![]() |
![]() |
||
|
Sosyalist Demokrasi, 13 Kasım 2009, Sayı: 85 |
|||
|
Fena Islandılar M. ÖZLEM |
|||
|
Geldiğimiz
noktada ıslak imza tartışmaları cuntacıların yargılanması tartışmasına
dönüşmüş hükümetle ordu arasında ciddi bir polemiğin oluşmasına sebep
olmuştur. Genelkurmay’ın son hamlesi yargı sürecini kendi denetimine
alarak asgari zararla bu süreçten kurtulma çabasıdır. Elbette bunu
yaparken kendisini aklamaya yönelik komplo iddialarına haklılık
kazandıracak.
Tabi bununla yetinilme
şansı yoktu. Siz ne kadar üstünü örtmeye çalışırsanız çalışın gerçek bir
kere ortaya çıktı mı gizleme şansınız kalmıyor. Hele ki söz konusu
meselede siciliniz parlak değilse bu gizleme imkansız hale geliyor.
Çünkü ne belgenin hedef aldığı kuvvetler, ne de kamuoyu bu çeşit
belgelere yabancı. Islak imza meselesinden önce andıç kavramıyla da
tanışmıştık. Akın Birdal’ın kurşunlanmasından işinden atılan
gazetecilere, Andıçta adı geçenlerin akıbeti hakkında bir bilgi
sahibiydik. Andıçı hazırlayanlara hiçbir şey yapılmadığını bildiğimiz
gibi. Bu yüzden söz konusu belge manşetlere taşındığında hiç şaşırmadık.
Gerçek olup olmadığı hakkında tartışmaya bile girmedik. Köy görününce
adli tıpa gerek yok. Bu sefer sapkınlık başka türlü geldi. Andıçlanan ve
kurşunlanan insanları görmezden gelen, gazetecileri işten atan medya ve
kalemşörleri bu sefer yüksek sesle konuşmaya başladılar. Militarizmin
gölgesinde korku içerisinde büyüyen ve devlerin yenilmezliğine inanan
çocuklar gibi paşaların dokunulmazlığına tapan biz adem evlatları
okuduklarımız ve duyduklarımız karşısında şaşkınlığa düştük. Genelkurmay Başkanının
görevden alınması, aralarında bol yıldızlı ordu komutanlarının da
bulunduğu bir dizi üst rütbeli subayın da tutuklanması, ordu içindeki
cuntanın deşifre edilerek dağıtılması talep ediliyordu. Bununla da
yetinilmiyor cuntanın başının Genelkurmay Başkanı olduğu vurgulanıyordu.
Cuntacılığın ağır suç olarak algılandığı bir momentte bu çeşit iddialar
ağır suçları taşıyan ithamları da bağrında taşıyordu. Kısa insan ömrüne
bir sürü darbeyi sığdırmış, en cesur ve yetenekli evlatlarını
darağaçlarında ve işkencelerde kaybetmiş ordusunun devleti bir ülkede
yaşayan, tanrıdan çok paşalardan korkan bir ülkenin halkı için büyük
gazetelerin manşetlerini süsleyen cümleler dudak uçuklatacak cinstendi.
Hele en ufak eleştiri yapanların tutuklandığı, gazetelerin kapatıldığı
bir dönemde başta Taraf Gazetesi olmak üzere birkaç medya kuruluşunun
“cesur” çıkışları kafa karıştıran yürek okşayan cinstendir. Geldiğimiz noktada
ıslak imza tartışmaları cuntacıların yargılanması tartışmasına dönüşmüş
hükümetle ordu arasında ciddi bir polemiğin oluşmasına sebep olmuştur.
Genelkurmay’ın son hamlesi yargı sürecini kendi denetimine alarak asgari
zararla bu süreçten kurtulma çabasıdır. Elbette bunu yaparken kendisini
aklamaya yönelik komplo iddialarına haklılık kazandıracak. Yoğun
dezenformasyon faaliyeti ve ideolojik propaganda eksik edilmemelidir.
