![]() |
![]() |
||
|
Sosyalist Demokrasi, 13 Kasım 2009, Sayı: 85 |
|||
|
Amaç 'İttifak' Yapmak mı Yoksa 'İltihak' Etmek mi? GÜNAY KUBİLAY |
|||
|
SDP’nin
Kürt sorununa bakışını ve Kürt özgürlük hareketi ile ittifak
politikasını belirleyen bu temel enternasyonalist yaklaşım olmasına ve
ortada iddia edildiği gibi bir “muğlaklık” olmamasına rağmen bizim
“bilge yazarımız”ın ikna olmayacağına emin olabilirsiniz. O sözcüğün
anlamına uygun bir “stratejik ittifak” ilişkisi değil, “stratejik
ittifak” adı altında Kürt özgürlük hareketine tabi olunmasını ve iltihak
edilmesini istiyor.
Öyleyse tartışmaya
SDP’ye dair çapakları ayıklamakla başlayabiliriz.* Dikkatli okuyucunun
gözünden kaçmamıştır. Bizim “bilge yazarımız” bu satırların yazarını
önce “politik hafiye” gibi izliyor, sonra da sorguya çekiyor” “Söyle
bakayım, Demokratik Cumhuriyet için ne diyorsun? Demokratik Cumhuriyet
stratejik hedefi noktasında özgürlük hareketi ile stratejik ittifak
yapmaya var mısın, yok musun? (…) Özgürlük hareketinin stratejik hedefi
demokratik cumhuriyettir ve özgürlük hareketi ile bir stratejik
ittifakın kurulması bunun dışında nasıl olabilir?” Aslında bizim “bilge
yazarımız” sorduğu soruya kendi yanıt veriyor. Bir siyasi hareket bir
başka siyasi hareketle “stratejik ittifak” hedefini önüne koymuşsa, o
hareketin stratejik hedeflerini görmezden gelerek bir stratejik ittifak
kurmayacağını bilir. Bu bilinmez bir düşünce değildir ve ittifak
politikalarının abc’sidir. Kürt özgürlük hareketi ile “stratejik
ittifak” hedefini önüne koyan, “ittifak programı”na Demokratik
Cumhuriyet talebini almazsa, bu talep için Kürt özgürlük hareketiyle
birleşik mücadeleye yönelmezse, elbette o ittifak gerçekleşemez.
Tersinden şu saptamayı da yapmak gerekir: Kürdistan devriminin yanı sıra
Türkiye devrimini pas geçerek bir stratejik ittifak da yapılamaz. SDP, Kürt sorunu
bahsinde ezen ulus sosyalist hareketinin organik bir bileşeni olan
çoğulcu, devrimci, enternasyonalist sosyalist bir partidir. Ezen ulus
sosyalistlerinin temel görevi ezilen ulusun kendi siyasi geleceğini
belirleme hakkını ve bu doğrultuda ileri sürdüğü talepleri desteklemek,
onun için mücadele etmektir. Kürt özgürlük hareketi, Kürt halkının
siyasi geleceğini verili koşullarda Demokratik Cumhuriyet’te gördüğüne
göre, SDP’ye ve bu hareketle ittifaka açık sosyalistlere düşen görev bu
talep için Kürt özgürlük hareketi ile omuz omuza olmaktır. SDP’nin Kürt sorununa
bakışını ve Kürt özgürlük hareketi ile ittifak politikasını belirleyen
bu temel enternasyonalist yaklaşım olmasına ve ortada iddia edildiği
gibi bir “muğlaklık” olmamasına rağmen bizim “bilge yazarımız”ın ikna
olmayacağına emin olabilirsiniz. O sözcüğün anlamına uygun bir
“stratejik ittifak” ilişkisi değil, “stratejik ittifak” adı altında Kürt
özgürlük hareketine tabi olunmasını ve iltihak edilmesini istiyor. SDP’nin aşağıdaki
Üçüncü Konferans kararını “muğlak” buluyor ve hiddetle karşı çıkıyor. Ne diyor konferans
kararı?: “Konferans şu somut gerçekliği açıklar: Türkiye’deki durgunluk
ile Kürdistan’daki devrimci süreç, iki ülke devrimci güçlerinin eşitsiz
ama birleşik mücadele içerisinde ortak politik hedefe yönelmesinin
kaçınılmaz görev olduğuna işaret etmektedir. İki ülkenin denizaşırı
sömürge ilişkilerinden farklı olarak Türkiye ve Kürdistan’ın “birleşik
coğrafik özelliği”, iki ülkenin tek bir kapitalist üretim biçimince
(Kürdistan’a yönelik sömürgeci kapitalist politikaları göz ardı
etmeksizin) birbirine bağlanması karşılıklı etkileşimi güçlendirmekte ve
ortak hedefe yönelik görevleri belli bir politik eksende birleştirmeyi
ve kalıcı örgütsel biçime büründürmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu görev iki
ülke devrimi bakımından stratejiktir ve bu stratejik ilişkinin
merkezindeki politik güçler ve bağımsız organik bileşimi Kürt özgürlük
hareketi ile böyle bir ilişkiye açık Türkiye sosyalist hareketidir.
