![]() |
|
|
|
|
||
|
TAYYİP'İN KÜRTLERLE KAN KARDEŞLİĞİ M. ÖZLEM Sosyalist Demokrasi, 22 Nisan 2011, sayı: 105 Korkunç bir ülkede yaşıyoruz. Bir anda bütün kurgular bozulup, yeni kurgular yapılabiliyor. Bütün herşey yeni baştan yazılabiliyor. Ve sanki hiçbirşey olmamış gibi tekrar en başa dönülüyor. Korkunç bir konjonktürde yaşıyoruz. Egemenler her gece korkuyla yataklarına uzanıyor. Ve sokakta yükselen çığlık onlara israfilin borusunu hatırlatıyor. Herşey o kadar hızlı ve o kadar çabuk gelişiyor ki zayıf ve dağınıksanız yakalama, yön verme ya da yönetme şansınız kalmıyor. Size düşen gündemin kuyruğuna takılıp peşi sıra saatin sarkaçları gibi bir o yana bir bu yana sallanmak. Her şey ışık hızı misali gelişti... Hakimlik sıfatını ülkenin hakimliğiyle karıştıran zevat, yılların alışkanlıklarını üstünden atamamış olmalı ki aralarında milletvekillerinin de bulunduğu BDP destekli milletvekili adaylarının önemlice bir kısmını veto ettiğini açıkladı. Olabilecek olanları artık görebilecek düzeye gelmiş pek çok kişi ve bu arada yandaşlığı yalakalık düzeyine sıçratmış medya hariç medya kuruluşları birbiri peşi sıra tepki koymaya başladılar. Yapılan her açıklama verilen her demeç gidişatın varacağı yerin kaygılarını bağrında taşıyordu. Nitekim örgütlü gücün örgütlü tepkisi çok çabuk geldi. İstanbul ve Kürdistan topyekün ayağa kalktı. Ve dövüşerek kazanılmış olan haklarının yani sokakta kazanılanın sokakta savaşarak geri alınabileceği Taksim’de, Van’da Mersin’de, Amed’de egemenlerin suratına vuruldu. Olabilecek olanların hesabını yapma kaabiliyetini yitirmiş olanlar olabilecek olanın sadece gölgesiyle yüzleşince Bağdat’a varmadan hesaplarından yüz geri ettiler. Bu yazı yazıldığı sırada Yüksek Seçim Kurulu biri hariç veto kararının tamamını geri aldığını açıkladı. Ülkenin hakimliğine soyunanlar Kürdistan’da mahkemelerin başka dilden yazılmaya başlandığını ve halkın başka mahkemelere başvurmaya başladığını bizzat yaşayarak öğrendiler. Kürtler sokağa çıktı, ölü verdi ve şimdiye kadar binlerce ölüyle kazandığı herşeyi ölüm pahasına korumayı becerdi... Devlet bir bütün olarak yüz geri etti. YSK’nın kararının açıklandığı andan itibaren ve bundan sonra bir dizi tartışma yapılmaya devam edilecek. Bütün suç siyasal iktidar tarafından YSK’ya yüklenip şimdiye kadar gerçekleşen yargı değişikliklerinin haklılığı vurgulanacak. Onca korku, ölüm ve yaralama bir avuç hakimin yol görmezliği hor görürlülüğü ve hayatı okuyamamasıyla anti-demokratlığıyla açıklanacak. Beklenmelidir ki, AKP sözcüleri şu andan itibaren TV ekranlarında boy gösterip hakimlere sövüp sayacaklar ve yeni anayasada ne kadar demokrat olacaklarını, ileri demokrasiyi hangi seviyeye taşıyacaklarını, muhtemelen YSK’nın yapısını da nasıl değiştireceklerini anlatacaklar. Yandaş medya diğer taraftan kazandığı yandaş kalemlerle beraber yaşananlardan siyasi iktidarın masum olduğunu sorumluluğun hakimlere ve hukuk sistemine ait olduğunu vurgulayıp Kürtler ile ne kadar kardeş olduklarını anlatacak ve BDP’yi yine Kürtleri kullanmakla suçlayacaklar. İki güne bir tarih herhalde anca böyle sığdırılır. Yaşanmakta olanları anlamak ve yaşanabilecek olanları az çok