Başta CHP başkanı Deniz Baykal bir dizi ordu taraftarı süreci
bulandırmak için hayasızca açıklamalar yapıp polemikler yaratmaya
çalışmaktadır. Murad edilen ortadaki çıplak gerçekliği yani ordunun
hegomonik ağırlığının ve cuntacı karakterinin basit şeriatçı-laik
ikilemi üzerinden örülen komplo iddiaları altında sulandırılması ve
gözden kaçırılma çabasıdır. Bu çabanın kendisi bu ülke halkına yapılacak
en büyük haksızlıklardan birisidir. Yaratılan toz duman içerisinde solun
da rotasının kaydığını söylemek haksızlık olmayacaktır. Solun bir kısmı
toz duman içerisinde anti-AKP’ci söyleminin de etkisiyle komplo
tariflemesinin etkisine girmiş ve çatışmayı orduyla AKP arasında bir
çatışma olarak algılamıştır. Bu kavrayış doğrusal
bir şekilde AKP karşıtlığı üzerinden sesli ya da sessiz ordu arkasında
bir duruşa tekabül eden tutum alışlara yol açmıştır. Meseleyi hükümetle
ordu arasında bir kavga olarak ele almak farklı bir cenahta egemenler
arası kavgaya karışmamak olarak ele alınmış, solda ve sağda bu ele
alınış tarzı solu sessizliğe iterken militarizme karşı mücadelenin
sözcülüğü Taraf Gazetesine ve sol liberallere terk edilmiştir. Cuntacılık bu
devletin özüne içselleştirilmiştir Meseleyi doğru bir
şekilde kavramak, beraberinde doğru tutum alışı da getirecektir.
Marksistler devlet organları ve üst yapısal kurumlar arasındaki
çatışmaları, onları ortaya çıkaran üretim süreçleri içerisinde ele
alarak tartışırlar. Burjuva ideolojisinin aksine bizim sloganımız “Her
şey sınıfsaldır!” sloganıdır. Hayatı böyle ele aldığımızda burjuva
düzende meydana gelen bütün gelişmeleri ve çatışmaları sınıfsal bir olgu
olarak kavrar ve işçi sınıfının çıkarları ekseninde taraf oluşlar ortaya
koyarız. Bu noktada ordu ile AKP arasında cereyan eden görüngüsel
çatışmanın arka planını deşifre etmek ve bu arka plana işçi sınıfının ve
Marksist hareketin yaklaşımını ortaya koymak bizim görevimizdir. Alt
yapının üst yapıyı belirlediği tezini çoğu zaman mekanize ederek ele
alan sosyalistlerin ordu ile AKP arasındaki çatışmanın göründüğü
şekliyle üst yapısal bir olgu olarak ele alması kamuoyu için olmasa bile
sosyalistler için şaşkınlık yaratan bir durum teşkil etmektedir. Çatışma, devlet içinde
bir çatışmadır. Devlet oligarşik bir yapıya sahipse ve oligarşiden bir
sınıf iktidarını ve koalisyonunu alıyorsak yaşanan çatışmaları da
oligarşi içindeki egemen güçlerin çatışmaları olarak ele almak gerekir.
Bu noktada Türkiye’de devletin inşasına yönelik yeterli tartışmanın ve
literatürün oluşturulmamış olmasının sorumluluğu yine Marksistlere
aittir. Türkiye’de devlet tartışması kaçınılmaz bir şekilde emperyalizm
tartışmasını beraberinde getirmektedir. Ortaokul sıralarında hepimize
ezberletilen temel bilgilerden birisi Almanya ve İtalya’nın geç
sanayileştiği ve sömürge arayışına girdiği bilgisidir. Klasik ulus
devletten farklı olarak geç uluslaşan devletler, bu uluslaşma ve devlet
inşa sürecini gerici sınıflarla ittifak halinde yukarıdan aşağı doğru
gerçekleştirmişlerdir. Emperyalizm döneminde geç uluslaşmanın ve
devletleşmenin ortak kaderi ulus devleti kuran burjuvazinin hem ekonomik
hem de siyasi olarak zayıf bir gücü temsil etmesiyle belirlenmiştir.