Böyle bir uyum, ortak bir eylem programı temelinde kurulacak “birleşik
demokratik cephe” ve onun bir biçimi olarak “Çatı Partisi”yle yaşama
geçirilebilir. Konferans, Çatı partisinin işçilerin, emekçilerin,
ezilenlerin temel taleplerini eksen alan bir demokrasi programı
temelinde kurulabileceğini belirtir (…).” Karar bir stratejik
ittifak ilişkisini bütün yönleriyle ele aldığı halde, bizim “bilge
yazarımız”ın eleştiri oklarının hedefi olmaktan kurtulamıyor. Çünkü onun
ufkunda “iki ülke gerçeği”, “iki ayrı program-iki ayrı örgüt” “stratejik
ittifak-birleşik devrim” gibi tezler artık yer almıyor.
Kürdistan devrimine dair taleplerin dışında Türkiye devrimine
dair taleplere fena halde bozuluyor. SDP’yi ve bu satırların yazarını bu
karardan dolayı “demokrasi
mücadelesinin dışına düşmek ve ekonomizm yapmakla” suçluyor. Ne zaman
Kürdistan devrimi ile birlikte Türkiye devriminden, Türkiye devrimine
dair güncel görevlerden, emperyalizme, kapitalizme karşı mücadeleden söz
edilse bir hezeyan başlıyor. Türkiye devriminden anladıkları sıkça
başvurdukları ekonomizmin ve sendikalizmin bir adım ötesine geçmiyor.
Böyle düşünenleri biz anlayabiliyoruz. Bu tür düşünce sahipleri,
mücadele denklemini “sınıfın sorunları mı, Kürt sorunu mu?” gibi yanlış
bir tarzda kuruyor, Kürt sorununu işçi sınıfının diğer güncel ve
tarihsel görevlerinin bir alternatifi haline getiriyor ve böylece Kürt
sorunu Türkiye işçi sınıfının bir sorunu olmaktan çıkıyor. Biz bu bakışa
yalnızca ekonomizm değil, aynı zamanda sosyal şovenizm diyoruz. Bir kez
mücadele denklemi böyle kurulup Kürt sorunu işçi sınıfının diğer temel
görevlerinin bir alternatifi haline gelince bizim “bilge yazarımız” da
kendince sosyal şovenizme düşmemek için, farkında olmadan sıkça
eleştirdiği ekonomizm batağına sürükleniyor.
