![]() |
![]() |
||
|
Sosyalist Demokrasi, 13 Kasım 2009, Sayı: 85 |
|||
|
Kürt Halkı Barışın Öznesidir RIDVAN TURAN |
|||
|
Türk
devleti bu güne kadar Kürt sorunu karşısında geleneksel inkar ve imha
siyasetini dayatmıştı. ABD istihbaratının desteğiyle yapılan son sınır
ötesi harekatın fiyaskoyla sonuçlanması ve yerel seçimlerde DTP’nin
bölgeden aldığı destek bu geleneksel siyasetin iflasının da deklerasyonu
olmuştur. Kürt özgürlük hareketini askeri olarak yok edemeyen devlet
açısından da reel yönelim, ABD desteği ve yeni konseptin rüzgarını
arkasına alarak bu sorunun kendisine ayakbağı olmasından kurtulmak
biçimindedir. Bu nedenle açılım adı altında yapılan görüşmeler Bağdat,
Erbil, Ankara arasında cereyan ederken Kürt halkının temsilcileriyle
görüşülmemiştir bile.
ABD şu an Irak’ta
yaptığının bir benzerini Afganistan’da yapmaya başlamış, savaşın
eksenini Afganistan’a çevirmiştir. ABD’nin Afganistan politikalarının
özünde Taliban’ı alt etmekten çok orada etkin bir güç bulundurarak Rusya
ve Çin’e karşı bölge kaynakları üzerinde bir söz hakkı elde etmek, uzun
vadede de hegemonya sağlamak yatmaktadır. ABD’nin yeni Ortadoğu
politikaları kuşkusuz Türkiye devletine de yeni görevler yüklemektedir.
Dün esas ekseni savaş ve çatışma olan ABD politikaları nasıl bölgede bu
politikalara eklemlenen bir Türkiye dış politikasını koşullamışsa
(Türkiye üzerinden sağlanan lojistik, teskere süreçleri, İran’la,
Suriye’yle gerilen ilişkiler) bugün de yeni duruma göre yeni politikalar
öngörülmektedir. ABD açısından kurduğu yeni statükonun devamında ilk
yapılması gereken şey, yıpranan ABD imajını tazeleyebilmektir. Bu
noktada Türkiye’ye düşen görev bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmak ve
statüko açısından en önemli tehdit unsuru olan Kürt sorununun sorun
olmaktan çıkarılmasıdır. ABD bu sorunun bir biçimde ve belli bir vadede
aşılmasını dayatmaktadır. Politikalarıyla bu sürecin içini doldurma
görevi ise Türk hükümetine düşmektedir. Türk devleti bu güne
kadar Kürt sorunu karşısında geleneksel inkar ve imha siyasetini
dayatmıştı. ABD istihbaratının desteğiyle yapılan son sınır ötesi
harekatın fiyaskoyla sonuçlanması ve yerel seçimlerde DTP’nin bölgeden
aldığı destek bu geleneksel siyasetin iflasının da deklerasyonu
olmuştur. Kürt özgürlük hareketini askeri olarak yok edemeyen devlet
açısından da reel yönelim, ABD desteği ve yeni konseptin rüzgarını
arkasına alarak bu sorunun kendisine ayakbağı olmasından kurtulmak
biçimindedir. Bu nedenle açılım adı altında yapılan görüşmeler Bağdat,
Erbil, Ankara arasında cereyan ederken Kürt halkının temsilcileriyle
görüşülmemiştir bile. ABD planına eklemlenen
Türkiye politikalarının gereği olarak dışişleri bakanı ve başbakan
birbiri ardına İran’dan Suriye’ye, Bosna’dan Güney Kürdistan’a
ziyaretler düzenlemekteler. Bu ziyaretler bir yandan bu planın
açıklanmasını, Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesini hedef alırken bir
diğer yandan da bu ülkelerle önemli ticari anlaşmaları hedeflemektedir.
Bakü-Tiflis-Ceyhan ve Nabucco projeleri konuşulmaktadır. Türkiye elde
ettiği bu olanağı bölgesel güç olma politikaları çerçevesinde
değerlendirmeye çalışmakta, enerji yolları üzerinde söz hakkına sahip
olmak istemektedir. Bölgesel güç olmak ve enerji yollarının denetimine
sahip olmak AB ile kurulacak ilişkinin niteliğini de belirleyebilir.
Yani Türk devleti iddia edildiği gibi rotayı batıdan doğuya çevirmiş
değildir. Yalnızca batıya ilerlemenin yolunun doğudan geçtiğini
görmüştür. İsrail’le yaşanan
gerilimin özünde ise, yeni konsept gereği Ortadoğu halklarıyla
yakınlaşma politikalarının önemli derecede yer aldığı unutulmamalıdır.
