![]() |
|
|
|
|
||
|
"BENİ TARİHLE YARGILA" DERDİ AHMET KAYA TEMEL DEMİRER Sosyalist Demokrasi, 4 Şubat 2011, sayı: 103 “Hayatı geleceğe dönük yaşar, Sürgünde egemenler tarafından katledilmesinden 10 yıl sonra, bir alay patırtı arasında Ahmet Kaya’ya dair yazarken; ilk anımsanıp/anımsatılması gereken, J. Baudrillard’ın, “İlkel toplumların maskları vardı, burjuva toplumun aynaları, bizim ise görüntülerimiz var” sözüdür… Görüntüler(imiz)in maskeye dönüştü(tüldü)ğü bir sahtekârlığın kol gezdiği koordinatlarda, devrime ve devrimcilere, yani hakikâtlere dair yazmak, konuşmak A’dan Z’ye tüm kapitalist dünyaya ve beşeri ilişkilerine meydan okumayı “olmazsa olmaz” kılar… Çünkü sözünü ettiğim “Dünya, incelikten yoksun
hilekârlar, alçak yalancılar tarafından kaba bir biçimde oynanan kötü
bir komedidir” diyen Stendhal’ın da ifade ettiği veya Melih Cevdet
Anday’ın, “Bayılırım şu düzenli dünyaya/ Altta ölüler/ Üstte diriler/
Gel keyfim gel” dizelerindeki ironik betimlemede dile getirildiği… Hayır; olup-bit(mey)eni bir Gülen’ci, Eyüp Can
gibi, “Hepsi ‘zamanın ruhuna’ uygun bir şekilde hoyratça ülkelerinden
koparılmış geniş bir sürgünler albümü bu… Keşke bu ülke ‘zamanın ruhuna’
kafa tutan aydın ve sanatçılarına karşı bu kadar hoyrat olmasaydı. Ama
oldu!” türünden “genellemeler” ile geçiştiremeyiz… Evet, zamanın görkemi yalanın maskesini düşürmüştür… Onun içinde Sürgünün simgesi olan Nâzım Hikmet Ran; 1981 Ekim’inde sürgüne çıkmak zorunda bırakılan Yılmaz Güney; Kürtçe bir klip çektiğini ve bunu yayınlayacak yürekli televizyoncuların da olduğunu söyledikten sonra Türkiye’yi terk etmek zorunda kalıp, 1999’da sürgünlüğü başlayan ve -kahrından- öl(dürül)en Ahmet Kaya ile ötekiler hakkındaki manipülatif egemen yalanlar deşifre edilerek açığa çıkar(tıl)lmalıdır… Evet, “Çok zor, Ahmet Kaya üzerine yazmak… Herkese
başka bir şey ifade ediyor Ahmet Kaya,” Mustafa Kuleli’nin deyişiyle… Buna kimin itirazı olabilir? O Ahmet Kaya ki, 1999’da katıldığı Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül töreninde “Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim,” sözlerinin ardından geceye katılanların çatallı bıçaklı linç girişimine maruz kalıp, İstanbul DGM’de toplam 13.5 yıl ağır hapis istemiyle yargılanması üzerine Haziran 1999’da Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakılıp, tekrarlıyorum kahrından geçirdiği kalp krizi sonucu Paris’te 16 Kasım 2000’de öl(dürül)müştü… “Benim annem, kardeşlerim, dostlarım, çocuklarım, karım, herkes orada, o ülkede yaşıyor. Ve ben Mecnun’un Leyla’yı sevmesi gibi seviyorum ülkemi,” diye haykıran Ahmet Kaya’nın katili bu düzen, onun ortakları, savunucuları ve şakşakçıları ile ona saldırıldığında susanlardır! O susanlar ki bugün şamatalarından geçilmiyor! Buna kimin itirazı olabilir? Yeri geldi, aktarmadan geçmeyeyim: Onu -Sırrı Süreyya Önder’in ifadesiyle-, “Gurbete mahkûm edip, kahrından öldürdüler. O gece o lanet salonda olup da bedenini Ahmet’e siper etmeyen Kürt kökenli herkes Muhundulu Hüseyin’dir. Çatal, tabak fırlatırken köpüklü ağızlarıyla hamasi
marşlar söyleyen herkes, Hz. İsa’yı öldürmeye gelen askerlere öperek
işaret eden Yehuda’dır.
