![]() |
![]() |
||
|
Sosyalist Demokrasi, 13 Kasım 2009, Sayı: 85 |
|||
|
Bir Bavula İki Dil Sığmaz mı? GÜLEREN EREN |
|||
|
“Emre Aydın
gibi nice genç öğretmen gitmiştir Kürt köylerine. Aralarında mutlaka
istisnalar vardır; ancak kaçı çocuklara Türkçe öğretme çabasının yanında
kendisi de Kürtçe öğrenmeye çalışmıştır ki? Tarafların eşit olduğu
sağlıklı bir iletişim kurmanın yolu bu değil midir? Oysa devlet bunca
senedir tek ve vazgeçilmez kabul ettiği diliyle kurmaya çalıştığı
iletişim biçimini dayatarak Kürt çocuklarını bu dilsel şiddete maruz
bırakmak konusunda ısrarcı olmuş; bunun için de bunu aslında neden
yaptığını bile doğru dürüst bilmeyen biraz daha büyük çocukları
kullanmıştır.“
“İki Dil Bir Bavul” hem
yönetmenlerin perdeye yansıtmak istedikleri meseleye aşinalığı, hem de
filmin çekim serüveni açısından yaşamın ta kendisini aktarıyor bizlere.
Urfa’nın Siverek ilçesine bağlı Demirci Köyü’ndeki bir öğretmeni ve onun
öğrencilerini kurgusal bir müdahale olmadan izlememizi sağlayan bu
fikir, sonuçta pek çok insanın yaşamının bir dönemini gözler önüne
seriyor. Vartolu Özgür Doğan da kendi yaşadıklarından kaynaklanan bir
ihtiyaçla bu filmi çekmeye soyunduklarından bahsetmekte zaten. Eskiköy
ve Doğan, zihinlerinde yöntemi belirledikten sonra uzunca bir süre köy
ve öğretmen arayışına girmişler. Demirci Köyü ve öğretmen Emre Aydın
üzerinde karar kılınca da çekimlere başlamışlar. 2007’de yapılan
çekimler dokuz ay sürmüş, köyün zorlu coğrafyasında değişen mevsimler
eşliğinde çocukların, öğretmenin ve ailelerin yaşamlarına tanıklık
etmemiz sağlanmış. Emre Aydın, Denizlili
yeni mezun bir öğretmen. Kendi çevresi dışındaki dünyaya dair belli ki
fazla şey öğrenmemiş bir genç. Köye ilk geldiğinde onu ilk sarsan şey
yokluk. Film boyunca telefonla dert yandığı annesini ilk aradığında da
umutsuzca sarf ettiği sözcükler “Burada hiç-bir-şey-yok” oluyor.
Taşların hüküm sürdüğü yoksul topraklar, evine pet şişelerle taşımak
zorunda kaldığı su, sık sık kesilen elektrik... Kısacası alıştığı
konforun beklediğinden de çok uzağında. Ancak okul açıldığında esas
sıkıntısı baş gösteriyor. Onun çaresizce ifade edişiyle:
“Beni anlamıyonuz de mi? Anlamıyonuz de mi? Hı? Anlamıyonuz
beni...” Belli ki bu genç çocuk;
anlaması değil anlaşılması gerektiği inancına sahip bir öğretmen olarak
yetiştirilmiş. Çaresizliği de bundan kaynaklanıyor. Yönetmenler de daha
çok onun gözünden ve onun çektiği sıkıntıları daha ön planda tutan bir
akış izlemişler. Çocukların sıkıntısına ise yaşlarına uygun tatlı bir
kayıtsızlığın eşlik ettiğini görüyoruz. Şaşkınlar, meraklılar, onlara
bir şeyler öğretmeye çalışan bu adama karşı ilgililer. Kürtçe
konuştukları için yedikleri azarları, aldıkları tek ayak üstünde durma
cezalarını bile garip bir kabullenişle karşılıyorlar. Öğretmenleri
onlara “Sınıfta Kürtçe konuşmayın, çünkü derslerin hepsi Türkçe. Kürtçe
konuşursanız ben anlamam.” diyor. Emre Öğretmen, bu mantığın tutarlı
olduğuna inanıyor. Bu iki artı ikinin dört etmesi gibi bir durum onun
için. Ancak hayat bu matematiksel mantıkla ilerlemiyor. Zaman zaman ne
yapacağını bilemez hale geldiğini görüyoruz. İzlediklerimiz –ya da
tanık olduklarımız diyelim– aslında insanların anadilleri dışında bir
