“Bugün üzgünüm
Ama yarın
Yarın bu dünya böyle kalmaz.”[1]
İki şeyin altını özenle çizerek başlayalım.
Yazmamız gereken, yazmaktan başka açarımızın olmadığı bu yazıyı
“yalanlar, yalancılar” konusunda kaleme alırken; bunun da “iddianame”
denilen şey için nihayetinde bir “otopsi” olduğunun altını çizmeli… Bu
birincisi…
“Narke”, Yunanca bir sözcük. “Narkoz”, “Narkotik” gibi sözcüklerin
kökünü oluşturuyor ve derin uyku, uyuşma anlamına geliyor…
“Egemen hukuk(suzluk)” denilen şeyin bir yalan olması yanında; “yargı
bağımsızlığı” söylenceleri de dahil olmak üzere, “Narke” sözcüğüyle,
yani uyuşturma ile doğrudan ilişkili olduğundan şüphe etmiyoruz; bu da
ikincisi
“İDDİANAME”
Elimizin altında, karşımızda “iddianame” denen bir
şey var; Kadir Altınışık (34960) imzalı ve tam 130 sayfa…
Rıdvan Turan’ın, “İddianame o denli fantastik ki, bir çırpıda
anlayıvermek öyle her babayiğidin harcı değil”; Tuncay Yılmaz’ın, “İnsan
yazarken neresinden başlasa şaşırıyor,” diye betimledikleri evrak, yani
2011/48 nolu “iddianame” asılsız beyanlara dayalı bir komplo senaryosu.
“Senaryo” dedik; belirtmeden geçmeyeyim: Üçüncü sınıf bile değil…
Söz konusu senaryo ile SDP, TÖP yöneticileri ve Sosyalist Parti’den
Mahir Sayın gibi onlarca devrimci, aydın, sosyalist de ya tutuklanmış,
ya da tutuklanma tehdidiyle yüzyüze kalmıştır.
Bu komplo ile radikal sosyalist hareketin tepesinde Demokles’in kılıcı
sallanmaktadır.
Devrimci Karargâh davası ile ilişkilendirilmek istenen, ancak hiçbir
aklî ve somut delile dayanmayan “iddianame”de “Ahmet Türk’e yönelik
yumruklu saldırıyı protesto etme”nin, “Newroz’a, “IMF protestosuna
katılma”nın Devrimci Karargâh örgütüne üyeliğin kanıtı olarak
gösterildiğinden söz edersek; varın gerisini siz düşünün! (Geçerken
belirtelim: her ikimiz de, Ahmet Türk’e yönelik yumruklu saldırıyı
protesto ettik, Ankara’daki Newroz ve İstanbul/ Taksim’deki IMF
protestosuna katıldık; ne olmuş yani?)
Bundan başka SDP ve TÖP yöneticilerinin, legal Demokrasi İçin Birlik
Hareketi toplantılarına katılmaları bile “suç” olarak sunuluyor!
Aslı sorulursa bu; yalancıların yalanlarıyla, radikal sosyalistlere
karşı tezgâhlanmış (AKP patentli) bir komplodur; STV Haber Bülteni’ni,
‘Zaman Gazetesi’ni andıran yapısıdır…
Söz konusu evrakı sınır tanımaz bir kriminalizasyon mantık(sızlığ)ı
biçimlendirirken; saçmalamalar ve iftiralar da işin cabasıdır…
SAÇMALAMALAR, İFTİRALAR
21 Eylül 2010’da evleri basılarak gözaltına alınan
kardeşlerimiz, dört günlük sorgu sürecinin ardından tutuklandılar. Önce
Silivri’ye kondular, şimdi de Tekirdağ F Tipi’ndeler…
Tutuklu olan olmayan, ismi bir şekilde bu dosyaya giren herkesi Devrimci
Karargâh Örgütü “üyesi” olmakla suçlayan, dört buçuk ay sonra açıklanan
130 sayfalık ve 40 ek klasörlük iddianame için söylenecek tek şey
“zorlama yalan(lar)” yani saçmalamalar ve iftiralar olabilir…
Çünkü Joseph Roux’nun, “İftira nedir? Çıkarını gözeten, önyargılı bir
yargıcın, sanığın yokluğunda, kapalı kapılar ardında, savunmasını bile
almadan vardığı ‘suçlu’ yargısı”; Henry Fielding’in, “İftira kılıçtan da
acımasız bir silahtır,” diye betimler onu. Ve “iftira” deyip geçmeyin;
hele ki “delili”, sadece polis fezlekeleriyse…
“Saçmalamalar”a gelince; mesela telefondaki espriler, “iddianame”
denilen şeyde “kanıt” olabilir!