HAKKI VERİLMİŞ BİR YAŞAM: GERÇEK(LER) VE İTİRAF(LAR)! Eşi Gülten Kaya’nın, “15 yıl boyunca hiç sıkılmadığı” bir insan olarak anlattığı Ahmet Kaya’nın en yalın hâli, “Kod Adı Bahtiyar” olan koca yürekli bir isyancılıkla dünyaya sataşacak kadar çocuksu bir cüreti bağdaştırarak yaşamış olmasıydı… O böyle yaşadı ve “ya beni de sararsa memleket hasreti” diye anlattığı bir mecburi sürgünlükte öl(dürül)dü. Hâlâ neden Ahmet Kaya’nın öldüğünden söz edilir ki? Ahmet Kaya öldürüldü; hem de taammüden ve devlet ile işbirlikçileri ve çanak yalayıcıları tarafından… Mesela Serdar Ortaç’ı, “Prestij Müzik” çevresini, çatal bıçakların uçuştuğu salonda Kaya’yı protesto etmek için 10. Yıl Marşı’nı söyleyenleri, onların arasında Mahsun Kırmızıgül’ün suskunluğunu, ‘Hürriyet’ gazetesini ve Ertuğrul Özkök’ü nasıl unutur ve “es” geçersiniz? Mesela anımsanacağı üzere ‘Hürriyet’ gazetesinin 14 Şubat 1999 tarihli manşetinde yer alan “Ayıp Ettin Gözüm” başlıklı haberde, Kaya’nın Berlin’de katıldığı bir konserde Kürdistan haritası ve Abdullah Öcalan’ın fotoğrafı önünde bir konuşma yaptığı belirtilerek, Kaya’nın, “Orkestrayla gelmedim. Gelseydim bu konser 20-25 bin marka mal olurdu. Dağdaki adamın paraya ihtiyacı var” şeklinde sözler sarf ettiği yazılmıştı. Haber üzerine hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde “PKK’ya yardım ve yataklık yapmak” suçlamasıyla dava açılan Ahmet Kaya, bir süre sonra yurt dışına çıkmak zorunda kalmış ve yargılama sonunda 3 yıl 9 ay hapis cezasına mahkûm edilmişti. İlk kez ortaya çıkan görüntülerde Kaya’nın seslendirdiği şarkıların arasında iddia edildiği gibi “Dağdaki adamın paraya ihtiyacı var” şeklinde bir cümle kurmadığı ve arka planda Öcalan’ın fotoğrafının yer almadığı, görüntülerin montajlanmış olduğu ortaya çıktı.[2] Bunları nasıl unutur ve “es” geçersiniz? Sonra da, bugün mangalda kül bırakmayanların “Ahmet Kaya linç edilirken bizler de doğru dürüst tepki gösteremedik aslında,” ve “Aydın Engin, o günlerde ikimizin birden yazılarının azaltılması ve geri sayfalara atılmasına tepki olarak yazarlığı bırakmıştı. Ben ise o dramatik günlerde ‘Yine de bir şeyler söylemek’ gibi bir kaygıyla yazmayı sürdürmüştüm,”[3] yollu itiraflarını… Bugün mangalda kül bırakmayanların 10 yıl önce sesi soluğu çıkmıyordu… Bunları nasıl unutur ve “es” geçersiniz? Onlar korkuya teslim olanlardır! Alman psikolog Jürgen Margraf’ın, yaşanan gelişmelere “Korku Çağı” adını vermiş olması boşuna ve karşılıksız değildir. Korkular yeni korkular doğuruyorken; egemenler iktidarlarını böyle korkularla, “öcü”lere, “cadı”lara dair söylencelerle sürdürüyorlar. Burada soru(n) egemenlerin iktidar üretimine dair yaptıklarından çok, bunun karşısındaki tutumumuzdur. Unutulmamalıdır ki, egemen karşısında susmak, ortak olmaktan başka bir şey değildir… O hâlde Ahmet Kaya’dan Hrant Dink’e onlar linç edilirken susanlar, öldürülmeleri ardından timsah gözyaşları döken sahtekârlardır… (Geçerken o malum ve meş’um ‘Magazin Gazetecileri Derneği’ ödül töreninde, Ahmet Kaya’ya sahip çıkan az sayıdaki insan(lar)dan birinin de Mehmet Aslantuğ olduğunu saygıyla anımsatalım…) Onlar hakkında diyebileceğimiz tek şey, “Kendini affetmeyen bir kimsenin bütün kusurları affedilebilir,” diyen Konfüçyüs’ün sözlerinin altını çizmekten başka bir şey olamaz …