Ancak Türkiye-İsrail ilişkisinin doğası hâlâ ve herşeye rağmen
stratejiktir ve iki ülke ilişkileri bundan çok daha beter süreçleri
görmüş ama pratikte ne Türkiye İsrail’den ne de İsrail Türkiye’den
vazgeçmiştir. Hükümet Kürt sorununun
çözümünü de yukardaki çerçevede ele almıştır. Bugün bu çözümün eşit
haklı bir barışa yönelik olmadığı daha açık olarak görülmektedir. Hükümet, Kürtsüz
başlattığı süreci Kürtsüz devam ettirmek istemiştir. Ne zaman ki
Öcalan’ın çağrısıyla barış grupları Habur’dan giriş yapmıştır, o zaman
Kürtlerin bu sürece müdahil olduğu ve olmaya devam edeceği gerçeği,
hükümeti işletmeye çalıştığı planda zor durumda bırakmıştır. Oysa Kürt
halkının tutumu barışa ve demokrasiye olan özlemlerinin göstergesinden
başka birşey değildir. Hükümet bu vesileyle süreci kesintiye uğratmakla
kalmamış aynı zamanda giderek dozu artan bir biçimde DTP’yi ve Kürtleri
suçlamayı sürdürmüştür. Barışın öznesi olan Kürt halkını ve DTP’yi
faşist saldırganlar sürüsüyle baş başa bırakmış, adeta lince provakatif
bir ortam sağlamıştır. Esasen hükümet bu işin arkasında duracak bir
basirete sahip değildir DTP’yi suçlamasının arka planında da bu
yatmaktadır. Bugün hükümet bu işin
arkasında duramamış ve inisiyatif milliyetçilerin eline geçmiştir. Bu
durum gerek barış hedefimiz açısından gerekse Kürtler ve demokrasi
güçleri açısından tehlikelidir. Demokrasi güçleri uyanık
olmalıdır.Hükümet bu konuda irade gösterememiş olduğu gibi milliyetçi
kesimler ve asker ile uzlaşma arayışına girmiştir. “İrticayla mücadele
eylem planı” denen belge siyasi tarih açısından skandal niteliğindedir.
Elbette bu belgenin hükümetin açılım konusunda sıkıştırılmaya başlandığı
bir dönemde ortaya çıkması da oldukça manidardır. Planın aslı ortaya
çıkmıştır. Genelkurmay başkanınının dediği gibi bunun bir kağıt parçası
olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Bu genelkurmayın emir komuta zinciri
içinde bir albay tarafından kaleme alınmış bir plandır ve içeriği
korkunçtur. Plan güvenlik kurumu olan ordunun bu ülkede yaşayanları
nasıl birbirine düşüreceğinin, halkın nasıl huzurunun kaçırılacağının ve
nihayetinde seçimle işbaşı yapmış olan hükümetin nasıl alaşağı
edileceğinin planıdır. Ancak planın çok önemli bir kısmı Kürtlere
yöneliktir. Sınıra yakın kesimlerde halkın nasıl rahatsız edileceği,
DTP’nin nasıl sıkıştırılacağı ayrıntılı olarak kaleme alınmıştır.
Elbette demokrasi açısından bu tür bir durum kabul edilemez. Hükümet de
böyle demekle birlikte esasen DTP’ye karşı bu planda yazılı olanları
neredeyse harfiyen uygulamaya başlamıştır. Yani hükümet kendisi için
demokrattır, kendisi için askeri vesayete karşıdır. Ancak bu karşı olma
durumunun genelkurmay başkanını görevden alacak boyutta olmadığı (buna
cesaret edilemediği) ve bu iki kesim arasında bir anlaşmanın var olduğu
da açıktır. Yani aslında Şemdinli sürecinde gideceği yere kadar
götürülecek olan soruşturma nasıl genelkurmaya ulaşamamışsa, nasıl
birkaç astsubayla sonuçlandırılmışsa ve dahası hükümet kendi savcısının
arkasında nasıl durma cesaretini gösterememişse durum şu anda o durumu
andırmaktadır. O nedenle vehamet iki kat artmaktadır. Söz konusu olan
Kürt muhalefeti olunca birbirine karşıtmış gibi görünen iki kesim tam
bir uyum içinde çalışabilmektedir. Sol sosyalist güçler bu
sürecin başından bu yana ya açılım sürecinden birşey çıkmaz diyerek ya
da artık bu sorun çözülmüştür diyerek sürece seyirci kalmıştır. Her iki
durumda da inisiyatif AKP’nin eline terk edilmektedir. Ulusal sol
kesimler yaşanmakta olan süreci bir ABD projesi olarak ele almakta ve bu
nedenle de tam karşısında yer almaktadırlar. Kürt sorununun çözümüne
ilişkin bir sürecin başlatılması bir ABD projesi olsa da, ABD’yi böyle
bir politika üretmeye iten neden TC’nin Kürt özgürlük hareketini
yenememiş olması ve bu nedenle Kürt özgürlük hareketinin ABD’nin
bölgesel çıkarları açısından tehdit oluşturmasıdır. Kürt özgürlük
hareketi yenilmiş olsaydı doğal olarak böyle bir sorun olmayacaktı. Bu
nedenle şu anda esas olan bu sürecin içinin nasıl doldurulacağıdır.
Dolayısıyla bizim açımızdan sorun Kürt sorununun demokratik çözümü için
çalışmak, mücadele etmektir. SDP bu konudaki ısrarını sürdürecektir ve
bu mücadelenin önemli bir aracı olarak DBH çalışmalarına ağırlık
verecektir.
|
YAYIN KURULU
SDP
N. ZAFER RIDVAN TURAN M. ÖZLEM YEŞİM ERGÜN
GÜNAY KUBİLAY
DİLAY İNKAYA
TAHİR OZAN STELA E. AFŞİN DEMİR GÜLEREN EREN
DERYA ÖZGÜZEL
CENGİZ FERAH
SDP'Lİ KADINLAR |
||