Örneğin SDP’lilerin günlük görüşmelerinin teknik takibe alındığı
“iddianame”de, Mahir Sayın ile Tuncay Yılmaz arasında geçen telefon
görüşmesi ve görüşmede yapılan “Burası devrimci karargâh yaa” esprisi
dahi “örgüt konuşması” sayılabilmiştir!
Mahir Sayın’ın, “Bir acayip örgüt davası”[2] diye mahkûm ettiği şey
saçma değilse, nedir?!
Örnek çok; tıpkı “biz” gibi…
BİR PARANTEZ…
İnsanın kendinden söz etmesi çok zor; ancak
“zaruri” olunca yapacak bir şey yok…
Örneğin Kadir Altınışık’ın “iddiamesi”nin 47’inci sayfasında: “Şüpheli
Günay KUBİLAY’ın ikametinde yapılan aramada elde edilen 120 GB’lik
Seagate marka dijital malzemenin yapılan incelemesinde; 7.000’den fazla
ofis belgesinin bulunduğu, çok sayıda belgenin Temel DEMİRER ve Sibel
ÖZBUDUN imzası ile yazıldığı”;
65’inci sayfasında: “Şüpheli Sultan Seçik KUBİLAY’ın ikametinde yapılan
aramada elde edilen 120 GB’lik Seagate marka dijital malzemenin yapılan
incelemesinde; 7.000’den fazla ofis belgesinin bulunduğu, çok sayıda
belgenin Temel DEMİRER ve Sibel ÖZBUDUN imzası ile yazıldığı”;
95’inci sayfasında: “Partizan yolu (16 Haziran) TKP-Kıvılcım ve Dev-Sol
darbeci kanat birlikte hareket ediyorlar. 16 Hazirandan Serdar KAYA,
Mehmet YILMAZER ve Temel DEMİRER birlikte dergi-kitap çıkarıyorlar.
‘BİLİNÇ VE EYLEM’, Su Yayınlarından kitaplaştırılmıştır. 2005-2006
yıllarında bu yazılar vardır. Dolayısıyla bu gruplar hep birlikte
Devrimci Karargâh içindedirler”;
96’ıncı sayfasında: “SON TEZGÂH’ın beyanlarında geçen Mehmet YILMAZER ve
Temel DEMİRER’e ait dijital malzemeler içerisinde ‘m.Yılmaz’ ve
‘TDEMİRER’ isimli belgelerin bulunması hususu birlikte
değerlendirildiğinde şüpheli Selda BASUSTA’nın yasadışı DEVRİMCİ
KARARGÂH terör örgütü ve örgüt mensupları ile irtibatlı olduğu ve Örgüt
üyesi olduğu kanaatine varılmıştır,” ibareleri geçiyor…
“İddaname”de hangi amaçla vurgulandığı anlaşılamasa’ “müphem” gibi
görünse de altı çizilmek istenen: Sibel Özbudun ile Temel Demirer’in de
Devrimci Karargâh “mensubu oldukları”(?!) gibi bir şey galiba…
Çünkü bunun bir öncesi de var!