Ve bir başka uca savrularak bize “ ittifak olmayan bir ittifak
politikasını” empoze ediyor. Lenin okurları,
Lenin’in politik yaşamının büyük bir bölümünün İkinci Enternasyonale
egemen olan ekonomizm ve sosyal şovenizme karşı mücadeleyle geçtiğini
bilir. Oysaki, Lenin İkinci Enternasyonalin birbirini sembiyotik ilişki
içinde besleyen ekonomist ve sosyal şoven anlayışı karşısında Rusya gibi
“ezilen halklar hapishanesi” bir ülkede işçi sınıfının kurtuluş
mücadelesi ile ezilen halkaların kurtuluş mücadelesini enternasyonalist,
devrimci politik bir eksende birleştirmeyi başarmış ve dünyaya yeni bir
çığır açan Ekim Devrimi’nin yolunu açmıştı. Lenin, Marksizmi bir dogma
gibi kavrayan politik muarızlarından nitelikçe farklı olarak, Marx’ın
19. yüzyıl ortalarında gelişen işçi mücadeleleri sırasında ileri sürdüğü
“bütün ülkelerin işçileri birleşin!” sloganını, “bütün ülkelerin
işçileri ve ezilen halklar birleşin!” sloganıyla yaratıcı bir tarzda
Rusya koşullarına uyarlayarak 20. yüzyılın devrimci Marksizmi olarak
tarihteki yerini aldı. Bizim “bilge yazarımız”
ne düşünür, onu bilmiyorum ama SDP’ye bu Marksist-Leninist öğreti yön
veriyor. Kediye göre budu… SDP de bu öğreti ışığında “iki ülke
realitesi”ni temel alarak Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin kurtuluş
mücadelesi ile ezilen ve varlığı inkar edilen Kürt halkının özgürlük
mücadelesini “birleşik bir devrim” süreciyle, kesintisiz bir devrim
anlayışı içinde sosyalizme taşımak için sosyalist siyaset arenasında
yerini almış bulunuyor. İşte bu nedenle Kürt özgürlük hareketi ile bu
hareket ile ittifaka açık enternasyonalist sosyalizmin stratejik
ittifakında ısrar ediyor. Kürt sorununu Türkiye işçi sınıfının mücadele
dağarcığından atan TKP gibi sosyal şoven partilerle de, Türkiye işçi
sınıfının, emekçilerinin kurtuluşunu ufkundan silmiş bizim “bilge
yazarımız” gibi ekonomist bakış açısına sahip olanlarla da teorik,
ideolojik mücadelesini sürdürüyor. Ne yazık ki, bizim
“bilge yazarımız” bize bir ittifak önermiyor. Biz bunu da
anlayabiliyoruz. Bunlar Türkiye sosyalist hareketinin çok parçalı
yapısı, başarısız birlik deneyimleri ve örgütsel zayıflıklarından
hareketle, artık verili sosyalist hareketin öncülük edebileceği bir
Türkiye devriminden umutlarını kesmiş bulunuyorlar. Kendi güncel ve
tarihsel görevlerini Kürt özgürlük hareketine havale etme aymazlığının
ve sorumsuzluğunun farkında oldukları için, bunu açıktan söyleyemiyor,
ama kendi dışındaki bütün bir sosyalist hareketi aynı çuvala doldurarak,
eleştiri oklarını yöneltiyorlar. Örneğin, TKP gibi sol milliyetçi
partilerle SDP gibi enternasyonalist sosyalist partileri aynı
eleştirinin konusu yapmakta beis görmüyorlar. Sanki bu ülkede tek
sosyalizm anlayışı ve tek politik çizgiye sahip yekpare bir sosyalist
hareket varmış gibi herkesi aynı kefeye koyarak gazete köşelerinden,
internet sitelerinden karalama kampanyalarını sürdürüyorlar. Her şeyden önce bu tür