Burjuvazi emperyalizmin sömürge ve yarı sömürge uluslarda yol açtığı
yağma sonucu gelişmemiş ve bağımlıdır. Ve siyasi olarak işçi sınıfının
tehdidi altında siyasi olarak da gericileşmiştir. Lenin’in deyimiyle
emperyalizm döneminde burjuvazi devrimci barutunu yitirmiştir. Bu
noktada ezbere bilinen bu cümlenin bile unutularak Kemalist cumhuriyete
devrimci ve ilerici misyonlar biçenlerin Marksist-Leninist teoriyle
uzaktan yakından alakası kalmadığını söylemeye gerek bile yoktur. Ekonomik ve siyasi
açıdan zayıf bir burjuvazinin kendi uluslaşmasını ve ulus devletini
kurabilmek için tasfiyeye soyunduğu büyük toprak sahiplerinin kucağına
koşa koşa gittiği tarihsel deneyimlerle sabittir. Zayıf bir burjuvazinin
güçlü ve gerici bir sınıfla kendi ekonomik ve siyasi çıkarları
doğrultusunda oluşturduğu ittifakın yapıştırıcı maddesi asker ve sivil
bürokrasiden oluşan devlet aygıtının ta kendisidir. Bu noktada
yapıştırıcı bir unsur olarak tamamen üst yapısal bir olgu olan devlet
aygıtı önemli ekonomik ve siyasi ayrıcalıklarla donatılmıştır. Elbette
bu kurgunun egemen sınıflar arasında çatışma yaşanmadan şekil aldığını
söylemek mümkün değil. Ve süreci başlatan olay 1923 değil, 1908’de 2.
Meşrutiyettir. Kemalist kadroların da içinden geldiği İttihat ve Terakki
Cemiyeti’nin bileşimini üç ana güç oluşturur. Büyük toprak sahipliği,
ticaret burjuvazisi, asker-sivil bürokrasi, İttihat Terakki Partisinin
temel programı, Kemalizm’in programından farklı değildir. Ve
ittihatçılar bu programı inşa sürecinde Babıali baskınını yaparak
iktidara el koymuş, kelimenin tam anlamıyla bir askeri darbe
gerçekleştirmiştir. Var olan cunta geleneğinin başlangıcı İttihatçılara
aittir. Diyebiliriz ki cuntacılık bu devletin özüne içselleştirilmiştir.
Bu noktada T.C. oligarşisinin büyük toprak sahipliği ve ticaret
burjuvazisi arasında asker-sivil bürokrasinin gözetiminde bir ittifaktan
oluştuğunu söylemek fazla abartılı olmayacaktır. Bu ittifakın güç
paylaşımını, var olan sınıfsal kompozisyonu güçler dengesi belirlemiş,
üretici güçlerdeki gelişmeye paralel bir şekilde bu güç dengesi de her
seferinde yeniden tariflenmiştir. Elbette ki bu tariflenme süreci
oligarşi içerisinde sert çatışmaları beraberinde getirmiş, egemen sınıf
ittifakının çıkarlarını işçi sınıfı ve ezilenlere karşı korumakla
görevli devlet aygıtı oligarşi içi çatışmalar söz konusu olduğunda
burjuvazinin çıkarlarının savunucusu haline gelmiştir. Ve bu savunu 27
Mayıs’tan 28 Şubat’a açık ya da gizli askeri müdahalelerle kendini
ortaya koymuştur. Özellikle 24 Ocak kararları sonrası büyük toprak
sahipliğini oligarşik ittifakın dışına itme ve doğal bir şekilde devlet
aygıtını kendi denetimine alma gayreti gündeme gelmiştir. Aynı gayret
kuruluş sürecinin şekillendiği resmi paradigmanın da ortadan
kaldırılarak burjuvazinin kendi ideolojisini yani liberalizmi inşa