I. no’lu Devrimci Karargâh “iddianame”sinin 27/04/1009 tarihli “Devrimci
Karargâh Operasyonu Genel Değerlendirme Raporu”nun 40’ıncı sayfasındaki
Devrimci Karargâh “örgüt şeması”nın üç dalından (en solda Bedreddini
Hareket, ortada “Devrimci Sol Örgüt” var…) en sağındaki “16 Haziran
Hareketi” alt başlığında sıralanan isimlerin 3. sırasinda Temel Demirel
yer alıyor…
Yine “Bilgi Alma Tutanağı”daki Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün
18/01/2009 tarihinde “Son Tezgâh” kod adlı “Gizli Tanık”ın (yani
itirafçının!) 43’üncü sayfada başlayan yalanlarının 44’üncü sayfasında:
“Partizan Yolu (16 Haziran) TKP-Kıvılcım ve Dev-Sol darbeci kanat
birlikte hareket ediyorlar. 16 Hazirandan Serdar KAYA, Mehmet YILMAZER
ve Temel DEMİRER birlikte dergi-kitap çıkarıyorlar… Dolayısıyla bu
gruplar hep birlikte Devrimci Karargâh içindedirler…” denilmişti…
Bunların yanında “Gizli Tanık İfadesinde Geçen ‘Devrimci Karargâh’ Terör
Örgütü ile İlgili Tespit Tutanağı”nın 122’inci sayfasında Temel
Demirer’in adı geçerken; “12-14-15-18-20 no’lu klasörler” ile “Ana
Dosya”da da “örgüt yöneticisi (?) Temel Demirer ile “teorisyen” Sibel
Özbudun’dan söz ediliyor…
Kanıt ne? “Gizli Tanık”ın (yani itirafçının!) yalanları!
Saçmalamalar ve iftiralar bunlar!
Kardeşlerim de bu mantık(sızlık)la ve Hanefi Avcı ile “birlikte”
yargılanıyorlar!
O BİR “AVCI”
Onun için Nuray Mert, “Her şeyden önce,
siyasal-kişisel bir muhasebe söz konusu, zaman içinde, “devletin Avcısı”
olmayı nasıl sorguladığını anlatıyor. Ben bu muhasebenin “samimi” olduğu
kanaati edindim,” dese de; bu kanaati paylaşmak mümkün değil!
Avcı bir işkenceci; bu özelliği onun kariyerinin ayrılmaz parçası!
“Ben bir ‘efsane’ydim” patolojisiyle, “32 yıllık meslek hayatımın her
olayı, her konusu bir kitaba, bir filme konu olacakken, tüm
yaşadıklarımı ve hayatımı bir kitaba sığdırabilmem mümkün değil,” diyen
O, “işkence ettiklerine imrenen” bir işkenceci olarak bilinçaltını şu
satırlara yansıtıyor:
“İnançları ve idealleri uğruna çalışan, bu uğurda fedakârlık gösteren,
her şeylerini bırakıp legal örgüt mensubu olan insanlara eskiden beri
aşırı saygı duyardım…”
“Neden”i de şöyle “gerekçe”lendiriyor kendince Avcı: “Çevremde gördüğüm
devlet memurları üç beş kurus rüşvet almak için haksız ve hukuksuz
davranışlara girişip vicdanlarını satarken; her şeyi para için yapan ama
kendilerini vatansever olarak tanıtan mafya mensubu organize suç
şebekeleri birkaç kuruş için namuslarını ayaklar altına alarak cana
kıyıp, insanlara eziyet ederken; ülkenin ve benim düşmanım olduklarını
düşünerek karşı olduğum illegal örgüt mensupları kendi idealleri uğruna
her fedakârlığı yapıyordu.”
“Soru(n)” dediği şeyi, onca yaşanmışlık ardından “böyle” tarif ederek
diyor ki:
“Simonlaşmayacaktım. Yanlışı kim yaparsa yapsın karşı çıkacaktım; suç
işleyenlere kendi tarafımdan insanlar, kendi arkadaşlarım bile olsa veya
ne kadar güçlü olursa olsun, bedeli ne olursa olsun, karşı duracaktım…”
“Yıllar yılları kovaladı, olaylar olayları… Bir süre sonra, toplumsal
yaşam için yıllarca düşmanca gördüğüm grup, düşünce ve örgütlerin
aslında sağlıklı bir demokrasinin olmazsa olmazı olduklarını; modern bir
toplum için asıl tehlikenin, bunların aksine her muhalefeti yok etmeye
odaklanmış benim savunduğum değerler olduğunu anladım. Bunun acısını
derinlerden yaşadım…”[3]
Dediğimiz gibi, ne derse desin, O bir Avcı…
O Avcı ki, “iddianame”de “Devrimci Karargâh örgütüne yardım,
yataklık”tan yargılanırken; ‘Son Tezgâh’ adı verilen gizli tanığın
Devrimci Karargâh terör örgütü ile ilgili verdiği ifade de yer aldı.
