![]() |
![]() |
||
|
Sosyalist Demokrasi, 13 Kasım 2009, Sayı: 85 |
|||
|
Ekonomik Kriz ve Sınıf Mücadelesi: Ne Yapmamalı? TAHİR OZAN |
|||
|
Ekonomik
krizin yükünü omuzlamayı reddeden bir işçi sınıfı kendiliğinden olmuyor.
Krizin yükünü somut adımlarla reddeden bir sınıf, sınıf bilincine
sahiptir. Sınıf bilincinin gelişkinliği, işçi sınıfı içindeki devrimci
yöndeki çalışmaların sürekliliğine ve başka bir dünyanın mümkün
olduğunun anlatılması ve işçi sınıfı içerisindeki şovenist, aşırı
milliyetçi eğilimlerin kırılmasıyla ilişkilidir.
Küresel kapitalizmin,
1929 büyük buhranından sonra yaşadığı en büyük kriz olan 2008 krizi dolu
dizgin yoluna devam etmektedir. Liberal ve neoliberal iktisatçıların
krizden ha çıktık ha çıkıyoruz gibi manüplasyonlarına rağmen ABD’de
KOBİ’lere destek sağlayan orta büyük ölçekteki bankanın batmasıyla
krizin bitmediği aksine derinleşme eğilimlerini kendi içinde hala
barındırdığına dair alametler fazlalaşmıştır. Yeni bir ekonomik kriz
dalgasının daha dünyayı saracağı yönünde sıcak gelişmeler yaşanıyor. Ekonomik kriz sürecinde
tüm iktisatçıların değerlendirmeleri ve ölçümleri Amerikan ekonomisi
üzerinde yoğunlaşmış olsa da krizin bütün küresel ekonomileri benzer
şekilde etkiliyor olması krizin yapısal bir yanının da olduğunu gözler
önüne sermeye başlamıştır. Son yapılan İMF ve Dünya Bankası İstanbul
toplantısında utangaç bir biçimde de olsa yapılan tespitler ve itiraflar
krizin yapısal bir nitelik taşıdığını tüm çıplaklığıyla ortaya
koymuştur. Burjuvazi, kapitalizmin
sürdürülebilirliği üzerinden tartışmaya devam ederken, yapılan
tartışmaların diğer ekseninin, ‘’Marx haklıdır’’ konseptinden “başka bir
dünya mümkün müdür” konseptine doğru evrildiğini görmekteyiz. Bu
çerçevede kapitalist sistemi eleştiren ancak sosyalizme henüz evrilmemiş
tartışmaların yerini önümüzdeki süreçte gözlerin işçi sınıfına ve diğer
ezilen sınıflara doğru döneceğini buradan da ‘’başka bir dünya mümkün”
tartışmalarının yapılabileceğini görmekte fayda vardır. İşçi sınıfının, son
kriz sürecinde saman alevi gibi parlayan birkaç eylemliliği dışında,
ülkede genelde sendikaların tavsiyesi ile bekleme eğiliminin daha açık
olduğu görülürken, sınıfın başka ülkelerdeki tepkisi ise zaman zaman
etkili olsa da yeni bir dünya arayışlarının henüz güncelleşemediğini
ancak arayışların devam ettiğini göstermektedir Yaşanan krizden dolayı
şimdiye kadar sokak eylemlerinin sonucu olarak, Latin Amerika’yı
saymazsak sadece Belçika, İzlanda ve Letonya’da hükümetler devrilmiştir.
