![]() |
|
|
|
|
||
|
DEVLETİN CEZAEVİ POLİTİKASI: DÜN-BUGÜN-YARIN Av. SİNAN VARLIK Sosyalist Demokrasi, 4 Şubat 2011, sayı: 103 Sınırsız ve sınıfsız bir dünyanın mücadelesini veren sosyalistlerin, devrimcilerin, emek ve demokrasi güçlerinin yolları, geçmişten günümüze hep cezaevleriyle kesişmiştir. Devletin siyasi tutuklu ve hükümlülere karşı uyguladığı cezaevi politikası, 12 Eylül ile birlikte kurumsallaşıp, şiddetli bir şekilde uygulanmaya başlansa da, bu dönemden önceki siyasi tutuklu ve hükümlülere ilişkin uygulamalarla, anılan kurumsallaşmaya zemin hazırlandığı, devletin cezaevi politikasının genel perspektifinin çizildiği görülecektir. Tam da bu noktada, 1952 yılında Özel Harp Dairesi’nin kurulmasıyla ortaya çıkan ve kontr-gerilla hukukunun kaynağını oluşturan “sahra talimnamesi-31” öne çıkmaktadır. Sahra talimnamesinin çıkış tarihi düşünüldüğünde, ülkedeki sosyalist hareketin çok da güçlü olmadığı görülecektir. ST-31 dönemi itibariyle, Sovyetlerin durumu da göz önüne alınarak, gelişme potansiyeli olan sosyalist harekete karşı, mücadele araçlarını düzenlemek amacıyla oluşturulmuş devletin gizli anayasası şeklindedir. Devletin sol muhalefete karşı mücadele araçlarından bir ayağını cezaevi politikalarının oluşturduğu düşünüldüğünde, ST-31’e göre düzenlenen cezaevlerindeki uygulamalar dikkat çekicidir. ST-31-15, cezaevlerindeki uygulanacak sistemi oldukça kısa bir formülasyona bağlıyor: “Gayrinizamî kuvvet mensubu olarak suçlandırılan esirlerin tutuklu kaldıkları müddetçe sıkı bir fikri eğitime ve oryantasyona tabi tutulmalara gerekir.” ST-31-15 aileleri kastederek, “…kendilerinden, tutuklu aile fertlerinin tutum ve inançlarını düzeltmeleri yolunda yardımlarını istemek için bir program planlanmalıdır.” diyor. Suçta ve cezada şahsilik prensibi yok ediliyor ve “düşmana” yönelik temizlik harekâtında aileleri de kapsayan programlar gündeme sokuluyor. Aileler, yakınlarının tutum ve inançlarının karşısına dikiliyor. Kontra-gerilla sosyal dayanaklarını güçlendirmek için aileleri potansiyel müttefik yapmaya çalışıyor.(1) Sahra talimnamesiyle zemini hazırlanan ve 12 Eylül’le birlikte netleşen devletin cezaevi politikası; devletin “Hayata Dönüş” adını verdiği katliamla birlikte uygulamaya sokulan, siyasi tutuklu ve hükümlülere “tecrit-tretman” modelini dayatan “Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevleriyle” günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir. Bu tespit, şu anki 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun ile Sahra Talimnamesi arasındaki ilişkide de kendini hissettirmektedir. Sahra Talimnamesinin amacının, siyasi tutuklu ve hükümlülerin düşüncelerinden arındırılması olduğu düşünüldüğünde, 5275 sayılı yasanın 6/1-a maddesinin bu talimnameyi tamamlar nitelikte olduğu ve talimnameye hukuki geçerlilik kazandırdığı kuşku götürmez bir gerçektir. (5275 sayılı yasanın 6/1-a maddesi: “Cezanın infazında hükümlünün İYİLEŞTİRİLMESİ hususunda mümkün olan araç ve olanaklar kullanılır”). Madde incelendiğinde, iyileştirme ibaresi, siyasi tutuklu ve hükümlüler açısından, siyasi düşüncelerinin iyileştirilmesi olarak algılanmakta ve cezaevindeki siyasilerin düşünceleri, iyileştirilmesi gereken bir HASTALIK olarak görülmektedir. Devletin 19 Aralık katliamıyla birlikte uygulamaya koyduğu F tipi cezaevlerindeki hücre sisteminin, siyasi tutuklu ve hükümlüleri yalnızlaştırmaya, yabancılaştırmaya ve düşüncelerini rehabilite etmeye çalışması, tüm bu süreçlerin (Sahra talimnamesi – 12 Eylül süreci – F tipi cezaevi uygulaması), birbirini tamamlar nitelikte ve belli bir sistematiğe oturuyor olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir. “Hayata Dönüş” operasyonu, sonrasında uygulamaya