Bir an düşünün Avrupa Parlamentosu Milletvekili Marietje Schaake’nin,
Adalet Bakanlığı’na başvurarak, yüz yüze görüşme izni istediği Hanefi
Avcı, Ergenekon için Devrimci Karargâh’a “yardım yataklık” edecekmiş…
Bu ve Avcı’nın “değiştiği” yollu “iddia” da olsa olsa, bir turşulu
baklava tarifi kadar “mantıki”dir; tıpkı “Yetmez ama Evet”çilerin
demokrat ilan ettiği AKP gibi…
AKP’NİN -VERİLİ- TABLOSU
Yalancıların komplolarından, yalanlarına uzanan bu
tablonun mimarı, elbette AKP…
‘The Economist’ dergisinin ‘2010 Yılı Demokrasi Endeksi’ raporunda
Türkiye, -bırakın “tam demokrasi” olmayı!- “kusurlu demokrasiler” denen
kategoriye bile sokulmuyor, “melez rejimler” başlığı altında yer
alıyordu.
13 Ocak 2011’de ‘Freedom House’ adlı düşünce kuruluşunun yayınladığı
‘Dünyada Özgürlük 2011’ araştırmada da 193 ülke içinde Türkiye, “kısmen
özgür” kategorisinde yer alıyor.
Sezgin Tanrıkulu’na göre, “AKP’nin sekiz yıllık iktidarı boyunca, toplam
116 faili meçhul cinayet işlendi, yargısız infaz, dur ihtarı, rasgele
ateş açma sonucunda 367 kişi hayatını kaybetti. Gözaltında ya da
cezaevinde 370 ölüm olayı meydana geldi.
Kan oluk oluk akmaya devam ediyor, acılara sürekli yenileri ekleniyor; 8
yılda çatışmalarda 2 bin 262 kişi yaşamını yitirdi, 8 bin 710 kişi
işkenceden geçirildi, 87 bin 513 kişi gözaltına alındı. 671 yayın
yasaklandı.”
Dört bir yandan mantar gibi toplu mezarlar fışkırıyorken; hangi “ileri
demokrasi”den söz ediyorsunuz?
Kuşku yok; su götürmez şu: Tuz da koktu!
- Örneğin Kars Ağır Ceza Mahkemesi, 2009 yılında gözaltında Tahsin Orman
adlı Digorlu bir köylünün işkence görmesine ilişkin “İşkencenin hayvani
bir uygulama olduğu” şeklinde demeç veren eski DEP Milletvekili Mahmut
Alınak’a 14 ay 17 gün hapis cezası verdi…
- Şanlıurfa’nın Bozova İlçesi’ne bağlı Küpeli Köyü’nde köylüleri yüzüstü
yere yatırıp sopayla döven astsubay sadece 740 TL para cezasına
çarptırıldı…
- Polis memuru Vahit Karşılıyan, Altındağ’da Soner Çankal’ın öldürülmesi
olayıyla ilgili yargılandığı Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davada,
“taksirle öldürme” suçundan 6 ay 20 gün hapis cezası verildi…
- 12 Haziran 1980’de İnciraltı Öğrenci Yurdu’nda kalan 5 öğrencinin
katledilmesine yönelik, 30 yıl sonra yapılan suç duyurularıyla ilgili
takipsizlik kararı verildi…
- Mehmet Ağar’ın Susurluk çetesine yardım ettiği iddiasıyla yargılandığı
davanın duruşmasında karar beklenirken, mahkeme heyet değişti, duruşma
ertelendi
“YETMEZ” Mİ?!
Türkiye’de siyaset “sivil” (denilen!) otoriterliğe
savruluyor.
Değişen hiçbir şey olmadı, olmayacak.
