![]() |
![]() |
||
|
Sosyalist Demokrasi, 13 Kasım 2009, Sayı: 85 |
|||
|
TKP'nin 29 Ekim Açılımı AFŞİN DEMİR |
|||
|
“Cumhur”iyet
bayramı, ne hikmetse gene askeri birliklerin, tankların, topların
resmigeçidiyle kutlandı; seçilmişlerin başı TBMM Başkanı ve hükümetin
başı Başbakan, devlet ricali ile birlikte arka sıralarda otururken,
geçit törenini Cumhurbaşkanı’nın yanında sanki onunla eşit
pozisyondaymış edasıyla selamlayan gene Genelkurmay Başkanı oldu.
Ankara 19 Mayıs
stadyumunda düzenlenen geleneksel geçit töreninde, Türkiye’nin ne menem
bir cumhuriyet olduğunu ve son dönemde geçirdiği sarsıntılara rağmen
ciheti askeriyenin oligarşi içerisindeki hâkim pozisyonunu kolay kolay
terk etmeye niyetli olmadığını çok açık bir biçimde gösteren bildik
manzaralara tanık olundu. 30 Ağustos gibi askeri bir harekâtın yıldönümü
niteliğinde olmayan “Cumhur”iyet bayramı, ne hikmetse gene askeri
birliklerin, tankların, topların resmigeçidiyle kutlandı; seçilmişlerin
başı TBMM Başkanı ve hükümetin başı Başbakan, devlet ricali ile birlikte
arka sıralarda otururken, geçit törenini Cumhurbaşkanı’nın yanında sanki
onunla eşit pozisyondaymış edasıyla selamlayan gene Genelkurmay Başkanı
oldu. Devlet ricalinin bu
coşkusuna, büyükşehirlerin lüks caddelerinde kafalarında kalpaklar,
ellerinde bayraklar ve Kürt açılımı karşıtı dövizler ile fener alayı
yapan burjuvalarımız dışında “cumhur”dan pek iştirak eden olmadı. 1,5
günlük resmî tatil hakları patronları tarafından gasp edilmemiş olanlar,
zengin semtlerindeki fener alayları ve havai fişeklerle ilgilenmeden,
kırk yılda bir elde ettikleri bu boş zamanı her zamanki gibi aileleriyle
sessiz sedasız geçirmeyi tercih ettiler. Evet, bütün bunlar
bilindik, alışılageldik manzaralardı. Fakat bu 29 Ekim; alışılmadık bir
hadiseye daha tanık olundu ki, keşke olunmasaydı… Türkiye Komünist
Partisi 29 Ekim günü yayınladığı “Yeniden Cumhuriyet, Mutlaka Sosyalizm”
başlıklı bildiride, “Yaşadığımız topraklarda bundan 86 yıl önce,
bağımsızlık, laiklik ve egemenlik iddiaları ile çok değerli bir yolculuk
başlamıştı. Tam 85 yıldır “Cumhuriyet Bayramı” kutluyoruz”. dedikten
sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin emperyalist işgale karşı direniş ile
başlayan, işbirlikçiliğe ve gericiliğe karşı mücadele ile anılan büyük
bir ileri sıçrama olduğunu; AKP’nin görev ve hedefinin Türkiye
Cumhuriyeti’ni tasfiye etmek olduğunu, kapitalist Türkiye için
cumhuriyet fikrinin sonuna gelindiğini ileri sürdü ve bugün Türkiye’de
Cumhuriyet fikrine ve kazanımlarına sahip çıkabilecek, onu
geliştirebilecek tek gücün emekçi halk olduğu saptamasını yaptı. Aslında TKP’nin
örgütsel tarihine ve son on yıl içerisinde yaptığı siyasal tercihlere
vakıf olanlar için bu 29 Ekim kutlaması hiç de şaşırtıcı bir gelişme
değil. Yine de; sosyalist hareket içerisinde yer alan, üyeleri şu veya
bu platformda hâlâ sosyalist olarak muhatap alınan, hele de “Türkiye
Komünist Partisi” adını taşıyan bir partinin burjuva cumhuriyete bu
şekilde bir methiye düzmesi, hiçbir şekilde alışılmaması, bilakis her
düzeyde teşhir edilmesi gereken bir hadisedir. Bilindiği üzere, bugün
TKP adını taşımakta olan çevre ile 10 Eylül 1920’de Mustafa Suphi ve
yoldaşları tarafından Bakü’de kurulan ve reel sosyalizmin çözülüşünün
ardından gerçekleştirdiği 5. Kongrede Haydar Kutlu (Taraf Gazetesi
yazarı, namlı döneklerden Nabi Yağcı) ve şürekâsı tarafından feshedilen
tarihsel Türkiye Komünist Partisi arasında süreklilik anlamında hiçbir
