![]() |
![]() |
||
|
Sosyalist Demokrasi, 21 Ekim 2009, Sayı: 84 |
|||
|
342 Çocuktan Biri: Ceylan GÜLEREN EREN |
|||
|
Çocukların masumiyeti devlet için yeterli değil; onlara zarar verenin
omzunda apoleti, elinde zimmetli silahı
olduğu sürece işlenen suçların faturası kimselere kesilmiyor. Ruhları
kirlenmiş, kirletilmiş eli kanlı katiller
yaptıklarının yanlış olduğu asla söylenmeyeceği için tetiği çekmek
konusunda sıkıntı yaşamıyor.
19 Mart 2001'de Bingöl Karlıova'ya bağlı Yiğitler köyünde, Yiğitler
Jandarma Karakolu'na ait eğitimli köpeklerin ablası ve Xezal'a
saldırması sonucu feci şekilde yaşamını yitirdi. Savcılığa verilen
dilekçeye cevaben; köpeklerin başıboş olduğu iddia edilmişti. Oysa
Xezal'ın ablası Meral, köpeklerin jandarmanın "Yakala!" komutuyla iki
kardeşin üzerine saldırtıldığını söylüyordu. Xezal Berü, o çevrede
jandarma köpeklerinin saldırısına uğrayan 11. kişiydi ve 11 yaşında
hayata böyle korkunç bir ölümle gözlerini yumdu.
Uğur Kaymaz:
Sırtından vurulduğunda tarih 21 Kasım 2004, babasıyla birlikte yürüdüğü
yer Kızıltepe'deki evlerinin önüydü. Ayaklarındaki terliklerle, 50
santim mesafeden 13 kurşunla bedeni yere serilen Uğur, daha 12
yaşındaydı. Devlete göre "teröristlerle" yaşanan bir çatışmaydı bu olay;
böylesi uygun görülmüş, hatta dava sürecinde akrabalarına da "terörist"
muamelesi yapılmıştı. Önce mahkemede aklanan katiller, sonra Yargıtay
tarafından da beraatle "ödüllendirildiler".
Rozerin Aksu:
3 Haziran 2006'da yine Kızıltepe'de babasının mevsimlik işçi olarak
çalıştığı Pirmir (Yaşar) Köyü'nde çekirdek çitlerken 92 kurşunla
tarandı. 7 yaşındaki Rozerin ve babasının
cansız bedenleri barakalarında bulunduğunda faili meçhullere iki
çentik daha atılmasına sebep olmuştu.
Mizgin Özbek:
Annesi ve ağabeyiyle Balbaşı köyünden Batman'a giderken durdurulan
araçları taranınca 5 Eylül 2006'da yaşamını yitirdi. Mizgin'in ölüm
sebebi -sanki haklı herhangi bir sebep olabilirmiş gibi- arabalarına
aldıkları iki gencin askerlere ateş açtığı iddiasına dayandırıldı.
Batman valisi ise Mizgin'in ölümüne üzüldüğünü söylerken bile bunun
sorumluluğunu araçlarına yabancıları alan ailesinin üzerine yükleme
cüretini gösterebildi.
Ve daha niceleri... 1989'dan beri bölgede 342 çocuk yaşamını kaybetti.
Devlet bu çocukları
korumamakla kalmadı, aynı zamanda bu olayların tekrar etmemesi için
gösterilmesi gereken tavrın hep çok uzağında kaldı.
Orhan Miroğlu, 2006 basımı "Ona Zarfsız Kuşlar Gönderin - Uğur Kaymaz
Kitabı"nı işte bu çocuklara adarken onlarla birlikte şu insanlardan da
bahsetmişti:
"Çocuklarını öldürmeyen bir ülkede yaşamanın onurunu kaybettiğimizi
düşünen, ama bu onuru yeniden kazanmanın peşinden gidenlere;
Suçun her defasında cezasız kalmasından bıkan insanlara."
İşte bu sözler aslında meselenin özünü ortaya koymakta. Bu suçlar
cezasız kalıyor; çocuklar öldürüldüğünde, kafaları gözleri
patlatılırcasına dövüldüklerinde, mayınlara denk gelip sakat
kaldıklarında, yetişkinler gibi yargılandıklarında, o cezaevlerine
tıkıldıklarında...
Çocukların masumiyeti devlet için yeterli değil; onlara zarar verenin
omzunda apoleti, elinde zimmetli silahı olduğu sürece işlenen suçların
faturası kimselere kesilmiyor. Ruhları kirlenmiş, kirletilmiş eli kanlı
katiller yaptıklarının yanlış olduğu asla söylenmeyeceği için tetiği
çekmek konusunda sıkıntı yaşamıyor.