kestirebilmek için biraz gerilere gidip hayata biraz daha yukardan bakmak zorunludur. Böylesi bir bakış bir yanıyla meydana geleni daha net görmemize yardımcı olabileceği gibi, bir başka yanıyla yaşanmakta olanın önemini kavramak ve yaşanabilecek olanlara nasıl yön vereceğimizi açıklamak açısından da önemlidir. Hatırlanacağı üzere Mısır’da ve Tunus’ta başlayan Arap ayaklanmaları SDP’nin de içinde bulunduğu çok geniş bir kesim tarafından coşkuyla selamlandı. Her ne kadar bu kesim içinde pek çok odak aynı coşkuyu yanı başında cereyan eden bir ayaklanmaya bir halk hareketine karşı göstermese de, yaşanmakta olanların önemi konusunda herkes genel bir mütakabata sahipti. Taşlar yerinden oynuyordu. Ve nerede nasıl oturacağı, zamanı ve güçler dengesine bağlıydı. Taşlar henüz yerine oturmadı. Fakat, yaşanmakta olanlarda yeni durumlar gelişti. Arap halkı hareketleri bütün coğrafyayı sallayıp egemenleri derin bir korkuya iteklerken -ki bu korkuyu dünden beri TV ekranlarında demeç verenlerin dudaklarında, mimiklerinde, köşe yazılarının satır aralarında derinden hissetmek mümkündür- bu hareketlere hazırlıksız yakalanan emperyal güçlerin kısa sürede bu hareketlerle uyumlu bir yönelime girecek politikalar ürettiğine de tanık olmaya başladık. Edindiğimiz bilgiler ABD’nin uzun süredir bu çeşit hareketleri kendi yönelim ve denetiminde şekillendirmek için ciddi hazırlıklar yaptığını gösterse de, hiçkimsenin çıkıp sokakları dolduran milyonları ABD’nin basit bir piyonu gibi göstermeye hakkı yoktur. Fakat geldiğimiz noktada ABD önderliğindeki emperyal blok bu hareketlere yön verme stratejisini üretmeye başlamıştır. Bu stratejinin belirgn görünümü Libya’ya olan müdahaledir. Libya’ya yapılan müdahale genişletilmiş Büyük Ortadoğu projesinin Kuzey Afrika’yı kapsayarak alan genişlettiği bilinen bir durumdur. Özellikle Japonya’da meydana gelen nükleer sızıntı sonrası petrol ve doğalgaza olan bağımlılığın arttığı bilinen bir gerçekliktir. Bu bağımlılık aynı zamanda petrol ve doğalgaz rezervlerinin ve geçiş yollarının denetimi üzerindeki mücadelenin de keskinleşeceğinin göstergesidir. Libya’ya müdahale aslında ABD’nin Suriye, İran ve Hazar havzasını şekillendirme çabasının bir alt basamağı olarak algılanmalıdır. Bu bir dizi halk hareketine yaslanarak söz konusu bölgedeki hükümet yapılarının değişmesi ABD’ye bağımlı ve onun korumasında yeni hükümetlerin devreye girmesi ve Hazar doğalgaz ve petrolünün kontrol altına alınarak Doğu Akdeniz üzerinden güvenli bir şekilde Avrupa’ya ulaştırma proojesidir. Suriye’de giderek büyüyen hareket Azerbeycan ve Türk-i Cumhuriyetlere sirayet etmiştir. Önümüzdeki süreçte bütün Ortadoğu haritasının hatta Kafkas haritasının yeniden çizilmesi için sert mücadelelerin yaşanacağını dünden kestirmek gerekir. Bu önkabul doğal bir şekilde Türkiye siyasetinin de böylesi bir politik yönelimin ekseninde şekilleneceğini var saymak zorundadır. Türkiye Libya karasularında bayrak sallayarak yeniden paylaşım sürecinde emperyalistler arasındaki kamplaşmada yerini almıştır. Bu yer alış, aynı zamanda AKP hükümetinin bir bütün olarak muhalif hareketler karşısındaki keskinleşen çizgisini de bir şekilde tariflemek