kampanyaların bizlere olduğu kadar Kürt özgürlük hareketine de zarar
vereceğini görmek gerekir. Bugün Kürt özgürlük hareketinin temel
ihtiyacı, Türkiye sosyalist hareketinden üç beş kadronun saflarına
katılması değildir. Elbette, Kürt özgürlük hareketinin saflarına
katılanların, o harekete de katkıları olacağı yadsınamaz. Ancak, görünür
gelecekte Kürt özgürlük hareketine azami katkı sunmak isteyenlerin temel
görevi şu olmalıdır: bir yandan “Batı”da siyasal sınıf hareketi ile onun
güncel ve tarihsel eylemine öncülük edebilecek yetenekte bir
enternasyonalist, çoğulcu, birleşik devrimci partiyi inşa etmeye
çalışmak, bir yandan da Kürt özgürlük hareketi ile bir “stratejik
ittifak”ı sıcak mücadele içinde kuracak, geliştirecek çalışmaları
yoğunlaştırmak. “Birleşik bir coğrafya”da ekonomizme ve sosyal şovenizme
karşı enternasyonalist devrimci çizgi böyle geliştirilebilir. DBH bu
bakımdan büyük bir imkandır, bu imkanı iyi değerlendirmek gerekir. “Tasfiye” iddiasına
gelince… Bizim “bilge yazarımız”
ve onun gibi düşünenlerin bu satırların yazarını eleştiri bombardımanına
tutmalarının biricik nedeni, onu SDP içinde
devreye sokulan “partiyi tasfiye planları”nı boşa çıkaran “bir
engel” olarak görmeleridir. F. Koçali’nin genel başkan sıfatını
kullanarak SDP’yi tasfiye etmek istiyorlardı. Başaramadılar.** Şimdi ise DBH’yı
tasfiye için kolları sıvamış bulunuyorlar. Çünkü, çatı partisinin DBH
adı altında süren “hazırlık ve inşa süreci” onların öngördüğü politik
çerçeve ve “güç merkezi” vasıtasıyla şekillenmiyor. DBH yalnızca Kürt
özgürlük hareketinin Demokratik Cumhuriyet teziyle şekillenmiş bir
program ve onun politik çizgisine tabi olan bir “ittifak politikası”
tarifi yapmıyor. Bu
arkadaşlar, bu nedenle 27-28 Haziran Toplantısında alkışlarla kabul
edilen ve Demokratik Cumhuriyet talebini de kapsamlı bir biçimde içeren
sonuç metnine de burun kıvırıyor, sahip çıkmıyorlar. Bu tartışma yeni değil
ve biraz eskiye dayanıyor. F. Koçali’nin istifasıyla genel başkan seçimi
için toplanan SDP 2. Olağanüstü Konferansı arifesinde, Haziran 2009’da
parti üyelerine yazdığım bir “açık mektup”ta görüşlerimi parti
üyeleriyle paylaşmıştım. İşte bu tartışmanın kısa bir özeti: “Filiz Koçali,
12.4.2009 tarihli Günlük gazetesinde yayınlanan “‘En geniş güçler’ nasıl
birleşecek?” başlıklı yazıda (…) “Kürt sorununda çözümsüzlük ve askeri
vesayete hayır diyen herkese çatı partisinde yer var.” diyor.
Koçali’ye göre minimalize edilmiş bu iki talebe “evet” diyen
herkes, işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin diğer temel ve öncelikli
sorunları konusunda ne söylerse söylesin çatı partisinde yer alabilir. Peki SDP’nin Üçüncü
Konferans kararı ne diyor: “(…) Konferans, Çatı
partisinin işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin temel taleplerini eksen
alan bir demokrasi programı temelinde kurulabileceğini belirtir (…).” Üçüncü Konferans