dilde eğitim görmesine dair problemleri anlatsa da daha geniş çerçevede
baktığımızda toplumsal sorunlarımıza ışık tutuyor. Devletin Kürtlere
karşı tutumunun bu köy öğretmenin öğrencilerine davranışıyla özdeş
olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Eskiköy ve Doğan’ın Emre Aydın’ın
çaresizliğini merkeze almasını da bilinçli bir tercih olarak
okuyabiliriz. Öğreten, doğruyu gösteren birey ya da kurum olmaya duyulan
inanç, öğrenmeyi unutturuyor. Kendini anlaşılması gereken tarafa koymak,
diğerini anlamanın önemini ortadan kaldırıyor. Bunun sonucunda da
iktidar sahibi olan öğretmen ya da devletin ta kendisi, yönetmenlerin de
göstermeyi tercih ettiği gibi bir çıkmaz içinde, çaresizlik içinde
kıvranıyor. Yine bu özel alana
dönelim: Emre Aydın gibi nice genç öğretmen gitmiştir Kürt köylerine.
Aralarında mutlaka istisnalar vardır; ancak kaçı çocuklara Türkçe
öğretme çabasının yanında kendisi de Kürtçe öğrenmeye çalışmıştır ki?
Tarafların eşit olduğu sağlıklı bir iletişim kurmanın yolu bu değil
midir? Oysa devlet bunca senedir tek ve vazgeçilmez kabul ettiği diliyle
kurmaya çalıştığı iletişim biçimini dayatarak Kürt çocuklarını bu dilsel
şiddete maruz bırakmak konusunda ısrarcı olmuş; bunun için de bunu
aslında neden yaptığını bile doğru dürüst bilmeyen biraz daha büyük
çocukları kullanmıştır. Demirci Köyü’nün
öğretmeni Emre de bunlardan biri. Aslında çok daha zorba olduğunu
kolaylıkla tahmin edebileceğimiz öğretmenlerin yanında oldukça da naif
bir tip. (Çocuklara evlerinde bile Kürtçe konuşmayı yasaklayan; hatta
öğrencilerine bu “suç”u işleyenleri ihbar etme görevini veren
öğretmenler olduğu pek çok insan tarafından anlatılagelmekte.
Cezalardansa bahsetmeye bile gerek yok.) Fakat o bile, çişi gelen bir
kız çocuğuna bilmediği bir dilde “Tuvalete gidebilir miyim?” demeyi
öğretmek için onu dakikalarca ayakta tutup cümleyi tekrar ettirecek;
defterinin kenarına Kürtçe bir sözcük yazan çocuğu tek ayak üstünde
bekletecek kadar görevine sadık bir öğretmen işte. Hadi o ya da herhangi
bir öğretmen; bu çocuğun içinde açılacak yaraları öngöremiyor, “eğitim”
denen olgudan bu şekilde ne kadar uzaklaşıldığını algılayamıyor diyelim.
Peki devlet bunun sonuçlarını anlayamayacak kadar donanımsız bir yapı
mı, yoksa sadece zorba mı? Tüm bu aksaklıkları
sıralarken anadilde eğitimin çok insani bir noktasına daha parmak basmak
gerekiyor. Henüz altı veya yedi yaşındaki bir öğrencinin öğretmeniyle
arasında yaşı daha büyük olanlardan farklı bir bağ kuracağı su götürmez
bir gerçek. Anadili Türkçe olan çocuklar için de öğretmenlere bağlı
olarak her zaman ideal koşullar sunulamıyor elbet. Ancak siz bir de
dilsel iletişimin olmadığı bir durum yaratıyorsanız, o çocuk için okul
alışılması daha da zor bir ortam olmak bir yana, kâbusa bile
dönüşebilir. Demirci Köyü’ndeki
ailelerin tavırları da resmi algılamamıza yardımcı oluyor filmde. Anado-lu’nun
pek çok köyünde olduğu gibi burada da öğretmene karşı bir hürmet göze
çarpıyor. Fakat bu köy halkının durumun vahametini anlamasına engel
değil. Bir velinin Türkçenin yabancı dili olduğunu özellikle belirtmesi,
Emre Öğretmene “Ne güzel hocam, siz de bir yabancı dil öğreniyorsunuz.”