bağ yoktur. 12 Eylül sonrası önce Gelenek dergisi, sonrasında Sosyalist
Türkiye Partisi, onun kapatılması üzerine kurulan Sosyalist İktidar
Partisi ve nihayet TKP olarak yola devam eden bu siyasi çevrenin kökeni;
II. TİP içerisinde, Behice Boran, Nihat Sargın ve Osman Sakalsız’ın
başını çektiği parti merkezinin TKP ile yakınlaşma ve birleşme
eğilimlerine karşı çıktıkları için tasfiye edilen Yalçın Küçük - Metin
Çulhaoğlu ekibinin çıkardığı Sosyalist İktidar dergisine dayanmaktadır.
Gelenek çevresi, TİP’ten başlıca ayrışma sebebi olan TKP düşmanlığını,
Sosyalist İktidar Partisi’nin 2001 yılında gerçekleştirdiği olağanüstü
kongrede bir oldubittiyle TKP ismini almasına kadar sürdürmüştür. (Hatta
TKP ismini almasından sonra dahi partinin o zamanki siyasi büro
üyelerinden birinin, katıldığı bir televizyon programında geleneksel
TKP’yi “Sovyetler Birliği’nden para alan asalak hıyarlar” olarak
nitelediği, bunun üzerine partinin vitrininde tutulan yaşlı TKP’lilerden
bir bölümünün partiden istifa ettikleri hatırlardadır). Bugünden bakıldığında,
SİP’in TKP ismini sosyalist etik açısından oldukça tartışmalı bir
biçimde kendisine mal etmesinden muradının, o günlerde yaşamakta olduğu
örgütsel tıkanmayı aşmak için tarihsel TKP geleneğinin mirasından ve
sembollerinden istifade etmek olduğu kadar, siyasal tercihlerindeki
belirgin rota değişikliklerini kamufle veya rasyonalize etmek de olduğu
anlaşılmaktadır. Şöyle ki, 1999 yılında
Sosyalist İktidar Partisi merkezi; Susurluk sonrası yaptığı
“restorasyon” analizleriyle düzen içi bir rotaya doğru dümen kırmış,
ulusların kaderlerini tayin hakkını “içi boşalmış bir söylem” ilan
etmiş, emekçi mahallelerindeki parti örgütlerini kapatmış, gözünü işçi
sınıfından üniversite gençliğine ve orta sınıfa çevirmiş, partinin
siyasal hattındaki bu bariz sağa kayışa direnen önemli sayıda kadroyu da
tasfiye etmişti. Bu tarihten sonra
devlet karşısında daha ehil bir çizgi izleyen, tabanını oligarşinin
kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek eylemlerden itinayla
kaçınan, ölüm oruçları sürecinde tutsak ailelerine kapılarını kapatan ve
“sosyalist Türkiye, sosyalist Kürdistan” gibi geçmiş döneme ait
sloganlarını rafa kaldıran SİP, 2001’de gerçekleştirdiği isim
değişikliği ile öncelikle tasfiye nedeniyle oluşan kan kaybını
durdurarak, parti tabanını yeniden motive etmeyi hedeflemiştir. Bundan sonra da,
programatik düzlemde hala “sosyalist devrim”i savunan SİP’in adım adım
geleneksel TKP’ye dönüştüğüne tanık olunmuştur. Düne kadar tu kaka
edilen geleneksel TKP’nin 1970’lerdeki Ulusal Demokratik Cephe
stratejisi revize edilerek Yurtsever Cephe haline sokulmuş, burjuva
aydınlanmacılığına methiye düzen bir türban-şeriat politikası
sürdürülmüş, Kürt Özgürlük Hareketi ile temastan kaçınılmış ve Kemalizm
karşısında hayırhah bir tutum izlenmiştir. TKP’nin bu açılımları
elbette, şovenizmin ve faşizmin yükselişte olduğu koşullarda bir takım
örgütsel kazanımlara da dönüşmektedir. Partiye son zamanlarda özellikle
Kemalist ideolojik altyapıdan gelen orta sınıf unsurlar ilgi
göstermekte, hatta bir takım emekli subayların da katıldığına tanık
olunmaktadır. Bu tırnak içinde örgütsel kazanımların düzen cephesinde
kaygı uyandıracak devrimci bir kitleselleşmeye tekabül etmediği ve
partinin burjuvazinin ideolojik paradigmalarıyla uyumlu, devletin zor
aygıtları karşısında uysal tutumu devam ettiği müddetçe bundan sonra da
tekabül edemeyeceği açıktır.