muhtemel “çatı partisinin işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin temel
taleplerini eksen alan bir demokrasi programı temelinde
kurulabileceğini” belirtiyor. Konferans yalnızca Kürt sorunu ve
militarizme karşı mücadelede değil, emperyalizm, kapitalizm,
cinsiyetçilik, devletçi laiklik, ekolojik sorunlar gibi temel sorunlara
karşı mücadelede de “asgari politik ortaklık” ile şekillenecek bir
programın altını çiziyor. (…) Koçali bu sorunlara
karşı mücadelede “asgari politik ortaklığa” dahi gerek görmeyerek,
programı “Kürt sorununda çözümsüzlük ve askeri vesayete hayır” ile
sınırlayarak, konferans kararını bir çırpıda geminin bordasından
atıveriyor. Bu sol liberalizm değil
de nedir? Bu demokrasi
mücadelesini sınıfsal içerikten yoksun, işçi sınıfının ve emekçilerin
temel sorunlarından azade, devrim stratejisinden bağışık “demokratizm”e
indirgemek değil de nedir? Koçali’nin çizdiği
sınır, yalnızca çatı partisinin merkezinde yer alacak güçleri
değiştirmekle kalmıyor, muhtemel partinin imkânlarını da ortadan
kaldırıyor. Birincisi, bu sınır
Kürt özgürlük hareketi ile aynı çatı altında buluşmak isteyen
sosyalistleri daha baştan çatının dışına itiyor. Hangi sosyalist çevre
sadece bu iki asgari sorunla bir parti kurmak ister. Bırakınız başka
sosyalistleri bu bakış açısı esasen SDP’yi dahi dışında bırakıyor. Bir
parti düşünün ki, kuruluşundan beri Kürt özgürlük hareketi ile sosyalist
hareketin “stratejik ittifak”ı diye yatıp kalkıyor, ama genel başkanının
ağzından öyle bir politik çerçeve ileri sürüyor ki, kendi bile o
çerçevenin dışında kalıyor. İkincisi, bu iki
minimalize edilmiş sorunla bir çatı partisi kurulamaz. Bazıları kurmaya
yeltense bile işçiler, emekçiler, aleviler, kadınlar, ulusal azınlıklar,
ekolojistler, aydınlar, sanatçılar, yazarlar… yer almaz. Ama elbette, bu
iki sorunu eksen alan başka türden cepheler, eylem birlikleri
kurulabilir. Örneğin Kürt sorununun demokratik politik çözümü için
mücadele edecek bir “barış cephesi” olabilir. Nitekim Barış Meclisi bu
amaçla kurulmuş bir oluşumdur. Örneğin, militarizme
karşı mücadelede, sırf
“askeri vesayete” karşı olan güçleri içeren bir “anti militarist cephe”
de kurulabilir. Ama emek, barış, özgürlük ve demokrasi güçlerinin
temel dinamikleri dışlanarak sözcüğün gerçek anlamına uygun bir
“demokrasi cephesi” kurulamaz. Üçüncüsü, bu iki
sorunla sınırlı politika yapacak bir parti, bugün DTP gibi tutarlı bir
“Kürt partisi” bile olamaz. Eğer istenen Türkiye devrimini pas geçen bir
Kürt partisi ise çatı partisine ne gerek var.
Kürt özgürlük hareketi ve onun legal partisi DTP bu işlevi zaten
hakkıyla yerine getiriyor. Kaldı ki, eğer Kürt halkı ve onun politik
temsilcileri yeni bir Kürt partisine ihtiyaç duyarlarsa kendi özgür
iradeleriyle kurarlar. Dördüncüsü, Kürt
özgürlük hareketi de Koçali ve içinde yer aldığı fraksiyon gibi
düşünmüyor. Kürt özgürlük hareketi Türkiye solu ile stratejik bir
ittifak kurmak istiyor.