çabasında da ortaya çıkmaktadır. Asker-sivil bürokrasiyle AKP’nin temsil
ettiği büyük burjuva arasındaki çatışmanın Kemalizm’in ideolojik olarak
tasfiye edilmesi süreciyle paralellik taşıması tesadüfi değildir. AKP bu
sürecin mimarlığını üstlenmiştir. Açılım süreçleri başlığı altında dile
getirilen önermeler başta Yargıtay, anayasa mahkemesi, HSYK gibi temel
bürokratik kurumların yapısının değiştirilmesi, ordu bürokrasisinin
siyasi ayrıcalıklarının adım adım tasfiye edilmesi ve bilcümle devlet
aygıtının burjuvazinin denetime alınmasıyla sonuçlanacaktır. Bu sürecin
sancısız geçeceğini beklemek safdillik olacaktır. Komplo iddialarını
gündeme getirense bu mücadelenin aynı zamanda emperyalizmin ihtiyaçları
ve istekleri doğrultusunda yürütülüyor olmasıdır. Doğrudur. Yapılanlara
baktığımızda bir komplodan söz edilebilir. Ama bu komplo iddiası ordunun
cuntalar ve komplolar peşinde koştuğu gerçeğini gizlemez. Türkiye yoksul
halklarına ve ezilen sınıfa, uluslara karşı hazırlanmış bir komplo olan
Kemalizm ve Kemalist devlet aygıtı tasfiyenin eşiğine gelmiştir. Ortaya
çıkanlar göstermektedir ki bir zamanların kudretli aygıtının bütün
dişleri dökülmüştür. Dün elini masaya vurduğunda hükümet deviren bol
yıldızlı paşalar bugün kendini savunabilmek için kılıktan kılığa
bürünmektedir. Orduya kurulan komplo, onun zayıf ve çaresiz bir hale
gelmesini sağlamıştır. Ve bu komplonun özü çok basit bir temele
dayanmaktadır. Gerçeklerin kamuya ifşa edilmesi, ortalığı komplo
velvelesine verenlerin tek şikayet ettikleri şey yıllardır ordu ve
bürokrasi tarafından halka karşı işlenen suçların ortalığa saçılmış
olmasıdır. Yıllardır gizlenebilen
suçların bir anda ve bu kadar kolay ortalığa saçılıyor olması elbette
bir şekliyle ortalığa saçan güçlerin etki alanını ve kapasitesini ele
verirken diğer yandan kahramanlık nidalarıyla yürütülen kirli savaşın
ordu nezdinde kaybedilmesinin aynı zamanda bir ideolojik yenilgiye de
tekabül ettiği gerçeğini göstermektedir. Yenilen orduları kimse
desteklemez. Devrimci bir
mücadelenin imkanlarını yaratmakla karşı karşıyayız Bütün anlatılanların
ışığında ıslak imza ile başlayan sürecin oligarşi içerisinde bir
çatışmaya tekabül ettiğini, bu çatışmanın kuruluş sürecinden kaynaklanan
devlet aygıtının ayrıcalıklı konumunun tasfiyesi anlamına geldiğini,
Kemalist ideolojinin onun militer karakterinin ve kurumsal
yapılanmasının aşındırılarak ortadan kaldırılmak istendiğini söylemek
anlatmaya çalıştığımız perspektifi özetlemek anlamına gelecektir. Büyük
burjuvazi ve destekçilerinin elinde bizden saklanan ve karşıtlarına
karşı kullanabilecekleri bilgi ve belge fazlasıyla mevcuttur. İhtiyaç
duydukları takdirde bu bilgileri kamuyla paylaşacaklarını bilmek
gerekir. Bu yorum beraberinde çatışanların egemen güçler olduğu ve
hiçbirinin masum olmadığı gerçeğini de ortaya koymaktadır. Bu nedenle bu
kapışmada anti-AKP’ciliğin rüzgarına kapılıp ordunun arkasına