Yunanistan’da haftalarca süren sokak protestoları, hükümeti zorladı ama
düşüremedi. Ancak yapılan genel seçimlerde sağ koalisyon yenildi, PASOK
yeniden iktidara gelirken komünist parti ve diğer sol partilerin oy
oranını artırdığını görmekteyiz. Almanya ise krizden
nispeten daha az etkilenmesine rağmen, iktidar ortağı sosyal
demokratların liberal poitikaları rededilirken oyların daha çok sol ve
sağ arasında dağıldığını görmekte yarar var. Die Linke’nin oy oranını
geçmişe oranla oldukça artırması sevindirici olmakla beraber Hıristiyan
demokratların da seçimde başarı kazanması diğer bir dikkate değer
yandır. Başka ülkelerde
gelişmesi muhtemel olan mücadelelerin nasıl sonuçlanacağı birçok faktöre
bağlı bir sorun olarak görülmelidir. Ama özellikle
emperyalist ülkelerin, kalkışma gündeme geldiğinde sosyal olanakların
yetersiz kalması durumunda iç savaş tarzında hazırlıklar yaptığı tahmin
edilmelidir. Bu sorunu ele alan The
Economist, siyasi bir sistemi istikrarsızlaştıran faktörleri sıralıyor: 1) Sosyal eşitsizlik;
2) Uzun süren ekonomik durgunluk; 3) Yaygınlaşmış yolsuzluk; 4) Halktan
kopmuş politikacılar; 5) Ülke içinde etnik çatışmalar; 6) Geçmişte
kalkışmaların yaşanmış olması; 7) Kendiliğindenci grevler ve işçi
sınıfının zoru içeren mücadelesi; 8) Yoksulların yeterli olmayan bakımı;
9) İstikrarlı olmayan hükümetler; sık sık hükümet değişimi. Karl Marx’ın Kapital’de
anlattığı kâr oranlarının düşme eğilimi yasası uyarınca oluşan krizlerde
sınıf mücadelesinin gelgitlerinin unsurlarını ve temel altyapısını
gözler önüne serdiğini düşünecek olursak, işçi sınıfının yaşam koşulları
üzerindeki olumsuz etkisinden dolayı ekonomik krizler, siyasi altüst
oluşun önemli bir argümanı haline gelirler. İşçi sınıfını,
kendinden önceki ezilen sınıflardan ayıran temel faktör ücrete dayalı
yaşamının sürekli gelgitlere açık olmasıdır. Yani kapitalizmin genişleme
döneminde kârların yükselişinden pay alma çabası birikim koşullarının
uygun olduğu koşullarda “sermayeye bağımlılık ilişkileri daha tahammül
edilebilir olur. İşçiler bu dönemde Engels’in dediği gibi “zevk
alanlarını genişletebilmekteler; giysi, ev eşyası vb. gibi tüketim
fonlarına bazı ekler yapabilmekteler ve küçük bir yedek-fonu parası
ayırabilmekteler”. Böylesi dönemlerde bu olanaklar, “ücretli işçinin
kendisi için dövmüş olduğu altın zincirin uzunluğunda ve ağırlığındaki
bir gevşemedir” . Şüphesiz ki çevrimin
yükseliş dönemlerinde de işçi sınıfı ekonomik mücadele sürdürmektedir.
Kapitalizmin kriz dönemlerinde yaşadığı daralmanın sonucu işçilerin elde
ettiği hakları korumak için direnme çabaları, ya da geri çekilmelerine
rağmen krizin yaşamlarını tehdit eder boyuta ulaşması kendisinden önceki
toplum düzenlerinde yine olası olmayan durumlardır. Yukarıda anlatılanlar
ışığında, ekonomik mücadeleler, herhangi bir dış etki olmaksızın
işçilerin fabrika sahipleri ile sürekli bir karşı karşıya gelişini
sistemin kendi yapısı itibarıyla zorunlu kılmaktadır. Bu mücadelelerin
yarattığı sonuçlar, işçi sınıfını başka bir dünyanın mümkün olduğu
fikrine yakınlaştıran imkanları potansiyel olarak taşır. Yükseliş
dönemleri, işçilerin ekonomik mücadele araçlarını kullanmasını sağlasa
da bu mücadelenin devrimci bir dönüşüm tabanına oturmasını sağlama şansı
daralma ve kriz dönemlerine göre daha azdır İşçi sınıfının yaşam
koşullarını kötüleştiren ve ülkedeki genel ekonomik ve sosyal
göstergeleri değiştiren ekonomik krizler, işçiler ve kapitalistler
arasındaki ilişkiyi de değiştirir. Yaşanan ekonomik krizin
boyutu ve süresi, sınıf tarafından telafi edilebilirliği imkanı
azaldıkça gerilimleri artıracak adımların artmaya başlaması,
sendikaların yapısını ve burjuva toplumun sorgulanmasını doğal olarak
zorunlu hale getirmektedir. Krizin boyutu ve
süresi, işçilerin burjuvalarla yaptığı tüm uzlaşma ve anlaşma
biçimlerini darmadağın eden bir sonuca doğru gitmeye başladığında işçi