Muhtemel parti programının yalnızca Kürt sorununu değil, emekçilerin ve
ezilenlerin öncelikli taleplerini içeren bir kapsamda olması
gerektiğinde ısrar ediyor. Çatı partisine de bu anlamda stratejik değer
biçtiğini her platformda yazılı ve sözlü olarak dile getiriyor. Kürt
özgürlük hareketinin önderi İmralı’dan “çatı aynı zamanda anti tekel
mücadele de vermelidir” diyor. Bir sosyalist partinin genel başkanı
vesayet ve çözümsüzlükten başka her sorunu dışarıda bırakmayı en geniş
çerçeve için zorunlu koşul olarak dayatıyor.” Bu tartışmalar bu kadar
açıkken, bizim “bilge yazarımız” Koçali ve arkadaşlarının tasfiye
edildiğini, biz ise bu görüşlerle SDP’nin tasfiye edilmek istendiğini
iddia ediyoruz. Elbette bundan sonrasına okuyucu karar verecek. Ancak,
aynı mektupta Koçali’nin tasfiye edildiği iddialarına şu yanıtı
vermiştim: “Koçali esastan karşı olduğu parti görüşlerinin politik
sözcülüğünü yapmak istemediği, sol liberal bir çizgiyi benimsemeyen
“büyük çoğunluk”tan umudunu kestiği, görünür gelecekte SDP’de sol
liberal bir gelecek görmediği, “büyük çoğunluk”un parti görüşlerini
eksen alan bir genel başkanlık ısrarı karşısında “iktidar tekeli”ni
yitirdiği için istifa etti. Dogma haline getirdiği bu çizginin başka
platformlarda sözcülüğünü yapmak için kendini özgürleştirdi.” SDP’deki politik çizgi
ve çatı partisi programına dair tartışmalar ile istifaların gerekçesinin
özü ve özeti budur. Demokrasi ve demokrasi
mücadelesi sorununa gelince bizim “bilge yazarımız”, demokrasinin bir
“eşitlik rejimi” olduğunu söylüyor. Genelde böyle söylenir. Bu söylem kapitalizm
koşullarında ideolojik bir yanılsamayla sürekli bir biçimde kendini
yeniden üretir. Egemenlerin ideolojik hegemonya aygıtlarınca sürekli
olarak herkesin aynı şemsiye altında eşitleneceği empoze edilir. Oysaki
ezilenlerin (ezilen sınıf, ezilen ulus, ezilen cins) demokrasi
mücadelesi pratiği kapitalizm koşullarında böyle bir demokrasinin
olmadığına işaret eder ve bir bakıma bizim “bilge yazarımızı” tekzip
eder. Çünkü burjuva demokrasisinin siyasal alandaki yegane eşitlik
anlayışı “hukuksal eşitlik”tir. Ve bütün siyasal hak ve özgürlükler bu
hukuk çerçevesinde belirlenir. Ne var ki, toplumsal
alanda eşit olmayanların yalnızca hukuksal düzlemde eşitlenmesi, özünde
verili eşitsizliği “hukuk örtüsü” altında yeniden üretmekten başka bir
işlev görmez. Egemen güçlerin yüksek çıkarlarının söz konusu olduğu
sınır, bir başka değişle “kapitalist sistemin ön kabul sınırları”
ezilenler için öngörülen demokrasinin de kabul sınırlarıdır. Son
günlerde bu yaklaşımın çıplak örneğini “demokratik açılım”
tartışmalarında gördük, yaşadık. DTP’nin barış gruplarını coşkulu bir
kitle eşliğinde karşılamasına devlet ve sistem güçlerinin gösterdiği
sert tepkinin nedeni, gerçekte çeyrek yüzyıldır bir devlet politikası
olarak sürdürülen “kirli savaş” sebebiyle sermayenin tıkanmış nefes
borularını açmayı ve önünde engel olarak gördüğü Kürt özgürlük
hareketini kısmi reformlarla tasfiye etmeyi amaçlayan ve “demokratik
açılım” adı altında devreye sokulan “tasfiye planı”nın üzerindeki
kisvenin yırtılıp atılarak gün ışığına çıkarılmış olmasıydı.