Sosyalist hareket
içerisinde Kemalizm ile ideolojik hesaplaşmayı gerçekleştirememiş, Kürt
ulusal kurtuluş mücadelesi karşısında şoven bir bakış açısına sahip
yegâne unsur TKP olmamakla birlikte; Ergenekon davasını “yurtseverlerin
tasfiyesi” olarak gören, Kürt Özgürlük Hareketi’nden ABD’nin 5.
koluymuşçasına yüz çeviren, 30 Ağustos’ta yayınladığı bildiride “30
Ağustos’u selamlıyoruz…. Erlerini unutmadan, Başkomutan’ı.” diyerek
Atatürk’ün manevi huzurunda selama duran, en son olarak da burjuva
cumhuriyete övgüler düzen TKP, attığı bu vahim adımlarla İP, Türk Solu
ve HKP’nin çoktan beri içinde olduğu milliyetçi sol bataklığa artık
tamamen sürüklenmiş durumdadır. TKP’nin sosyalist
soldan milliyetçi sola doğru adım adım gerçekleşen bu savruluşunu,
patolojik örgütsel rekabetçilik hisleriyle “sevindirici” bir gelişme
olarak addetmek devrimcilikle bağdaşmayan, yanlış bir tutumdur.
Proletarya enternasyonalizminden uzaklaşan, Kürt Özgürlük Hareketi’ne
karşı düşmanca bir tutum içerisine giren sol yapıların; işçi sınıfı ve
emekçi kitleler nezdinde burjuvazinin ideolojik tahakkümünü
güçlendirdikleri ve sonuç olarak düzen cephesini tahkim ettikleri
ortadadır. Bu nedenle, genel
olarak sol içindeki Kemalist-şoven eğilimlerle, özel olarak da bu
eğilimlerin bayraktarlığını yapan TKP’nin güncel açılımları ile
ideolojik mücadele, devrimciler açısından üzerinde önemle durulması
gereken bir meseledir. TKP’nin
anti-emperyalizm adına Kemalistlere referansla yürütmeye çalıştığı
propaganda gerek içerik, gerekse biçim açısından bir saptırmaca üzerine
kuruludur. Zira emperyalist işgale karşı Türk ve Kürt halkları
tarafından gerçekleştirilen direnişin gerçek bir ulusal kurtuluş
savaşına dönüşmesi, bizzat TKP’nin bugün selam gönderdiği Başkomutanın
önderliğindeki burjuvalar ve feodaller eliyle engellenmiş, direnişin
anti-emperyalist bir muhteva ile serpilip gelişmesinin önüne
geçilmiştir. Komünistler Mustafa
Kemal’in değil; - Kafkasya’da Türk
savaş esirlerinden bir Bolşevik Taburu kuran ve ulusal mücadeleye bizzat
katılarak, onu devrim ile taçlandırmak amacıyla Anadolu’ya geçmeye
çalışırken Kemalistler tarafından on beş yoldaşı ile birlikte
Karadeniz’de boğdurulan TKP önderi Mustafa Suphi’nin, - Anadolu’daki
direnişin zaferle sonuçlanmasında doğrudan tesiri olan silah, cephane ve
para yardımlarını gönderen Bolşeviklerin, - İşgalci İngilizlerin
burunlarının dibinde Anadolu’ya durmaksızın silah ve cephane kaçıran,
işbirlikçileri cezalandıran Türk Halk İştirakiyun Fırkası üyesi
İstanbullu komünistlerin, - Başta Hikmet