geçirilen F tipi cezaevi uygulaması ve F tipi cezaevlerindeki siyasi tutukluların şu anki durumları, Devletin cezaevi politikasının geldiği son noktayı kavramamız bakımından çok büyük önem arz etmektedir. “Hayata dönüş” operasyonu, 20 cezaevine eşzamanlı olarak gerçekleştirilmiş, 28 tutuklu ve hükümlü ile 2 askerin hayatını kaybettiği, devletin bu güne kadar gerçekleştirdiği en kanlı cezaevi operasyonudur. Operasyonda kullanılan birliklerin ve bu birliklerin kullandıkları silahların mahiyeti, operasyonun 20 ayrı cezaevine eş zamanlı şekilde yapılması, hayata dönüş operasyonunu, kapsamı ve mahiyeti itibariyle, diğer cezaevi operasyonlarından ayırmaktadır. Her ne kadar devlet ağzıyla, operasyonların, ölüm oruçlarının bitirilmesi için yapıldığı iddia edilse de, operasyon öncesinde heyetlerin siyasi tutuklu ve hükümlü temsilcileriyle yaptığı görüşmeler sürerken ve görüşmelerde herhangi bir netlik sağlanmamışken, operasyonun yapılacağına dair yazışmaların ilgili idari birimlere günler öncesinden gönderilmesi, “Hayata Dönüş” operasyonunun, hiç de ölüm oruçlarını bitirmek amacını taşımadığını, asıl amacın siyasi tutuklu ve hükümlüleri F tipi cezaevlerine sevk ederek, onları tek veya üç kişilik hücrelerde yalnızlaştırmaya, etkisizleştirmeye ve yazının başında da belirttiğim gibi düşüncelerinden arındırarak rehabilete etmeye yönelik olduğunu bizlere göstermektedir. Ayrıca operasyonla biz dışarıdakilere, direnirseniz sizin de sonunuz bu olur mesajı verilmek istenmektedir. Bu açıdan bakıldığında, “hayat dönüş” operasyonu, sadece içerideki siyasi tutuklu ve hükümlülere karşı değil, toplumun tümünü disipline etme amacını taşıması nedeniyle, içeride-dışarıda tüm toplumsal muhalefete yönelik bulunmaktadır. Operasyonun yapıldığı dönemde medyanın tavrı da üzerinde durulması gereken noktalardan biridir. Medya, “Hayata Dönüş” operasyonu sürecinde, operasyonu gerçekleştiren birimlerle ortak hareket etmiş, yapılan katliamı toplum nezdinde meşru göstermek için canla başla çalışmıştır. Hatta Milliyet gazetesinin operasyondan bir gün sonra, 20 Aralık 2000 tarihindeki “Sahte Oruç Kanlı İftar” manşeti, bu husustaki anlattıklarımızı doğrular niteliktedir. Operasyon sonucu tecritin kaldırılması için sürdürülen ölüm orucu eylemlerinde, toplam 122 tutuklu/hükümlü yaşamını yitirmiştir. Operasyondan yıllar sonra, devlet tarafından örgütlenip gerçekleştirilen katliam hakkında birçok dava açılmış olup, bu davalarda, katliamın gerçek sorumluları yargılanmamış, sadece operasyona katılan erler yargılanmaktadır. “Hayata Dönüş” operasyonuyla birlikte, siyasi tutuklu ve hükümlüler, “tecrit-tretman“ infaz modelinin uygulandığı yüksek güvenlikli F tipi cezaevlerine sevk edilmişlerdir. Tecrit-tretman, siyasi tutuklu ve hükümlülerin düşüncelerini hastalık, kendilerini ise hasta olarak gören, bu hastalığı ortadan kaldırabilmek için uyguladığı fiziksel kapatmadan ve tecritten rehabilitasyon faydası elde edebileceğini düşünen infaz modelidir. Tecrit-tretman infaz modelinin uygulandığı F tipi cezaevlerindeki tecrit, mimari tecrit ve idari uygulamalarla gerçekleştirilen tecrit olarak ikiye ayrılmaktadır. Mimari tecrit, siyasi tutuklu ve hükümlüleri 1 veya 3 kişilik hücrelerde izolasyona tabi tutan tecrit modeliyken, idari kararlarla uygulanan tecrit ise, tutuklu ve hükümlülerin cezaevindeki sosyal ilişki alanlarına (görüş yasakları, mektup yasakları, yayın tasakları, dilekçe hakkının kısıtlanması, sağlık hakkındaki kısıtlamalar) ilişkin uygulanan tecrittir. Tecrit-tretman modelinin uygulandığı F tipi cezaevlerindeki hak ihlalleri artarak devam etmekte olup, bu uygulamalara aşağıda kısaca değinilmiştir. a)Sohbet hakkını düzenleyen 45/1 sayılı genelge