Egemen güçler
“demokratik açılım” sürecini kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda,
kendi inisiyatifleriyle tamamlamak istiyorlardı. Bu siyasal demokrasi
oyunu Kürt özgürlük hareketi tarafından bozulmuş oldu. Ve “mola zamanı”
dediler. Onlar devlet ve sistemin ön kabul sınırlarını aşacak,
çıkarlarını zedeleyecek, süreci öngördükleri çerçevenin dışına taşıyacak
hiçbir inisiyatife, girişime ve güce tahammül gösteremezler. Son örnekte
de vurgulandığı gibi oligarşinin Kürt özgürlük hareketini tasfiye
planlarının sınıfsal içerikten yoksun, sınıflar üstü bir “hümanist
demokrasi” olduğunu kim iddia edebilir? Bu satırların yazarı
sınıfsal içerikten yoksun bir demokrasinin “demokratizm” olduğunda hala
ısrarlıdır. Çok doğru olarak “devrimci demok-rasi”den söz eden T. Şen,
sanki “devrimci demokrasi” sınıfsal içerikten yoksun, kendinden menkul
bir demokrasi anlayışıymış gibi, biz olay ve olgulara sınıf
mücadelesinin prizmasında kırarak yaklaşmalıyız” dediğimiz zaman
hiddetle itiraz ediyor. Kanımca bizim “bilge yazarımız”, “olay ve
olgulara sınıf perspektifiyle ele almalı, sınıf mücadelesinin
prizmasında kırarak yaklaşmalıyız” saptamamızı, mekanik biçimde “kaba
sınıfçılık” olarak algılıyor, ezilen sınıf dışında, ezilen ulusun ve
ezilen cinsin bağımsız örgütlenmesi ve mücadelesini dışlayan “sınıf
indirgemeci” bir politika olduğuna hükmediyor. Oysa, ezen ulus
sosyalistleri olarak, Kürt sorununa, yegane bilimsel dünya görüşü olan
sınıf perspektifiyle baktığımız için, kendimize yukarıda değinilen pek
çok güncel ve tarihsel görevi çıkarabiliyoruz. Örneğin, SDP Kürt
özgürlük hareketi ile “stratejik ittifak” anlayışında olduğu halde,
Talabani ve Barzani’nin emperyalist güçlerle işbirlikçi çizgisine kesin
bir dille karşı çıkıyor. Barzani ve Talabani çizgisiyle bırakınız
“stratejik ittifakı”, her hangi bir dayanışma eylemi yapmak istemiyor.
Bunun nedeni hangi bakış açısı olabilir?
Bizim “bilge yazarımız” aklına her geleni söylemek yerine, bu
söylenenler üzerine düşünmeyi de denemelidir. Örneğin, son zamanlarda
liberal demokrasinin meziyetlerinden, liberal demokrasinin geniş
ufkundan söz edenler çoğalıyor. Ne kadar “eşitlikçi ve özgürlükçü bir
rejim” olduğundan dem vuruluyor. Yukarıda da değindiğimiz gibi tarihsel
olarak liberal düşünce sahiplerinin ileri sürdüğü “eşitlik, özgürlük,
kardeşlik” ideallerine dayanan demokrasi anlayışı,
kapitalizm koşullarında, özgün içeriğinden arınmış, emekçileri ve
ezilenleri kapitalist sisteme entegre etmek amacıyla kullanılan etkili
bir ajitasyon ve propaganda aracına dönüşmüştür. Liberal demokrasinin
siyasal temeli örgütsüzlüğe, toplumsal temeli eşitsizliğe dayanır. Ve
birbirini diyalektik biçimde besleyerek kendini yeniden üretir. Liberal
burjuvazi, egemen sınıf olarak kendini devlet biçiminde örgütlediği
halde, işçi sınıfının ve ezilen halkların devlet biçiminde
örgütlenmesine şiddetle karşı çıkmaktadır. Bugün “demokratik açılım”a
sıkça vurgu yapan ve hükümete destek veren liberal çevreler Kürt
halkının devlet kurma ve ayrılma hakkına şiddetle karşı çıkmakta,
yalnızca “bireysel özgürlükleri” reva görmektedirler. Aynı yaklaşımı
toplumsal alanda da görmekteyiz. Liberal burjuvazinin işçi sınıfına,
