştir. Yapılan operasyonların bölgedeki birkaç komutana
bağlanması ise yanıltmacadan ibarettir. Operasyonlar son derece örgütlü,
Ortadoğuyu yeniden şekillendirmek isteyen emperyal güçlerin kontrolünde
geliştirilen yeni bir “özel savaş” konseptidir. Hedeflenen ve planlanan
90’ lı yılların çiller-ağar-güreş özel savaş konseptini aşan savaş
politikaları üreterek Kürt Özgürlük Hareketinin ideolojik yönelimlerini
şiddet yoluyla tasfiye etmektir.
TSK sadece askeri operasyonlarda değil siyasal
operasyonlarda da AKP ile birlikte “seçim kampanyalarına” imza
atmıştır. Kürt halkının Müslüman kesimleri tarafından “kendi anadilinde,
kendi inançları doğrultusunda, dejenerasyondan arındırılmış İslamiyet”
fikriyle yola çıkılarak devletin imamlarının arkasında saf tutmayan 10
binlerce Kürdün, Kürdistan meydanlarında, Kürt mellelerinin arkasında
barış için kardeşlik için SİVİL CUMADA namaza durmalarını AKP-TSK-CEMAAT
zihniyeti içine sindirememiştir. Öyle ki TC başbakanı Kürt İslam
alimlerine “çakma imam” diyerek, Kürtlerin en eski dini olan Zerdüştilik
ile İslamiyeti karşı karşıya getirme çabasıyla Kürt halkına,İslami
değerlere,farklı inançlara hakaret etmekten geri durmamıştır.Recep
Tayyip Erdoğan, Kürtlerin İslamiyetin insani değerleri öne
çıkaran yorumlarına korku ile saldırarak ne kadar “Müslüman” olduğunu
gözler önüne sermiştir.Dini vecibelerini yerine getirmek isteyen gerilla
ailelerine cenazeleri vermeyen AKP iktidarı yolundan gittiği
inanç sistemine ne kadar “bağlı” olduğunu ispat etmiştir.Tüm bu
öfke ve korku Kürt halkını yönetebilecekleri araçların tek tek Kürtler
tarafından ellerinden alınmasından kaynaklanmaktadır. Bu sebeplerden
dolayı SİVİL CUMALARA karşı MGK kararıyla bölgeye 15 bin imam projesi
planlanmaktadır. Bu projeyi TSK –AKP-CEMAAT patentli bir seçim
kampanyası olarak görmek yanlış olmayacaktır.
Bölgede AKP ile tam uyumlu olarak çalışarak “seçim”
çalışmalarının aktif unsurlarından biride emniyet teşkilatı olmaktadır.
Seçim çalışmalarına hızlı bir giriş yaparak iddiasını açıkça ortaya
koyan emniyet teşkilatı, seçim şarkısı olan mehter marşı eşliğinde
Kürdistan kentlerini gaz odalarına, işkencehanelere çevirmiştir.
Çalışmalarını tüm Kürdistan’da aralıksız sürdüren emniyet birimleri, son
bir ayda eylemlere müdahaleler sonucu 17 yaşındaki Halil İbrahim Oruç ve
bir başka Kürt yurttaşın öldürülmesi, binlerce kişinin yaralanması,
binlerce gözaltı ile AKP’nin gözde adayları arasında yer alıyor. Amed’in
Bismil ilçesinde 17 yaşındaki Halil İbrahim Oruç’un silahla
öldürüldükten sonra tekmelenirken, yine Amed’de yapılan bir gösteri
sonrası gözaltına aldığı eylemcileri AKP il ve ilçe
teşkilatlarına götürürken çekilen ve medyada yayınlanan
görüntüleri emniyetin seçim sürecindeki çabalarının ispatı
olmuştur. Son derece kaynaşmış CEMAAT-AKP yapılanmasıyla çalışan emniyet
teşkilatı mensupları, genel başkanları Recep Tayyip Erdoğan’ın “kadın da
olsa, çocuk da olsa gereken yapılacaktır” sözünü şiar edinip Kürt
kentlerini açık bir karakola çevirerek sürecin öne çıkan adayları
arasında yer almaktadır.