açısından önemlidir. Önden söylemek gerekirse Tayyip Erdoğan’ın Avrupa’ya, Kürtlere, demokratlara, liberallere, sokaktaki liselilere kadar uzanan tehditkar ve kibirli söyleminin altında sürekli yaptırdığı anketlerden gördüğü %44 civarındaki oy ve ABD ile kurduğu diyalog vardır. AKP sadece kendisine oy verenlere ve ABD’ye yaslanmaktadır. Aslan rolüne soyunan kedinin arkasında devasa bir emperyal paylaşım planı ve tribün sevdası vardır. Kabul etmek gerekir ki tribüne güvenerek yola çıkmak tehlikelidir. ABD patentli projenin kırılma noktalarından birinin bölgede hegamonik güç olarak bizzat varlığını sürdüren karşıt emperyal güçler oluşturduğu gibi, denetim dışı halk hareketleri de bir tehdit unsuru olarak bu planın karşısında durmaktadır. Nitekim Bahreyn’deki hareketin Suudi ordusu tarafından ezilmesinin sessizce geçiştirilmesi bu kaygıya ilişkindir. Halk hareketleriyle oynamak tehlikelidir. Kısa sürede sizin kontrolünüzden çıkabilir. Bu bağlamda Kürt özgürlük hareketi önemli bir örnek olarak karşımızda durmaktadır. Doğu Devrimci bir önderliğin bütün planları ve projeleri nasıl yerle yeksan ettiğini bizzat yaşayarak ve yaşatarak göstermektedir. KAN KARDEŞLİĞİ Herkesin çocukluğunda zihninin arkalarında bir yerlerde kalan bir kan kardeşi vardır. Kenar bir yere çekilinir, çakılar çekilir, parmaklar kesilir ve gizli kardeşlik ilan edilir. Tayyip Erdoğan YSK kararından bir gün önce Kürt sorununun ortadan kalktığını açıklarken Kürt kardeşlerinin kişisel meseleleri olduğunu dile getirmişti. Diyarbakır’dan anladık ki Tayyip’in Kürtlerle kardeşliği Kürtlerin kanıyla yazılan bir “kan” kardeşliğidir. Tayyip Erdoğan’ın kardeşlikten anladığı kardeşlerinin kanını akıtarak, Kürt şehirlerini kanla yıkayarak, kanla yazılmış bir tarihi kan dökerek kabul ettirerek, kanla boyun eğdirerek, Kürt’ün kendi kanıyla imzaladığı bir kardeşlik anlaşmasıymış. Hiçkimse yaşananlardan sadece YSK’yı sorumlu tutma lüksüne sahip değildir. Son tahlilde YSK varolan seçim yasasını zorlayarak adaylıkları veto etmiş, yine zorlayarak bu vetoyu kaldırmıştır. Fakat ortada üstünden geçilmemesi gereken koskoca bir seçim yasası durmaktadır. Bu yasa 12 Eylül diktatörlüğünün istikrar adını koyduğu %10’luk barajla kuruludur ve AKP kendini 12 Eylül karşıtı cilalayıp kimi solculara bile yuttururken bu yasanın değiştirilmesine ısrarla karşı çıkmıştır. Kendi suçunu başkalarının üstüne atarak günahlarından kurtulmaya çalışan nankör kediye benzemektedir. Pek çoğumuz bu resmi görmüştür. Görmediyse bir yerlerde bir çizgi filmle ya da bir filmle buna rastlamıştır. Sevimli görünen kedi aslında vazoyu kıran kedidir. Ama suçlanan masum köpektir. Seçim yasasını değiştirmeyerek, hatta savunarak, ısrar ederek AKP bu zemini hazırlamıştır. Bununla yetinmemiştir. Ceza yasalarını ağırlaştırarak 2500’e yakın Kürt halkının siyasi temsilcisini cezaevine doldurarak yapılan bütün işlere çanak tutmuştur. Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir. Devlet eliyle kurduğu televizyonda Kürtçe yayınlar yaparak Kürt halkına şirin görünmeye çalışan sözcülerinin ağzından Kürtçe selamlar veren gülücükler gönderen siyasi iktidar KCK tutsaklarının Kürtçe savunmasını kabul edilmemesini ve bu nedenle savunma haklarının elinden alınmasını keyif ve sessizlik içerisinde izlemektedir. Denilebilir ki savunmayı almayanlar mahkemedir. Bunu söyleyenler mahkemelerin meclis tarafından yapılan kanunları uygulamakla yükümlü olduğu gerçeğini gizleyenlerdir. Mecliste çoğunluğu elinde bulunduran hükümetin ceza yasasını değiştirmek için bir günlük mesaiye ihtiyacı vardır. Yasa yapıcı ve uygulayıcı olanlar bu yasalarla insanlarıı yargılayanlara fazla kızmamalıdırlar. Kürtlere kalkan devlet elinin omuzu AKP’ye dayalıdır. Sorumluluk Tayyip Erdoğan hükümetinindir. CHP’nin bile meclisi olağanüstü oturuma çağırdığı süreçte AKP sözcülerinin ısrarla buna karşı çıkması söylediklerimizi kanıtlamaktadır. Düne kadar kendi vekillerinin kesinlikle küsmeyeceğini, birlik ve bütünlük içinde davranacağını şovlar yaparak açıklayan hükümet seçim yasasının değiştirilmesi kararıyla meclis olağanüstü toplantıya çağrıldığında aday gösterilmeyen milletvekillerinin meclise gelmeyeceğini açıklamaya başlamıştır. Avrupa’ya, Kürtlere, Alevilere, liseli öğrencilere üst perdeden konuşan ve kendine Kaf dağı zirvelerinde rezidans inşa eden Tayyip Erdoğan’ın milletvekillerine söz geçiremeyeceğini iddia etmesi komiktir. AKP tehlikeli bir oyun oynamış ve kaybetmiştir. Devletin derin aklı çektikleri restin Kürtler tarafından görüldüğünü anlar anlamaz sürecin de nereye varacağını kavramıştır. YSK geri adım atmak zorunda bırakılmıştır. Devlet geri adım atmıştır... Dün belgeleri vermeyenler alelacele belgeler düzenlerken verilmiş hüküm cezaları bile ertelenmiştir. Kürtler Diyarbakır’da kan akıtmıştır. Ama devlete akacak kanın sadece Kürtlerin kanıyla sınırlı kalmayacağını göstermiştir. YSK geri adım atmasaydı muhtemelen Kürt hareketi seçimleri boykot edecekti. Bu boykot ediş kendi doğallığında TC parlementosunun kapılarının Kürtlere kapatılmasının cevabını Kürt parlemantosunu kurarak verecekti. Bu sürecin aynı zamanda bütün ülke metropollerini de saracak ve Kürdistan’ı tutuşturacak bir halk ayaklanmasına tekabül edeceğini görememek için gözlerin duyu ediminin bitmiş olması bile yeterli değildir. Son iki güne sığan gelişmeler iki yönüyle bizim açımızdan da öğreticidir. Arap halk hareketlerinin aksine devrimci ve örgütlü bir önderlik sözkonusuysa isyanın yenilgiye uğraması ya da kontrol altına alınması söz konusu değildir. Kürt özgürlük hareketi onlarca yıldır yürüttüğü gerilla mücadelesini adım adım bir halk hareketine çevirmiş ve yenilmez bir güç haline gelmiştir. Devlet kaçınılmaz olarak Kürt özgürlük hareketini muhatap alacaktır. Kürtler devlete doğrudan ölümü göstermiştir. Doğru bir önderlik siyasal konjonktürü kendi stratejisine uygun bir şekilde algılayıp bu konjonktürle algılayıp yeniden tarifleyebilen önderliktir. Arap halk hareketlerinin yarattığı meşruiyet çizgisi ve egemenlere saldığı korku Kürt özgürlük hareketi tarafından doğru görülmüş sivil itaatsizlikle başlayan eylem çizgisi vekillerin veto kararıyla hızla savaş konseptiyle evrilmiştir. Devlet Kürtlere savaş blofünü çekmiş Kürt özgürlük hareketi bu blofü görmüş, savaş çağrısına savaş narasıyla cevap vermiştir. Tek tek insanıyla, belediyesiyle, artık