“UCUZ KAHRAMANLAR”: NEREDEYDİN(İZ)? Böylesi bir tutum; “ucuz kahramanlar”a yöneltmemiz gereken “Neredeydin?” sorusunun vazgeçemeyeceği bir siyasal duruştur. Çünkü bize, “Çok dinlememiz ve az konuşmamız için iki kulağımız ve bir dilimiz vardır.” diyen Diogenes’in sözlerini anımsatan “ucuz kahramanlar”, mangalda kül bırakmayan kocaman yalanlardan başka bir şey değildir… Evet, evet, hemen her şey Ahmet Hakan’ın işaret ettiği gibidir: “Bakmayın siz bugün ‘Ah Ahmet Kaya, vah Ahmet Kaya’ diye ortalığın inletilmesine... Ahmet Kaya üzerinden delikanlılık yapanların sayıca fazlalığına... Ben yakinen şahidim: O meşhur ‘Ahmet Kaya’ya yönelik düşmanlıklar’ sürecine girildiğinde ortalık delikanlı falan kaynamıyordu. Ahmet Kaya’ya vurmak neredeyse milli spor olmuştu. Vurmayanlar ise susuyordu.” Tabiî, “Kurtulamazsın Özkök... Ne kadar uğraşsan da aklanamazsın Özkök, sonuna kadar suçlusun. Hem ahlâken hem hukuken suçlusun. Tek sen değil, bu gazetenin patronu Aydın Doğan da suçlu, bu haberi yapan da suçlu, tüm Hürriyet gazetesi camiası suçlu... Elbirliğiyle Ahmet Kaya’yı öldürme operasyonunu başlattınız ve başarıya ulaştınız… Katledilişinin 10. yılında destansı adam Ahmet Kaya’yı rahmetle anıyorum,” deyip ardından da, “Başbakan Erdoğan da Ahmet Kaya’nın anma etkinliğine katılacağını açıkladı. Umuyorum Kılıçdaroğlu da katılır, hükümet ile ana muhalefet bir insanlık ortak zemininde buluşur. Sistemli bir cinayet operasyonuyla öldürülmüş Ahmet Kaya’nın yanında olmak, vicdanın ve insanlığın gereğidir çünkü,” diye ekleyen Rasim Ozan Kütahyalı’nın -geçmişteki zor günlerde çıtı çıkmadığı gibi- Ahmet Kaya hakkında susması daha uygundur… Ahmet Kaya, Kütahyalı’nın lanetlediği devrimcilerdendir; AKP yalakalığıyla Ahmet Kaya’yı düzene eklemlemeye çalışan Kütahyalı’nın Ona sahip çıkmaya kalkışması ise sahtekârlıktır… Tıpkı “Ölümünün 10’uncu yılında Ahmet Kaya yine gündemde. Peki bugün Ahmet Kaya’yı ne kadar anlayabiliyoruz?” sorusunu neden dillendirdiğini anlamakta güçlük çektiğim “ulusal solcu” Soner Yalçın veya “Ah güzel Ahmet abi!” nakaratıyla ‘Taraf’çı Mithat Sancar’ın ya da liberal Ümit Kıvanç’ın, “Ahmet’i andık, ne iyi ettik” demesi gibi… Bunlarla ve “10 yıl geçti, başka bir 10. yıl marşı çalındı. Bir bakan, on milletvekili, yüzlerce gazeteci, sanatçı, aydın, üç bin kişi bir yürek Ahmet Kaya’yı andı… Türkiye değişiyor mu? Önemsiz bir soru değil,” diyen Koray Çalışkan’la bizim Ahmet Kaya’nın ne alâkâsı var ve olabilir ki? “Gerçek ayakkabılarını giymeden, yalan dünyayı üç
kez dolaşır,” diyen Mark Twain, “Yalan kartopuna benzer, yuvarlandıkça
büyür,” diyen Martin Luther ile “Yalanın dostu, gerçeğin de düşmanı
çoktur,” diye haykıran Girardin haklılar; kesin olarak! Zor günlerde, malum dönemlerde onlara çamur atan… Demediklerini bırakmayan… Ahmet Kaya’ya “şerefsiz” diye manşetler atıp yazılar yazanlar… Yani 12 Eylül’de 12 Eylülcü… 28 Şubat’ta 28
Şubatçı… Şimdi asker karşıtı olan medya yönetmenlerinin… Yazarlarının…
“Düşünürleri”nin… şimdilerde Ahmet Kaya’dan Kürt meselesine dek
özgürlükçü kesilmelerine “tanık” oluyoruz! Biz(ler)e “Eşitlik ve özgürlüğü bir arada vaadeden