sınıfı daha fazla kafasını kaldırmaya başlar. Daha önce yaşamında
yeterince yer tutmayan düşünce ve fikirlere işçilerin önceki süreçlere
oranla açık hale gelmesi kadar doğal bir durum yoktur. Ekonomik krizin yükünü
omuzlamayı reddeden bir işçi sınıfı kendiliğinden olmuyor. Krizin yükünü
somut adımlarla reddeden bir sınıf, sınıf bilincine sahiptir. Sınıf
bilincinin gelişkinliği, işçi sınıfı içindeki devrimci yöndeki
çalışmaların sürekliliğine ve başka bir dünyanın mümkün olduğunun
anlatılması ve işçi sınıfı içerisindeki şovenist, aşırı milliyetçi
eğilimlerin kırılmasıyla ilişkilidir. Ekonomik kriz ne
doğrudan devrime yol açar ne de işçi sınıfının devrimci mücadelesini
kendiliğinden yükseltir. Ekonomik krizin devrime
yol açması için başka faktörlerin olgunlaşmış olması gerekir. Her
halükarda kapitalizmin tarihinde yaşanmış ekonomik krizler, tek başına
neden olarak, devrimleri beraberinde getirmedi. Ama ekonomik krizlerin
devrimlere yol açtığı örnekler de az sayıda değildir. Burada tartışma
götürmez gerçek, ekonomik kriz ile devrim ve işçi hareketinin gelişmesi
arasında zorunlu bir bağın olduğudur. Ekonomik gelişme,
siyasi mücadelenin gelişmesinde çıkış noktasını oluşturur. Sınıf
içerisindeki örgütlülük düzeyinin maximizasyonu ile burjuva düzenin
sarsılmasının denk gelebileceği anlar gerçektir ancak sık görülen
durumlar değildir. İşçi sınıfının daha
duyarlı hale gelecek olması, bazı beklentileri de artıran bir durumdur.
Kendili-ğinden hareketlerin yükselme eğilimi taşıması, işçi sınıfına,
sınıf bilinci aktarılmaksızın işçilerin kendiliğinden devrim yapacağı
beklentisini de artırır. Bu beklenti ilk birkaç adımdan sonra sûkutu
hayale uğradığı ölçüde sınıftan kopuş teorileri artmaya başlar. Her
büyük kriz sürecinde işçiler sistemi sorgulamaya başladıklarında
kendilerini cesaretlendirecek korku duvarını aşmaya önayak olabilecek
örgütlülükleri yanı başlarında görmedikleri ölçüde başka tür bireysel
çözümlere yönelirler. Son bir ayda yirmiye yakın kadın ve çocuğun
babaları, kocaları tarafından öldürülmesi işçi sınıfının bireysel, başka
tür çözüm arayışlarına iyi bir örnektir. Bir kısım sosyalistler
pek bilmez ama, ister küçük bir işyerinde isterse büyük bir kapitalist
işletmede çalışıyor olsunlar işçiler sömürüldüklerini bilirler, bu
nedenle işçilere yönelik salt ekonomik ajitasyon işçilere anlamsız
gelecektir.Sorun işçilere bu durumdan nasıl çıkılabileceğini
anlatabilmektedir. Sosyalistler
yaşadığımız coğrafyada bu güne değin işçi sınıfı ile olan ilişkilerini
köylülükle bağları bir biçimde sürmekte olan işçilerle, çoğunlukla da
sendikalar vasıtasıyla işçilerle ilişki kurma üzerine oturttukları
ölçüde sınıf tarafından çok bilinen bu tümceyi tekrarlamaktan öte
geçecek programlar üretme becerisini gösterememişlerdir. Ekonomik mücadelelerin
doğru tesbit edilmemesi, sınıfın devrimci mücadelesi ile karıştırılması
telafisi zor oldukça sorunlu durumlara yol açabilir. Kendiliğinden
mücadelenin, sınıf bilincini doğuracağı ve oradan devrime doğru yol
alacağı düşüncesi oldukça anlamsızdır. Her başarısız sendikal adımın
işçi sınıfı üyelerini mücadeleden soğuttuğunu, uzaklaştırdığını
düşünmeden, bilmeden atılacak adımlar, sınıfın mücadelesinde geri
dönülmeyecek zaaflar oluşturacaktır. İzmir’de uzun süredir
direnişi devam eden, işlerinden edilmiş Kent AŞ işçileri eğer basında
yer alan haberler doğruysa, sendikaları olan DİSK ile beraber davranmama
kararı aldılar. Bunun nedeni oldukça
açıktır, ilkin, sendika, genelde sosyal demokrasinin sınıf uzlaşmacılığı
perspektifinin etkisi alanındadır. Devamla direniş öncesinde işçilerin
içerisinde sınıf bilinçli işçiler oldukça azdır, ya da sendikal
örgütlenmeye gereğinden fazla rol yükledikleri ölçüde yanılmışlardır. Solun genel halinin
sonucu kitle destekleri de oldukça zayıftır. İşçilerin diğer ezilenlerle
ilişkileri hemen hemen yoktur ve bu alanda bağ oluşturmayı düşünecek
devrimci özneden de yoksundurlar.