hızla özgürleşen ve giderek devletten kopan bir oluşum söz konusudur. Belediye panzerlerin karşısına dozerlerini dikerken insanlar üstlerine saldıran panzerlere balyozlarla cevap vermeye başlamıştır. Devletin topyekun savaş resti topyekun ayaklanmayla cevaplandırılmıştır. Bundan sonra Kürtlerin geri adım atmasını beklemek safdilliktir. Devlet ya hızla Kürtlerle uzlaşma yolunu seçecek ya da Kürtler kendi yollarını kendisi çizecek. Burada karar vermesi gerekenlerden biri de Türkiye kamuoyudur. Kürtlerin isyan çağrısını görmezden gelip liberallerin hükümet telkinlerine kanıp isyan edenleri isyan ettikleri için suçlayarak yol yüründüğü takdirde varılacak yer kan banyosudur. Varılacak yer ortak yaşama imkanlarının toptan yok edilmesidir. Kürtler Tayyip’in kan kardeşliğine kendi kardeşlik formülleriyle cevap vermiştir. Kardeşlik eşit koşullar içinde mümkündür. Yaşananlar aynı zamanda politikanın sınırlarını ve imkanlarını görmemizi de sağlamıştır. Bir yandan devletin aczini izlerken diğer yandan kendi zayıflığımızla da hızla yüzleşiyoruz. Kürtlerin gücü bizim güçsüzlüğümüzü gösteriyor. Devlete meydan okuyan bir halk neleri nasıl kazanacağını yıllardır adım adım gösterirken son 6 ayına yazıldığında efsaneleşecek tarihi bir mücadele ve taktik hamleler koyarak Türkiye sosyalist hareketine bırakın devrim yapmayı sadece basit halk mücadelesinin bile devletle dişe diş dövüşecek güçlü bir politik örgütlenmeden her çeşit aracı kullanabilme esnekliğine sahip bir mücadele hattından ve kitleler üzerinde hegemonya kuracak gelişkin bir kadro olanağı ve stratejiden geçtiğini gösteriyor. Şapkamızı önümüze koyup bir kere daha düşünmeliyiz, bu imkanları ve gücü nasıl yakalarız diye. Öngörmek gerekir ki, seçimin havası değişmiştir.
Seçimden sonrası içinse söylenebilecek bir şey varsa Arap isyanları için
söylenenin aynısıdır. Taş yerinden oynamıştır. Belediyesiyle dozeriyle
balyozuyla çadırıyla Kürtler ayağa kalktı ve birleşti. Önümüzdeki
sürecin tarihi yazılacaksa eğer bu tarihin önemli figürlerinden biri
Kürt halkı ve onun önderliği olacaktır. Kibirli Tayyip Erdoğan’ın yüksek
perdeden söylemi ve küstah havası Diyarbakır’da kepçesini havaya
kaldıran dozer tarafından alınmıştır. Bu hava Taksim’i dumana boğan gaz
bombasının içinde sönmüştür. Siyasal iktidar Kürt sorununda bütün
önceliğini ve gündem belirleyiciliğini kaybetmiştir. Dünün statüko
karşıtı AKP’si veto ve sonrasında başlayan isyan dalgası karşısında
statükoya sarılmış ve CHP’nin çağrılarına cevap veremeyecek kadar dili
tutulmuştur. Gündem kum taneleri gibi Tayyip’in parmaklarının arasından
akıp geçmiştir. Kürtler zaferi sokakta ve dağlarda kan dökerek
kazanmıştır. Kazandıklarını kan dökmeden alma şansı yoktur. Önümüzdeki
süreçte halkıyla iktidarıyla TC’nin cevap vereceği soru ya topyekun
savaş ya adil demokratik barış olacaktır. Bu soru bizim için de
geçerlidir. SDP dün olduğu gibi bugün de İstanbul Taksim’de ve İzmir’de
Agora’da BDP önünde devlete karşı Kürt halkıyla omuz omuza safını
tutmuştur. Bir bedel ödenecekse o bedel ortak bir bedel olacaktır.
Kazanan Kürt halkı ve özgürlük hareketi olacaktır. >> Sosyalist Demokrasi, 22 Nisan 2011 |
||
|
Loading
|