yürürlüğe girmesine rağmen 3,5 yıldır uygulanmamaktadır: İzolasyona dayalı cezaevi modeli olarak kamuoyuna yansıyan F tipi cezaevi modelinde uygulanan tecritin insan üzerindeki etkilerinin kırılması amacıyla Adalet Bakanlığı tarafından, hükümlü ve tutukluların nakil işlemleri, ortak etkinlikler, güvenlik gibi konularını düzenleyen 45/1 sayılı genelge yayınlanmıştır. Genelgenin üçüncü bölümünde, “ortak etkinlikler” başlığı altında, hükümlü ve tutukluların birbirleri ile sosyal temas kurmalarını sağlayacak olan sohbet hakkını kullanma koşulları düzenlenmiştir.(2) “Güvenlik bakımından tehlike yaratmadığı ölçüde, idare ve gözlem kurulu tarafından belirlenen istekli hükümlü ve tutuklular, 10 kişiyi aşmayacak gruplar halinde ve idarenin gözetiminde, açık görüş alanlarında veya diğer ortak yerlerdeki sosyal faaliyetler çerçevesinde haftada toplam 10 saati aşmamak üzere sohbet amacıyla bir araya getirilebilir. Bu faaliyet hafta içerisinde açık görüş, avukat ve ziyaretçi görüşlerini aksatmayacak şekilde yaptırılır.” 22 Ocak 2007 tarihinde Adalet Bakanlığının yayınladığı 45/1 sayılı genelge ile sosyal temasın tretman koşullarına bağlı olmaktan çıkarılarak uygulanacağı hüküm altına alınmıştı. Aynı genelge sonrasında sosyal temas, bir temel insan hakkı olarak tarif edilmiştir. Ancak aradan geçen üç yıla rağmen sohbet hakkı genelgesi İstanbul Bölgesi çevresinde bulunan hiçbir hapishanede uygulanmamaktadır.(3) Görüleceği gibi, anılan genelgeyle birlikte, sohbet hakkı tecrit-tretman modelinden çıkarılarak, temel insan hakkı olarak tanımlanmasına rağmen, genelgenin yayınlandığı tarihten bu yana uygulanmamaktadır. Bu noktada ilginç bir anekdot ise, tutuklu ve hükümlülerin lehine olan genelge ve kararların çok uzun bir süre geciktirilerek uygulanması veya hiç uygulanmaması karşısında, tutuklu ve hükümlülerin aleyhine olan genelge ve kararların, geniş yorum yöntemiyle hızlı bir şekilde uygulanmasıdır. 45/1 sayılı genelgenin 3,5 yıldır uygulanmaması da bu anekdotu doğrular niteliktedir. b)Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan hükümlülere uygulanan tecrit işkence boyutundadır: Şu an F tipi cezaevlerinde en başat sorun ise, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan hükümlülerin durumudur. Mevcut infaz sistemine göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan hükümlülerin, tek kişilik havalandırılması bulunan, tek kişilik hücrelerde tutulmaları, havalandırma sürelerinin bir saati geçmemesi, ağır bir insan hakkı ihlalini doğurmakla birlikte, bu uygulamanın kendisi birebir işkence niteliği arz etmektedir. Bu durum Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi CPT’nin, 2005 Türkiye raporunun “F tipi yüksek güvenlikli hapishaneler” bölümünde de vurgulanmaktadır. Raporda, suç tipine dayanan ve süreklilik arz eden bu uygulamanın bütünlüklü bir işkence tanımına karşılık geleceği belirtilerek, tek kişilik hücre uygulamasının, infaz koşullarındaki tehlikelilik ve ihtiyaç göz önünde bulundurularak, mutlaka geçici olarak, hekim ve yargıç kontrolünde ve itirazı kabil bir tedbir olarak değiştirilmesi vurgulanmıştır. c)Arama işlemleri keyfi olarak uygulanmakta olup, arama işlemleri sırasında fiziki şiddet uygulanmaktadır: F tipi cezaevlerindeki hak ihlallerinden biri de arama işlemlerinde kendini göstermektedir. Cezaevi idaresi aylık rutin aramalar yanında, istediği zaman hücreleri arayabilmektedir. Ayrıca, rutin aramalarda dış güvenlik personelinin (jandarma) aramaya sokulmaması gerekirken, keyfi olarak dış güvenlik personeli aramalara sokulmaktadır. Kaldı ki aramalarda, amacını aşacak şekilde personelin hücrelere sokulmasıyla, siyasi tutuklulara fiziki şiddet de uygulanmaktadır. d)Yayın hakkına