![]() |
![]() |
||
|
Sosyalist Demokrasi, 13 Kasım 2009, Sayı: 85 |
|||
|
Tasfiyeden Çözüm Çıkmaz YEŞİM ERGÜN |
|||
|
20 Ekimde
Kandil’den ve Maxmur’dan barış elçileri geldi. Kürt halkı çok büyük bir
heyecanla ve umutla karşıladı Öcalan’ın çağrısı ile gelen bu heyeti.
Herkes yaşanan acıların son bulmasına dair isteklerini yansıttı
sokaklara. Aynı zamanda sürece kuşkuyla bakmayı da ihmal etmeden
devletin inkâr politikalarından vaz geçmesi umudu ile demokrasi için bir
adım atılabilir mi diye beklemeye koyuldu. Başbakan Ağrı ve Erzurum’da
yaptığı konuşmalarda, Kürtleri suçlayarak böyle giderse sürecin
tıkanacağı, başa dönüleceği, her şeyin sil baştan olacağı tehdidinde
bulundu.
Açılımın bir ABD oyunu
olduğunu söyleyip Türkiye çözümünü açıklamak isteyenler var:
“Hiç
kuşkusuz TKP emperyalist yayılmacılığın silahlı biçimler alarak yüz
binlerce, hatta milyonlarca insanın yaşamına malolmasının önüne
geçilmesinden yanadır. Ancak emperyalistler yalnızca silah tekellerini
memnun etmek için değil, kendi planlarının önünde engel olanların
direncini kırmak için de işgale ya da silahlı müdahaleye
yönelmektedirler. Komünistler olarak bizler emperyalistlerin yalnızca
işgal girişimlerine değil, kendi çıkarları doğrultusunda hazırladıkları
her tür plana, hangi barışçı görünüme bürünürse bürünsün, karşı koymayı
görev biliriz.” (TKP açıklaması, 21.10.2009.) ‘Her şey yoluna girdi,
Türkiye demokratikleşecek’ diyenler de başka bir tarafı oluşturuyor:
“Savaş bitiyor. Kandil’den ve Mahmur’dan gelerek yarın sabah Habur
kapısından girecek olan grup akşama evinde annesinin yaptığı içli
köfteleri yerse bu ülkede silahlar susar.” (Ahmet Altan, Taraf,
18.10.2009.) Peki, biz bu
tartışmaların neresinde duruyoruz? Ve “Kürt açılımı” olarak başlayıp
“milli birlik” projesine dönen süreç nereye eviriliyor? 20 Ekimde Kandil’den ve
Maxmur’dan barış elçileri geldi. Kürt halkı çok büyük bir heyecanla ve
umutla karşıladı Öcalan’ın çağrısı ile gelen bu heyeti. Herkes yaşanan
acıların son bulmasına dair isteklerini yansıttı sokaklara. Aynı zamanda
sürece kuşkuyla bakmayı da ihmal etmeden devletin inkâr politikalarından
vaz geçmesi umudu ile demokrasi için bir adım atılabilir mi diye
beklemeye koyuldu. Önce Kürt halkının
meşru sevincine karşı başbakan Erdoğan ve tüm medya kuruluşları sırayla
rahatsızlıklarını ifade etti. Başbakan Ağrı ve Erzurum’da yaptığı
konuşmalarda, Maxmur ve Kandil’den gelenlerin Habur’dan giriş
yapmalarından sonra bölgeden yansıyan görüntülerden rahatsız olduğunu
açıkladı. Ardından Kürtleri suçlayarak böyle giderse sürecin tıkanacağı,
başa dönüleceği, her şeyin sil baştan olacağı tehdidinde bulundu. Daha sonra açılıma ara
verildiği açıklandı. Başbakanın Pakistan’a giderken uçakta yaptığı,
açılıma ara verildiği açıklamasıyla açılım süreci bir başka evreye
evrildi. Uzunca bir süreden bu yana açılıma ve Kürt sorununun çözümüne
karşı takındıkları şahince tutumu yakından izlediğimiz tek yumurta
ikizleri CHP ve MHP sürecin kesintiye uğramasını adeta zafer
çığlıklarıyla karşıladılar. MHP açısından süreç başından beri zaten bir
ihanet süreciydi. CHP’ye göre verilen ara açılımın sona ermesi demekti.