İlimin, irfanın imamı Türkiye’de röntgenci
siyasetle, Kürdistan’da provokatif eylemlerle seçim sürecinde boy
gösteriyor. Emperyalist güçlerin gözü yaşlı imamı, yıllardır
Kürdistan’da yürüttüğü faaliyetlerini Gever’de olduğu gibi kontra
güçlerle provokatif eylemlere dönüştürme çabasıyla AKP’nin adayları
arasında yer alıyor. Özellikle medyaya getirdiği yeni anlayışla Türkiye
ve Kürdistan’da AKP’nin politikalarına destek veren gözü yaşlı imam,
polisten, istihbaratçıdan nasıl haberci, yazar yaratabileceğini gözler
önüne sererken ”özel savaş basını” ismini ne kadar hak ettiğini ispat
etmiştir.
İmam, Kürt hareketinin her devrimci çıkışında
medyadaki liberal-muhafazakâr aydınları vasıtasıyla ülkenin genel
reflekslerinin, demokrasi düzeyinin kontrol memuru gibi çalışmakta.
Kendine bağlı özel savaş basını, Kürdistan’daki her türlü
saldırıyı “başka odaklara” havale ederek AKP ve Tayyip Erdoğan’ı bütün
sorumluluklarından sıyırma çabası içindedir. Öyleki Tayyip Erdoğan’ın
Kürt sorunu konusunda söylediği her türden inkarcı söylem bu odaklar
tarafından “aslında onu demek istemedi, böyle demek istedi…”şeklindeki
bir savunmayla kamuoyuna takdim edilmektedir. Ancak aynı durum
Kürt hareketi için tam tersi şekilde uygulanmaktadır. Sürecin kendi
kontrolleri dışında gelişen, Kürt hareketinden gelen her söylem ve eylem
komplo teorileriyle yorumlanıp kara bir propaganda halinde kitlelere
sunulmaktadır. Bu çabalarından kaynaklı İmam ve Cemaati Kürdistan’da
Akp’nin gözde adayları arasında yer almaktadır.
Akp’nin savaşta,imhada,komploculukta
ustalık dönemi
Yıllardır iktidarda olan ve sözüm ona
“askeri-bürokratik vesayetle” mücadeleye giriştiğini iddia eden
AKP hükümeti, aslında hakim sınıflar ittifakının bir unsuru olmak
için mücadele vermiş ve bu mücadelede başarılı olmuştur. Zaten
Tayyip Erdoğan’ın diline pelesenk ettiği çıraklık-kalfalık-ustalık
dönemleri, bu mücadeleyi ve kazandığı mevzileri anlatmak için yaptığı
benzetmelerdir. Çıktığı tüm meydanlarda haykırdığı ustalık dönemi,
önümüzdeki dönemin nasıl şekilleneceğinin emarelerini vermektedir.Tayyip
Erdoğan’ın ustalık diye adlandırdığı dönem Kürdistan’da Kürt halkına
karşı giriştiği savaşta, Türkiye’de muhalefete karşı giriştiği operasyon
ve komplolarda, Ortadoğu’da ise emperyalist politikaların uygulanmasında
aldığı rolle ustalaştığı dönem olacaktır.
TC oligarşisi ve AKP hükümetinin seçim döneminde
savaştaki ısrarının önemli bir sebebi ,seçimlerden sonra Kürt ve Türk
halklarını artık yönetemedikleri darbe anayasasının yerine yapılması
planlanan yeni anayasa sürecine gidilecek olmasıdır. Halkların yeni-
demokratik anayasa taleplerine karşı durulamadığı bu dönemde, egemenler
Kürt siyasal hareketinin, sosyalistlerin ve demokratların temsilcilerini
yeni dönem meclisinde görmek istememektedir. Hesapları darbe anayasasını
yeni dönem politik hesaplarına göre düzenlemek ve sivil bir görüntüye
kavuşturmaktır. Gerek emperyal güçlerin gerekse TC egemen
sınıflarının tüm çabası buna dönüktür. Bu yüzden sisteme karşı gelişen
her devrimci -demokrat muhalefet şiddetle bastırılırken, Kürtler için
Metiner tarzı Kürtlük, Türkiye emekçileri içinse Keynes’in-
liberalizmin mezarlığından çıkarılan- ekonomi politikalarıyla donanmış
Kılıçdaroğlu tipi solculuk alternatif muhalefet odağı olarak
yutturulmaya çalışılmaktadır.