Bu
durumu gören CHP’li belediye başkanı işçilere karşı saldırıya geçerek,
kriz döneminin özel politikalarını sıralar. Sonra da “topu” sendikalara
atar ve onlar da tabandan gelen baskıdan ve teşhir olmaktan çekindikleri
için keskin mücadele naraları atarlar ve greve giderler. Belli bir zaman
sonra grev ve işyeri işgali ve benzeri eylemlilikler etkisizleştirilir.
Bir yandan kamuoyu yaratma üzerine yapılan çalışmalar hedef doğru
seçilemediği için başarısızlıkla sonuçlanır. Diğer yandan, CHP’li
belediyeye ait çalışan tüm işçileri harekete geçirmek varken, DİSK
direnişi spesifik düzeyde sadece işyeri ile sınırlı tuttuğu ölçüde
yenilginin gerçekleşmesinin mimarı olur. İşçiler, bundan sonra çözümü
daha kişisel düzeyde arayacaklarını, büyükşehir belediye başkanı ile
özel görüşmeler yapacaklarını ilan ederler. Sınıf bilincinin,
şovenizm ve reformizm tarafından köreltildiği günümüzde, sadece kriz ve
iş yerini kaybetme korkusu değil, sendikaların tekelci burjuvazi ile
birlikte çevirdiği dolaplar, gözler önünde oynanan oyunlar ve bunların
sonuçları, işçi sınıfı ve emekçi kitleler üzerinde yıkıcı etkide
bulunmaktadır. Bu etkileri giderecek örgütlü adımların atılması devrimci
öncünün ana görevidir, bu görevin başarılması süreci, yılgınlığı hızla
atılıma dönüştürecek adımları sağlayabilir. Sosyalistlerin misyonu
ekonomik mücadeleyi işçiler adına yönetmek değildir, bulundukları
işyerlerinde sosyalistler, ekonomik mücadeleye katılırlar. İşçileri,
kendilerini yönetme dinamiklerini oluşturma ve geliştirmeleri için
eğitirler, verilen mücadelenin en ön safında yer almakla beraber karar
alma süreçlerini, işyeri komiteleri üzerinden oluştururlar, devamla
siyasal mücadelenin yerine ekonomik mücadeleyi ikame etmezler.
Sosyalistler olup-bitenleri eleştirip, netleştirip, bilince çıkararak,
işçileri, ezilen-sömürülen sınıfları, yeryüzünün lanetlilerini
cesaretlendirebilirler. Mevcut olanın alternatif bir sistemle ikame
edilebilirliği bilincini güçlendirebilirler. Sınıfı bu bilinçle kavgaya
sokmak sınıfın mücadelesinin engellenemez boyuta ulaşmasını sağlayacak
yegane yoldur. Geçtiğimiz yüzyılda
başka bir dünyanın nasıl mümkün olacağının tartışmasını yapmak yerine
kalkınma ve emperyalizmi yakalama çabaları ile malul sosyalizm anlayışı,
içinden çıktığı burjuva toplumun çok da uzağına gidemeden birinci
adımından sonra çakılmış ve geri dönüşlerin yaşanmasına neden olmuştur.
Nasıl bir sosyalizm tartışması yapılmaksızın bir ‘’dünya devrimi her
şeyi çözer” ya da ‘’dünya devrimi olmadan sosyalizm olmaz” gibi
kolaycılıkların ve beklentilerin sorunlardan kaçmak için uydurulmuş
kolaycı bir yol olduğu herkesin malumu haline gelmişken yapılacak olan
tartışmanın içeriği “başka bir dünya mümkündür ancak nasıl?” sorusunu
sormayı da zorunlu kılar. |
YAYIN KURULU
SDP
N. ZAFER RIDVAN TURAN M. ÖZLEM YEŞİM ERGÜN
GÜNAY KUBİLAY
DİLAY İNKAYA
TAHİR OZAN STELA E. AFŞİN DEMİR GÜLEREN EREN
DERYA ÖZGÜZEL
CENGİZ FERAH
SDP'Lİ KADINLAR |
||