Açılımın gerçek yüzünü halk görmüş ve demokratik tepkisini ortaya
koyarak açılım balonunu söndürmüştü. Açılıma ilişkin olarak
genel görüşme açılması için 10 Kasımda mecliste
yapılan ön görüşmede hem iktidar hem muhalefet sorunun özünü
tartışmamak adına bahaneler üretmeye devam etti. Başbakanın 12 Kasımda
mecliste yapacağı konuşmanın içeriğine dair kulağı delik basın
mensuplarının köşelerinde yer verdiği tahminlere bakılırsa hükümet Kürt
halkını sürecin dışında tutmaya yönelik formüller aramaktadır. 5 Kasım günü
başbakanlıkta yapılan açılım konulu toplantının ardından Radikal’e bilgi
veren kaynaklara göre: “Kandil’deki
PKK’lıların geniş Türk kamuoyunu tahrik etmeyecek şekilde yürütülmesi
doğrultusunda Irak’taki Kürt yönetiminin de devrede olduğu temaslar
yürütülüyor. PKK’nın tutumunu değiştirmemesi durumunda bu tür dönüşlere
hükümetin izin vermeyeceği bildiriliyor.” “O arada, Mahmur ahalisinin
yalnızca ‘kandırılmış köylülerden’ oluşmadığı, aralarında hem ‘daha önce
Türkiye güvenlik güçlerine saldırılara katılmış, ama şu anda elden
ayaktan düşmüş’ PKK militanlarının bir tür cephe gerisi hizmet amaçlı
barındırıldığı, hem de yeni dağa çıkmak üzere geçiş istasyonu amaçlı
olarak oraya gelenlerin bulunduğu yolundaki istihbarat raporları da
değerlendiriliyor.” (Murat Yetkin, Radikal 6.11.09) Bu alıntı aslında
süreci özetlemeye yarayacak argümanların olduğu kanısındayım. Özellikle
‘Türk yurttaşları rahatsız edecek şekilde dönüşlere hükümet izin
vermeyecek’, ‘Mahmur kampında sadece ‘mağdur’ insanlar değil PKK ile
bağlantısı olanlar da olabilir’ vurguları bile yeterli ipuçlarını
vermektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunlar açılım sürecinin,
çözümsüzlük sürecinin bir başka versiyonu olduğunun net göstergeleridir.
Devlet her zamanki asimilasyoncu mantığını devam ettirmekte ve tasfiyeyi
yani çözümsüzlüğü dayatmaktadır. Kürt halkının kolektif haklarını
tanımayan bir ‘çözüm’ün geliştirilmeye çalışıldığı açıktır. Bu çözümsüzlük
politikasının yol haritası 5 Kasım 2007’de Beyaz Saray’da Bush ile
Erdoğan arasında çizildi. Daha sonra 2009 yılında Obama Nisan başında
Türkiye’ye geldiğinde daha olgunlaştırılarak sunuldu. Aşağıda sözü
edilen 5 maddelik ‘yol haritası’nı ABD’nin Ortadoğuda statükoyu tahkim
etme ve Türkiye’nin Ortadoğuda stratejik güç olma planları doğrultusunda
ele almak gerekiyor. “ABD’nin Kürt sorununda gözeteceği politik
hedeflere ilişkin o zaman Bush’a sunulmuş olan raporun daha
detaylandırılmış bir versiyonu, Carnegie Uluslararası Barış Vakfı
tarafından Henri J. Barkey imzası ve “Kürdistan Üzerinde Çatışmayı
Önlemek” başlığıyla 2009 yılı içinde Obama’ya sunuldu. Bu raporda
ABD’nin 5 amacı şöyle özetlenmektedir: 1) Kuzey Irak’ta federal,
demokratik, istikrarlı ve meşru bir Kürt varlığını yapılandırmak; 2)
Kerkük’ün statüsü sorununu barışçıl yollarla çözmek; 3) Türkiye ve
Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) arasında işleyen bir ilişki
geliştirmek; 4) Türkiye’deki Kürt sorununu barışçıl yollarla çözmek; 5)
İran ve Suriye’deki Kürt sorunlarına yaklaşımlar geliştirmek.” (“Cilalı
Çözümsüzlük Devri”, Sosyalist Demokrasi, 23 Mart 2009.) ABD, Sofa anlaşması
gereği 2010’da askerlerini Irak’tan çekecek. Yani açık işgal halinden
örtülü işgal haline geçilecek. Bu durum ise Ortadoğuda kontrol
edilebilir bir çatışma zeminini zorunlu kılmaktadır. Çatışmaların
merkezinin ise Afganistan’a kayacağı gözlemleniyor. Dolayısı ile
Ortadoğuda görece bir istikrara ihtiyaç duyulmakta. Yani PKK bir
şekliyle dağdan indirilmeli. Kürdistan bölgesel yönetimi ile ilişkiler
iyileştirilmeli. Burada ise sürece iki yönlü bakmakta fayda var. ABD’nin
Ortadoğu ve özellikle Irak’taki çıkarları açısından hayati önemde olan
Türkiye ile KBY arasındaki ilişkidir. ABD tarafından bu ilişki her iki
tarafa da uzmanca pazarlandı. Kürdistan bölgesel yönetimi, Kerkük’ün
statüsü, petrol gelirleri, peşmerge gücü gibi konularda başlangıçtaki
konularda hedeflerine ulaşamadıkça Türkiye’nin ‘hamiliğini’ kabul etmeye
zorlandı. Türkiye ile KBY arasındaki ilişki ne kadar güçlenirse Ankara
ile Bağdat arasındaki ilişki o kadar güçlenecek ve dolayısıyla Türkiye
ABD’nin Ortadoğuya açılan kapısı, yeni yüzü olacak. Bu vesile ile enerji
hatlarından yararlanacak. Bu anlaşmanın sağlanması için gereken ilk
temel koşulu KBY’nin Ankara tarafından tanınması ve PKK’nin dağdan
indirilmesi oluşturmaktadır. Raporda da hem PKK’nin silahsızlandırılması
ve tasfiyesine yönelik 5 adımlık bir plan yer almakta hem de Washington
ve Ankara’nın Irak’taki emellerinin benzer olduğu vurgulanarak şu
saptama yapılmakta: “Uzun vadede Ankara-Bağdat ekseni, Basra Körfezi
bölgesinde istikrar için Tahran’a karşı dengeleyici bir işlev görebilir.
Ama bu ekseni oluşturabilmek için Türkler Kürt başkenti Erbil’den geçmek
zorundalar.” Bu saptamalar, dışişleri bakanı Davutoğlu’nun Stratejik
Derinlik kitabında çokça değindiği “yayı ne kadar doğuya gerersen, ok
sadece doğuda değil, batıda da o kadar uzağa gider” türünden incilerle
anlam kazanıyor. Koşut olarak “Türkiye doğu ile batı arasında bir köprü
ise, bu köprünün güçlü olması için her iki ayağının da sağlam olması
gerekir.” vb. türünden saptamalar AKP hükümetinin izlediği dış
politikanın, Ortadoğuda güç merkezi olma hedefinin, ABD ve AB merkezli
bir dış siyaset politikasının gereği olduğunu kavramamıza yarıyor. Bu
dış politika hattının içerde demokratikleşmeye bağlı olduğunu düşünenler
de var: “Aktif ve yumuşak güce
dayalı dış politika vizyonu ve kimliğinin başarısının iki koşula bağlı
olduğunu düşünüyorum. Birincisi, küresel ilgi odağı olma içinde aktif
dış politika, iç siyasette siyasi ve ekonomik istikrar, toplumsal güven
ve kurumlar arası işbirliğini, dolayısıyla demokrasinin güçlenmesi ve
yerleşikleşmesini gerekli kılıyor.”