Kasımpaşa kriterlerine karşılık Karacadağ,
Bagok, Cudi kriterleri
Kürdistan’daki son operasyonlar bıçağın
dayanabileceği kemik bile bırakmadığı, kemiğin paramparça olduğu bir
süreci beraberinde getirmiştir. Bu döneme ve yaşananlara “seçim
süreci “ demek kelimelerin genetiğiyle oynamaktan başka bir şey
değildir. Kürdistan’da seçim süreci yoktur.Süreç katliamdır,imhadır,
savaştır. Akp’li bakanlardan birinin seçim sürecini “demokrasi şöleni”
olarak nitelendirmesi ise Kürt ve Türk halklarıyla alay etmesinden başka
bir anlam taşımamaktadır. Ortada ne seçim, ne de bir şölen vardır. Seçim
diye Kürtlere dayatılan iradelerinden vazgeçmeleridir. Şölen dedikleri
de yas evleri ve anaların ağıtlarıdır.
Bir yandan İmralı’da Kürt halk önderiyle diyalog yoluna gidilirken bir
yandan da imha ve tasfiye operasyonlarının dozunun arttırılması devletin
içinde bir ikilik varmış izlenimi yaratmaktan başka birşey değildir.
Oligarşinin Kürt sorununda hemhal olmuş bileşenlerinin “seçim süreci”
dedikleri zulüm politikaları Kürt hareketini şiddet yoluyla zayıflatma,
Kürt halkı içinde brakuji yaratma çabasıdır. Gözden kaçırılan ise Amed
milletvekili adayı Altan Tan’ın ”Kasımpaşa kriteriniz varsa bizimde
Karacadağ, Bagok, Cudi kriterimiz vardır” sözüyle anlatılan halkın
iradesidir. Bu irade Qıleban’da katledilen çocuklarının cesetlerini
dağlardan canları pahasına toplayan, cesaretini sınır ötesine taşıyan
Kürt halkının kararlı iradesidir. Bu irade YSK kararı sonrasında
sokaklarda direnerek devlete geri adım attıran Halil İbrahim Oruç ve
onbinlerce Kürt gencinin devrimci-militan iradesidir.Bu irade
çocuklarının kulakları kesilerek, gözleri oyularak katledilmesine
rağmen “Türk Kürt anneleri ağlamasın” diyebilen, barış isteyen Kürt
analarının onurlu iradesidir. Bu irade her türden provokasyona
rağmen yekvücut zulmün önünde duran Kürt siyasal yapılarının, Kürt
ulusal bloğunun iradesidir. Kürt halkı yıllardır bu iradeyle ayakta
durmuş, bu iradeyle Türkiye halkıyla kaderini birleştirmiştir. Bu irade
ve duruş yapılacak katliamlarla, baskılarla yaratılan seçim ortamında
sandıkta sınanmayacak kadar kararlıdır.
Halkların birbirine kırdırılmasının önüne geçmek,
dağlarda Kürt veya Türk bir tek gencin yitirilmesine karşı durmak,
savaşa karşı barışın, kardeşliğin tesisi için çalışmak insanım
diyebilmenin temel kriteri olmuştur. İşte tam da bu sebeple Kürt halkı
ve devrimci-demokrat güçler bu zulme karşı durma, Türkiye ve Kürdistan’ı
bu cendereden kurtarma kararlılığıyla ortaklaştılar. Bu temelde kurulan
ve stratejik önemi olan emek demokrasi ve özgürlük bloğu sadece 12
Haziran için değil, barış ve kardeşlik için, geleceğin devrimci-demokrat
bir seçeneğini yaratmak için yola çıktı, irade beyan etti.
Hedef Deniz’in, Mahir’in, İbo’nun, Haki’nin,
Mazlum’un yarattıkları değerleri ortaklaştırarak mücadeleyi
yükseltmektir. Hedef, bir yas evine dönüşen Kürdistan’ı, röntgenci,
ırkçı, haysiyetsiz siyasal anlayışlarla zehirlenmiş Türkiye’yi Emek,
Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun gelecek tahayyülleri etrafında
birleştirmektir.