ilişkin uygulamalar: F tipi cezaevlerindeki siyasilerin yayın hakkı da keyfi uygulamalarla gasp edilmekte, hakkında basın savcılığı tarafından tedbir kararı verilmemiş veya hakkında hakim kararı ile yasaklama ve toplatma kararı verilmemiş süreli yayın ve kitapların içeri girişi keyfi olarak engellenmektedir. Hatta bazı günlük gazeteler keyfi olarak içeri alınmamaktadır (Günlük gazetesi – Azadiye Welat). e)Aile hekimliği uygulamasıyla, tutuklu ve hükümlülerin sağlık hakkını oluşturan revire çıkma ve muayene olma kakı 2 güne indirilmiş bulunmaktadır: Aile hekimliği uygulamasının ortaya çıkmasıyla birlikte, tutuklu ve hükümlülerin revir ve muayene hakkı haftada 2 güne indirilmiş bulunmaktadır. Ayrıca, cezaevlerindeki siyasilerin anlatımlarına göre, revir doktorlarının genel tavrının, gerekli muayeneyi yapmadan, ilaç verip göndermek olduğu düşünüldüğünde, bu durum cezaevlerindeki siyasilerde revire çıkmanın anlamsız olduğu fikrini doğurmakta olup, gelip geçebilecek hastalıklar, bu yolla kronik bir hal almaktadır. Devlet yaptığı bu uygulamalarla, cezaevlerindeki siyasilere, “ben istersem muayene ederim, ama önce bana itaat edeceksin” demektedir. Revir hakkında yaşanan bu uygulamalar dahi, F tipi hapishanelerinin kuruluş gerekçelerini tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. f)Cezaevlerine girişte siyasiler çırılçıplak soyularak, fiziki şiddete maruz kalmaktadır: F tipi cezaevlerindeki siyasilerin yaşadığı bir diğer sıkıntıda cezaevlerine girişteki üst aramaklarında yaşanmaktadır. Bu aramalarda, hapishaneye girme yasağı bulunan her türlü eşyanın, dijital cihazla tespiti mümkünken, aramalarda tutukluların çırılçıplak soyulması ve fiziksel şiddete maruz kalması, devletin yıldırma politikasının cezaevinin girişindeki tezahürüdür. g)Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin dilekçeleri keyfi olarak sansürlenmektedir: F tipi cezaevlerinde, tutuklu ve hükümlülerden alınan her türlü dilekçenin alımı sırasında muhabere defterine kaydedilip, teslim eden teslim alan imzalarının atılarak, muhabere numarasının tutuklu ve hükümlüye verilmesi gerekirken, bu usulün uygulanmaması nedeniyle, dilekçelere keyfi bir şekilde sansür uygulamakta ve takibi imkansız hale getirilmektedir. Sonuç olarak, 1950’lerle birlikte zemini hazırlanan, 12 Eylül ile birlikte kurumsallaşan ve günümüzde F tipi cezaevleriyle en sert şeklini alan devletin cezaevi politikası; sosyalistlere, devrimcilere, Kürtlere ve ülkenin tüm muhalif kesimlerine karşı, devletin mücadele araçlarından en sert ve etkilisini oluşturmaktadır. Devlet, tüm bu süreçlerde; siyasi tutuklu ve hükümlüleri etkisizleştirmek, mücadele dirençlerini kırmak, onları düşüncelerinden arındırıp rehabilite etmek için birçok insanlık dışı yöntemi denemiştir. Ve halen günümüzde yüksek güvenlikli F tipi cezaevlerinde uygulanan tecrit-tretman modeliyle, işkenceye varan bu uygulamalar devam etmektedir. “Hayata Dönüş” operasyonu sonrası, F tipi cezaevlerinin uygulamaya sokulmasıyla birlikte, devlet zafer kazandığını zannetse de, bu tespit bir yanılsama ürünüdür. Ülke cezaevi tarihinde, siyasi tutuklu ve hükümlülerin siyasi düşünceleriyle var oldukları düşünüldüğünde, bugün de aynı durum F tipi cezaevlerindeki siyasi tutuklu ve hükümlüler için geçerlidir. Dün koğuşlarda sınırsız ve sınıfsız bir dünya için atan yürekler, bugün F tipi cezaevlerinde hücre hücre atmaya devam etmektedir. 30 Ocak 2011 NOTLAR (1) Suat Parlar, Kontrgerilla Kıskacında Türkiye, Mephisto Yayıncılık, s.133. (2) Çağımızda Hukuk ve Toplum Dergisi – ÇHD İstanbul Şubesi yayın organı, s. 102. (3) Çağdaş Hukukçular Derneği 2010 Yılı Cezaevi Raporu, s. 5.
>> Sosyalist Demokrasi, 4 Şubat 2011 |
||
|
Loading
|