(E. Fuat Keyman, “Türkiye’nin dış politikası değişiyor mu?”
Radikal 2, 8.11.09.) Bu bağlamda da PKK’nin
dağdan indirilmesi gerekmektedir. Askeri yollarla olmuyorsa demokratik
yollarla. Ama bu noktada devletin demokrasi tecrübesi ortadadır.
Demokratik yol denilince tasfiyeden başka bir yöntem bulamıyor.
Konjonktürel durum böyle olunca annelerin gözyaşlarından girip köy
isimlerinin değişmesinden çıkmak gibi incir çekirdeği hamlelerle kısıtlı
kalan bir sürecin maskesi barış gruplarının gelişinde halkın coşkusuyla
indirilince AKP hükümeti basiretsizliğini “sil baştan” teraneleriyle
örtmeye çalışıyor. AKP hükümetinin çok
yönlü bir özel savaş politikası ile lehine çevirmeye çabaladığı sürece
ilişkin niyetleri ve tasfiye planının adımlarına dair öngürüleri KCK
Yürütme Konseyi üyesi Duran Kalkan
şöyle değerlendirdi: “Bu anlamda bizden
zayıflık görmek istediği de şu hususlardır: Bir, politik hata yapmamızı
istiyor. İki, çeşitli hilelerle temel direnme gücümüz olan gerillayı
zayıflatmak ve tasfiye etmek istiyor. Üç, Özgürlük Hareketimizi hem
kadrosal, hem de kitlesel düzeyde bölüp parçalamaya, birbirine düşürmeye
çalışıyor. Dört, hareketimizin halkla ilişkilerini zayıflatmaya, halkla
karşı karşıya getirmeye dönük çaba harcıyor. Kürt örgütlerini bölüp
parçalayarak ve Kürt siyasetini kendi içinde çatıştırarak zayıflatmak ve
sonuç almak istiyor. Aslında bu imha ve tasfiye planını hayata geçirmek
için mevcut Türkiye yönetiminin dayanakları bunlar oluyor.” (“Sahte
açılımlarla Kürtleri kandıramazlar”, ANF, 6.11.2009.) Tüm bu değerlendirmeler
ışığında açılım süreci geçmişin yöntemleri ile değil belki ama daha
stratejik planlanmış bir savaş politikası ile tasfiye sürecine
evrilmiştir. Bu durum daha fazla yoksulluk, daha fazla ölüm, daha fazla
gözyaşı demektir. Tüm demokrasi güçleri işletilen bu çok yönlü savaş
konseptine karşı uyanık olmalı ve halkların özgürlüğü temelinde eşit
yurttaşlık haklarını esas alan onurlu bir barışın tesis edilebilmesi
için birleşmelidir. AKP’ye muhalefet partisi gibi konuşup has devlet
partisi gibi davranarak ezilen halkları kandıramayacağı gösterilmelidir.
Bir yanı ölüm bir yanı yoksulluk olan bu savaşı sona erdirecek olan
irade enternasyonalist ve ihtilalci bir sosyalizm anlayışından
geçmektedir. Üzerimize düşen sorumluluk ise bellidir. Artık zaman
kolları sıvamanın ve harekete geçmenin zamanıdır. |
YAYIN KURULU
SDP
N. ZAFER RIDVAN TURAN M. ÖZLEM YEŞİM ERGÜN
GÜNAY KUBİLAY
DİLAY İNKAYA
TAHİR OZAN STELA E. AFŞİN DEMİR GÜLEREN EREN
DERYA ÖZGÜZEL
CENGİZ FERAH
SDP'Lİ KADINLAR |
||