yasa koyucular ya da devrimciler ya hayalperesttirler ya da
şarlatan,”[4] vaazı veren onlar karşısında sesiz kalamayız; çünkü
toplumsal belleğin siyasal bir mücadele alanı olduğu bilinir. Zamanında Nâzım Hikmet nasıl bir ‘vatan şairi’ hâline getirilerek bütün köktenci siyasal iddia ve içeriğinden arındırılmaya çalışılmışsa, şimdi de Ahmet Kaya etrafında bir milli mutabakat örülmeye girişiliyor anlaşılan. Öyle ya, muzaffer liberal tolerans çağında Nâzım Hikmet de Ahmet Kaya da büyük bir alincenaplıkla ulusal panteonda yer bulabilirler; yeter ki zamanında simgeleştirdikleri siyasal davadan arındıralarak depolitize edilebilsinler… Bellek ihmal edilmemesi gereken bir mücadele alanıdır. Hele söz konusu olan on yıl önce sürgünde hayatını kaybeden bir devrimci sanatçının hatırasına gösterilecek ‘sadakat’ ise. Geceyi tertip eden arkadaşlarımıza ve kendimize soralım: Ezilenlerin geleneğindeki yerini çoktan almış olan Ahmet Kaya’nın hatırasının devletlûlarımızca taltif edilmesine ihtiyacı var mı? Tekrar tekrar tekrarlamakta yarar var: Tarih bugün ve gelecekten bağımsız olmadığı gibi, hafıza da basbayağı bir siyasal mücadele alanıdır. Başka bir gelecek ve başka bir şimdi için mücadele edenler, egemenlerin belleğimiz üzerindeki tahakkümünü kırmaya çalışırlar, çalışmalıdırlar. Unutmayalım, düşman zafer kazandıkça sadece yaşayanların, yani bizlerin hayatını karartmaz, ölülerimize de el koyar. Onların hafızamızdaki imgesini çarpıtır, kendi meşrebince, kendi siyasal emelleri mucibince yepyeni bir kalıba sokar; Deniz Gezmiş’i ‘darbeci’, Nâzım Hikmet’i ‘vatan şairi’ yapar. Şimdi de Ahmet Kaya, mezarında Kürtsüz Kürt
açılımının, neo-liberal ‘demokratikleşmenin’ hizmetine sokulmak
isteniyor. Tarihimizi ve belleğimizi bu küstah düşmanın yağmasına teslim
etmemek, ölülerimizin egemenlerin zafer alayında yerlerde sürüklenmesine
karşı çıkmak basbayağı siyasal bir görevdir…
SONUÇ YERİNE: “HAKKINDA” “Ağlama Bebeğim”deki tutkulardan, “Acılara Tutunmak”taki ısrara; oradan da “Şafak Türküsü”ndeki dik duruştan “An Gelir”deki başkaldırıya; linç girişimine maruz olan, egemenler tarafından kahrından öldürülen Ahmet Kaya bizim yoldaşımızdır… Onu, kurda kuşa “yem”; liberal, sosyal-demokrat illüzyonlara “kurban” ettirmeyelim… Biz(ler)e, Konfüçyüs’ün, “Eğer ağaca çıkmak istiyorsanız, yıldızlara çıkmaya niyet edin,” sözünü anımsatan yaşam hikâyesiyle; özgüveni, cesareti, devrimciliğiyle O bizimdir; isyanın saflarında ve en ön safındadır… Çünkü egemen(lerin) ketemperesinin kurbanı olan O; Kürtlerin inkârına karşı, yürütülen resmî politikalara bir isyandır… Çünkü O bir haksızlık mağduru ve aynı zamanda da
haksızlığa başkaldırıdır… “Beni tarihle yargıla” diyebilen “Başı belada”ki insanî itirazın en güzel sesidir; “inadına”dır… Onun bu ve benzerleri olduğu gün gibi aşikârken; hayır on(lar)a, Doğan Özgüden’in deyişiyle, “Père-Lachaise’dekilere saygısızlık,” etmeyin… Susun… Sezar’ın hakkını Sezar’a verin ve Ahmet Kaya’nın yoldaşlarının, “Düşmanlarımız tarafından aldatılmayı da, dostlarımızın ihanetine uğramayı da asla hoş görmeyiz,” diyen François de la Rochefoucauld’un sözünü kulaklarına küpe ettiklerini unutmayın…
23 Ocak 2011 12:09:36, Ankara. >> Sosyalist Demokrasi, 4 Şubat 2011 |
||
|
Loading
|