emekçilere ve ezilenlere öngördüğü “maksimum eşitlik sınırı”, sözde bir
“temiz ve insancıl kapitalizm”dir. İşçi sınıfının ve emekçilerin
mücadelesi, devlet ve sistemin önkabullerini zorlamaya başladığı zaman
da aynı tutumu geliştireceklerine dair en küçük bir kuşku duymamak
gerekir. Oligarşinin sürekli ve
sistemli baskıları karşısında bunalanların yaşamlarını sürdürebilmeleri
için verili koşullarda bir “soluk borusu” olarak gördükleri liberal
demokrasiye itibar etmelerini elbette anlamak mümkündür. Ancak, bütün
bunları tersinden kuvveden fiile dönüştürecek, işçi sınıfının,
emekçilerin ve ezilen halkların kurtuluşunun ve özgürleşmesinin yolunu
açacak yetenekteki tek demokrasi sosyalist demokrasidir. Sonuç olarak, eğer
bizim “bilge yazarımız”ın temel sorunu, Kürt özgürlük hareketine
bütünüyle tabi olmak, ona iltihak etmek değil de, Demokratik Cumhuriyeti
de içeren bir stratejik ittifak ilişkisi ise hem SDP’nin Üçüncü
Konferans kararı bu talebi maksimum düzeyde içeriyor, hem de DBH’nın
Haziran 2009’daki sonuç metni böyle bir ittifak politikasının
geliştirilmesine imkan sağlayan “asgari politik çerçeveyi” oluşturmuş
bulunuyor. Şimdi bizim “bilge
yazarımız”a soruyorum: 1. İstenilen gerçek
anlamda Kürt özgürlük hareketiyle bir “stratejik ittifak” mıdır, yoksa
ona tabi olmak, bir tür iltihak etmek midir? 2. Eğer, bir “tabi
olma, iltihak etme”den söz edilmiyorsa, Demokratik Cumhuriyet talebini
adı ve içeriğiyle içermiş bulunan DBH sonuç metninde öngörülen çatı
partisinin “hazırlık ve inşa sürecine” katılmaya ve bu sürecin aktif bir
öznesi olmak için kolları sıvamaya var mıdır? Göreceksiniz, bizim
“bilge yazarımız” bu sorulara olumlu yanıt vermeyecek, kırk dereden su
getirerek yalancı pehlivanlar gibi peşrev çekmeye devam edecektir. Umarım benimki
önyargıdır, umarım önyargılarım beni yanıltır. NOTLAR: * Öncelikle şunu
belirtmek yararlı olacaktır. Bizim “bilge yazarımız” görüşlerini
temellendirmek için aklına gelen her şeyi yazmış. Bu nedenle Kürt sorunu
ve militarizm gibi demokrasi mücadelesinin vazgeçilmez temel sorunlarına
dair polemiklere zorunlu olmadıkça çeşitli yönleriyle irdeleyici
yanıtlar vermeyi gerekli görmüyorum. Çünkü, yıllarını şovenizme ve
militarizme karşı mücadeleye hasretmiş SDP gibi bir partiye yönelik
eleştirileri ciddiye almıyorum. Tereciye tere satmaya çalışan acemi
satıcının çığırtkanlığı olarak değerlendiriyorum. Ve yazının başlığından
da anlaşılacağı gibi kendimi “stratejik ittifak” konusuyla sınırlıyorum. ** F. Koçali’yle parti
içinde yaşanan çatı partisi programı ve çizgisine dair tartışmaların,
aynı zamanda örgütsel sorunları da içeriyor olması dolayısıyla internet
sitelerine, dergi sayfalarına taşınmasını uygun görmemiştim. Ancak, F.
Koçali ve arkadaşlarıyla parti üyelerine yazdığım “açık mektup”un bir
bölümünün bu yazı vasıtasıyla SDP dışındaki politik platformlara
taşınmasının sorumluluğu bana değil, T. Şen ve onun yazdığı internet
sitesine ait olduğunun özellikle altını çizmek isterim. |
YAYIN KURULU
SDP
N. ZAFER RIDVAN TURAN M. ÖZLEM YEŞİM ERGÜN
GÜNAY KUBİLAY
DİLAY İNKAYA
TAHİR OZAN STELA E. AFŞİN DEMİR GÜLEREN EREN
DERYA ÖZGÜZEL
CENGİZ FERAH
SDP'Lİ KADINLAR |
||