diyerek çocukların sınıfta Kürtçe konuşmalarını tatlı tatlı da olsa
savunmasını görüyoruz. Öte yandan bir annenin çocuğuna “Öğretmen size
saygılı davranıyor mu?” diye sorması da çok mânidar. Hem “hayır”
cevabının gelme ihtimali olduğunun farkında, hem de batı illerindeki
herhangi bir annenin ilkokul çağındaki çocuğuna asla sormayacağı türden
bir soruyu ona yöneltiyor. Çocuğunu “adam yerine” koyan, onun bu sorunun
cevabını verebilecek yetkinlikte olduğuna inanan; ama kimilerinin
“cahil” olarak tanımlayacağı bir anneden alınabilecek yüce bir ders bu
aslında. Öğretmeye soyunanların da öğrenebileceği çok şey olduğuna dair
ufak bir örnek sadece. Filmin insana
hissettirdiği baskın bir duygu daha var. Çocuklara canhıraş Türkçe
öğretmeye çalışan Emre Aydın, bir yandan onlara anlamadan
ezberlettirdiği “Andımız”ı okutmak, 23 Nisan töreninde marş söyletmek
gibi gereklilikleri de yerine getiriyor elbette. Kendini buna o kadar
mecbur hissediyor olmalı ki, kendi çaresizliğine ve öğrencilerin bütün
bunlardan tamamen ilgisiz
ve yokluk içinde sürdürdükleri yaşama rağmen “Neye yarıyor?” diye sormak
aklına gelmiyor sanki. Çocuklara padişahlıktan kurtulduklarını tekrar
ettirirken gerçekten bunu hissederek mi yaptığını merak ediyorsunuz
ister istemez. İki Dil Bir Bavul’u
izlerken; Demirci Köyü’nün kara taşlarıyla oyun oynayan çocukları
izlerken bu coğrafyanın başka bir yarasına götürüyor film sizi.
Okullarda dilsel bir zulümle karşı karşıya kalmış çocuklar üst üste
koydukları taşları devirmek için taş atıyorlar. Taş atan başka çocuklar
düşüyor aklınıza. Şimdi yetişkinler gibi yargılanan, “terörist” adı
konan çocuklar. Sonra koyun otlattıklarını görüyorsunuz öğrencilerin.
Ceylan geliyor bu sefer gözünüzün önüne. O gerçek görüntülerin
karşısında bu bağları kurmamak, onlar için bir daha sesimizi
yükseltmemek imkansız sanırım. Çocukları izlerken kâh
kıkırdıyorsunuz sevimli hallerine, kâh gözünüz yaşarıyor. Derken
mevsimler geçiyor, karneler alınıyor. Emre Öğretmen rahatlamış halde;
arka camında Horozkentli Emre yazan arabasına bavulunu koyup memleketine
doğru yola çıkıyor tatil için. Sonra çırılçıplak suya atlayıp zıplayan,
neşeyle yazı karşılayan çocuklar. Bağırışlar, çağırışlar, gülüşmeler.
Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın; Demirci Köyü’nde hayat Kürtçe
akıyor.
|
YAYIN KURULU
SDP
N. ZAFER RIDVAN TURAN M. ÖZLEM YEŞİM ERGÜN
GÜNAY KUBİLAY
DİLAY İNKAYA
TAHİR OZAN STELA E. AFŞİN DEMİR GÜLEREN EREN
DERYA ÖZGÜZEL
CENGİZ FERAH
SDP'Lİ KADINLAR |
||