Yargının AKP patentli yürütmenin denetimine devredilmesi yönündeki
adımlar, yeni bir anayasa vaat eden genel seçimlere yüzde on barajı ile
gidilmesi konusundaki ısrar, Kürt meselesinde milliyetçi siyaset
anlayışına geri dönüş, gösteri, ifade özgürlüğü, muhalefete
tahammülsüzlük, vb’leri siyasetin “demokratikleştiği”nin değil,
otoriterleştiğinin ifadesi…
Burada altı çizilmesi gereken “Yetmez ama evet”çilerin, tüm bunları
ısrarla görmezden gelmesi, en iyi ihtimalle lafı dolandırması, “darbe”
tehdidi dışında hiçbir meseleyi ciddiye almaması.
Dahası, “Muhayyel bir demokratik gelecek” beklentisiyle, AKP’nin
otoriter siyasetlerini doğrudan veya dolaylı desteklemeleri…
KCK’dan Devrimci Karargâh tezgâhına ya da 3 Mart 2011 sabahı Ahmet Şık,
Nedim Şener ve Yalçın Küçük ile diğer gazeteci ve yazarların gözaltına
alınmalarına; AKP’ce “bizler”e biçilen deli gömleğinin ne olduğunu -bir
kez daha!- ortaya koydu…
Hâlâ mı “Yetmez ama Evet”?
Ahmet Şık, Nedim Şener kitap yazdı, gazetecilik yaptı…
Muhalefet etti…
Bunlar ağır suçlar değil mi?
Sakın ola kimse “Bunlar Erdoğan’ın talimatıyla olan şeyler değil,” deme
zırvasına sarılmasın!
Her şey Ahmet Şık’ın “Dokunan yanar” haykırışında altını çizdiği
üzeredir.
Artık, “Yetmez ama Evet”çiler dışında herkes hedeftir; yani
“Bilgisayardan kurtarılan belge”ler(?!) ile zindanlara kapatılmaya
adaydır…
“Gerekçe(sizlik)” bu denli saçma ve aptalca da olsa…
Radikal sosyalistlere yönelik 21 Eylül 2010 (ve benzeri) komplolardan
KCK veya Devrimci Karargâh çuvalına doldurma harekâtlarına ilişkin sınır
tanımaz mantıksızlığa olup bitmeyene ne diyorsunuz “Yetmez ama
Evet”çiler…
Şimdi Neyzen Tevfik Kolaylı’nın, “Türkü yine o türkü, sazlarda el
değişti/ Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti”; Mevlana’nın,
“Bozuk düzen, çürümüş bir köktür./ Çürümüş bir ağaç meyve vermez,”
dizelerinin altını bir kez daha çizerek soralım: Bu cadı avının,
Ergenekon’dan farklı ne?
KARDEŞLERİM(İZ)E
İçeridekiler, kardeşlerim(iz), komploların da,
yalancıların da, yalanlarıyla yerle yeksan olacağı bir yere gidiyoruz.
Çünkü mumu söndüren rüzgâr, yangını alevlendirir; malum devrimcilerin
hayal gücü henüz “var olmayan” şeyleri görme yeteneğidir…
Hepimize C. F. Meyer’in, “Ahlâkın temeli, özgürlüktür”; Bernard Shaw’ın,
“Siz var olan şeyleri görür ve şöyle dersiniz: Neden? Ama ben var
olmayan şeyleri hayal ederim ve derim ki: Neden olmasın?” sözünü
anımsatan bir gelecek eşikte…
İçeridekiler, kardeşlerim(iz), “Les montagnes ne se rencontrent pas,
mais les hommes se rencontrent/ Dağlar kavuşmazlar, fakat insanlar
kavuşurlar”; mutlaka görüşeceğiz, kucaklaşacağız, yeniden alanlarda
buluşacağız…
Hem de ‘Mecelle’ Madde: 11’in, “Zaruretler, memnu olan şeyi mubah kılar”
ve yine ‘Mecelle’ Madde: 39’un, “Mani, zail oldukta memnu avdet eder,”
saptamalarını yaşama geçirmemiz gerektiğini anımsatarak…