mevzilenmek ne kadar yanlışsa militarizme karşı duyulan öfkeyle hareket
eden liberalizme olmadık güçler affetmek de yanlıştır. Aynı şekilde
kavgayı it dalaşı olarak tarifleyip uzağında kalmak da bir o kadar
yanlıştır. Ne yazık ki sosyalist hareketin ıslak imza tartışmalarındaki
bu tavrı üç yanlışı da barındırmaktadır. Asker-sivil
bürokrasiyle büyük burjuvazi arasında devlet aygıtının ayrıcalıklı
konumunun tasfiye edilmesi babında yürütülen çatışmanın büyük
burjuvazinin istekleri sonucunda sonuçlanacağını söylemek için kahin
olmaya gerek yok. Ancak güncelde meydana gelen bütün görüşmelerin bu
çatışmanın gölgesinde geçeceğini söylemek için de kahin olmaya gerek
yok. Kürt açılımından milli birlik açılımına projenin kesintiye uğradığı
MGK toplantısının ertesinde cunta belgesinin aslının piyasaya sürülmesi
bu söylediklerimizi doğrulamaktadır. Ordunun içine düştüğü acziyet
durumunu ise hem kendini savunmakta düştüğü çaresizlikte, hem de
içindeki çatlakları gizleyemez hale gelmesinde görmek gerekir.
Askeri-sivil bürokrasi yok olmanın eşiğindedir. Tam da bu noktada bu
aygıtın ayrıcalıklarından arındırılmasının militarizmin tasfiyesi
anlamına geleceğini sanmak fazla saflık değilse abesle iştigaldir. Taraf
Gazetesini fazla büyüten ve neredeyse anti-militarist mücadelenin
sözcüsü haline getiren bakış açısı liberalizmin burjuva ideolojisi
olduğu, burjuvazinin gericileştiği ve klasik haliyle bile burjuva
devletin militan bir karaktere sahip olduğu gerçeğini görmezden
gelmektedir. Oligarşi gericiliktir. Bu noktada yaşanan
çatışmayı seyretmek yerine ona işçi sınıfı ve ezilen ulus cephesinden
alternatif bir cephe açmak egemenler arasındaki çatışmayı kendi
çıkarlarımız doğrultusunda kullanmak süreci derinleştirmek ve
liberalizmi teşhir etmek, devrimci bir mücadelenin imkanlarını
yaratmakla karşı karşıya olduğumuz unutulmamalıdır. Sürecin doğrusal
gelişimi burjuva devletin güçlenmesine neden olacaktır. Oligarşi içi
çatışmaya taraf olmadan oligarşiye karşı taraf olmak gerekir. Bu doğal
bir şekilde bir yanda komplo iddialarının rüzgarına kapılıp yaşanan
çatışmayı orduyla hükümet arasında bir kapışma olarak algılayarak
anti-AKP’ci bir söylemle sesli ya da sessiz ordunun arkasında durmamızı
engelleyeceği gibi liberal burjuvaziye kendisinde olmayan
yetenekler bahşedip “Taraf’ın” yanında taraf olmamızı da
engelleyecektir. Sosyalist hareketin bu
kavgada tek dostu Kürt Özgürlük Hareketi ve onun örgütlenmeleridir. Kürt
sorununda meydana gelen gelişmelerin Kürt halkı yararına çözülmesi
yolunda atılan her adım bu çatışmanın işçi sınıfı lehine derinleşmesi
anlamına gelecektir. Sözün özüyle İsa’ya da Musa’ya da yaranmak gibi bir
derdimiz olmamalıdır. |
YAYIN KURULU
SDP
N. ZAFER RIDVAN TURAN M. ÖZLEM YEŞİM ERGÜN
GÜNAY KUBİLAY
DİLAY İNKAYA
TAHİR OZAN STELA E. AFŞİN DEMİR GÜLEREN EREN
DERYA ÖZGÜZEL
CENGİZ FERAH
SDP'Lİ KADINLAR |
||