Kıvılcımlı olmak üzere Kuvayı Milliye ve Yeşil Ordu içinde işgalcilere
karşı çarpışan işçi, köylü ve aydınların devrimci anıları önünde saygı
ile eğilmelidirler. Direnişin gerçek
anlamda antiemperyalist bir ulusal kurtuluş mücadelesine dönüşmesini
engelleyebilmek için TKP önderlerini katleden, komünist parti ve
örgütleri yasaklayan (hatta Türkiye Komünist Fırkası adıyla sahte bir
parti kurduran), Yeşil Ordu ve Kuvayı Milliyeyi lağveden Kemalistleri
antiemperyalizm adına “selamlamak”, üstelik TKP adını taşıyan bir parti
söz konusu olduğunda en hafif tabiriyle omurgasızlıktır. TKP, AKP’nin
gericiliğine ve “yeni-Osmanlıcılık” siyasetine karşı mücadele adına
kaleme aldığı 29 Ekim bildirisinde “Yaşadığımız topraklarda bundan 86
yıl önce, bağımsızlık, laiklik ve egemenlik iddiaları ile çok değerli
bir yolculuk başlamıştı. Tam 85 yıldır “Cumhuriyet Bayramı” kutluyoruz”.
diyerek Cumhuriyetin kuruluşunu göklere çıkarmaktadır. Oysa ülkemizde burjuva
devrim sürecinin 1923 gibi geç bir tarihten çok önce, Genç Osmanlılar’ın
Anayasa mücadeleleri ile başladığını, adına “devrim” denebilecek esas
dönüşümün ise 1923’te değil, II. Abdülhamit’in dağa çıkan İttihat ve
Terakki kadrolarının önünde diz çöktüğü 24 Temmuz 1908’de
gerçekleştiğini, bu tarihten itibaren padişahlığın ve hilafetin sembolik
kurumlardan ibaret kaldığını, asıl iktidarın burjuva meclis ve
hükümetinin elinde olduğunu, 29 Ekim 1923’te gerçekleşenin ise de facto
gerçekleşmiş olan bu durumun de jure kabulünden başka bir şey
olmadığını, Kemalistlerin Cumhuriyeti alelacele ilandan maksatlarının
kendilerine muhalif grupların ve bu arada sosyalistlerin de bulunduğu I.
Meclis’i dağıtarak sadık unsurlardan oluşan yeni bir meclis oluşturmak
olduğunu kuşkusuz TKP de gayet iyi bilmektedir. TKP’nin yıldönümünü
kutladığı bu “çok değerli yolculuk”ta; işçi sınıfının payına düşen grev
ve örgütlenme haklarından yoksunluk; köylülerin payına düşen
topraksızlık, ağa baskısı ve sıtma; komünistlerin payına düşen takip,
sorgu, işkence; Kürt halkının payına düşen katliam, sürgün ve
sömürgecilik; azınlıkların payına düşense ayrımcılık ve aşağılanma oldu. Devrimciler, TKP’nin bu
milliyetçi sol hezeyanlarına karşı her düzlemde ideolojik mücadele
vermeli ve emekçi halkı, kazanımları hep burjuvaziye ait olan bu
kokuşmuş oligarşik cumhuriyete sahip çıkmak yerine onu tarihin çöplüğüne
göndermeye çağırmalıdırlar.
|
YAYIN KURULU
SDP
N. ZAFER RIDVAN TURAN M. ÖZLEM YEŞİM ERGÜN
GÜNAY KUBİLAY
DİLAY İNKAYA
TAHİR OZAN STELA E. AFŞİN DEMİR GÜLEREN EREN
DERYA ÖZGÜZEL
CENGİZ FERAH
SDP'Lİ KADINLAR |
||