Şimdi bir çocuğun daha hunharca öldürüldüğüne şahit olduk. 14 yaşındaki
Ceylan, annesinin makarna yapmasını isteyip ayrıldığı evine dönemedi.
İki karakolla bir askeri taburun ortasında kalan bölgede hayvanları
otlatırken nasıl olduğu hala net olarak açıklanamayan; tuhaf bir
bilirkişi raporuyla yumuşatılmaya çalışılan bir patlamayla can verdi.
Ceylan Önkol'un ağabeyi patlamanın ardından tanık oldukları manzarayı
şöyle anlatmıştı:
"Karın bölgesine isabet etmiş. Kız kardeşimin parçalarını ağaçların
tepesinden topladık. Vücudundaki bazı parçaları kendi elimizle çıkardık.
Ceset başında bekleyerek ağıt yaktık. Altı saat boyunca savcı ve
doktorun gelmesini bekledik. Bazı milletvekillerini aradık. Sonunda
savcı, can güvenlikleri olmadığı gerekçesiyle cesedin Abalı Karakolu'na
getirilmesini istedi. Biz de başka köyden tabut bularak, ceset
parçalarını battaniyeye sararak kendi imkanlarımızla Bingöl'e bağlı
Abalı Karakolu'na götürdük. İnsan hayatı bu kadar ucuz mu? Neden
sahiplenen olmuyor?"
Ceylan'ın evinin 200 metre uzağında bu şekilde can vermesi o kadar
"sıradan" bir durum olmalı ki yetkililer için, cansız bedenine bile hak
ettiği değeri göstermediler. Anasını, yavrusunun parçalarını toplayıp
eteğine doldurmaya layık gördüler. Gidip bir kız çocuğunun cesedini
almaya, olay yerini incelemeye, otopsiyi yapmaya tenezzül etmediler.
Olay yerini kaydedenler, ellerine bir kamera ve fotoğraf makinası
tutuşturulan bir imamla bir köylü; otopsiyi yapanlarsa hastanede çalışan
bir temizlikçiyle Lice Adliyesi'nden bir memurdu. Onların hazırladığı
adli raporda, patlayıcı madde sonucu ölümün gerçekleştiği ve parçalanmış
cesette patlayıcı maddeler bulunması nedeniyle otopsiye gerek
duyulmadığı yazıyordu.
Bir insan hayatına bu derece duyarsız davranılmasına alışık olduğumuz
bir coğrafyada yaşıyoruz; ancak bu durum bir çocuk için bile
değişmeyince kanımızı dondurmayı başarıyorlar her defasında. Çünkü
sistem ne kadar vahşi olursa olsun en azından bireylerin bir çocuğun
ölümüne karşı bu kadar umursamaz davranmasını görmekten insaniyet namına
utanç duyuyoruz.
Birçok cinayet gibi bunun da hasıraltı edilmesi umulmuştu elbet, başka
türlüsü beklenemezdi. Ancak kamuoyu baskısıyla bir takım açıklamalar
yapılması gerekiyordu. Sorumlular bunu da utanmazlıkla yapmaktan
çekinmediler. TSK'nın açıklaması kendilerine karşı yürütülen "asimetrik
psikolojik harekat" üzerineydi. Bir çocuğun yaşamını korumak yerine
koskoca bir kurumu korumayı daha uygun görmüşlerdi bu durumda. Bu
noktada bir asimetri olduğu açık ancak bunu TSK ile aynı şekilde
yorumlamak pek mümkün görünmüyor.
Tanıkların havada süzülen bir uğultunun ardından patlama duyduğunu
söylemesine rağmen, yetkililer inatla bunun yerde bulunan bir patlayıcı
maddeden kaynaklandığını ispata giriştiler. Önce mayın dendi, daha sonra
Ceylan'ın elleri ve ayaklarının değil, karın bölgesinin parçalanmasının
üzerine gidilince daha tumturaklı bir raporla ortaya çıktılar. Bu
kızcağız asla ve kat'a "vurulmuş" olamazdı. Diyarbakır Emniyet
Müdürlüğü'nün hazırladığı raporda şu ifadeler geçiyor:
"Çevredeki ağaçların tepe ve dallarında havan atışına benzer, aşırtma
atış izine rastlanmamıştır. Şayet Ceylan Önkol'un vücuduna havan, roket
veya top mühimmatı isabet etmiş olsaydı vücut bütünlüğü bozulacak
şekilde parçalara ayrılmış olması gerekirdi. Ayrıca Ceylan Önkol'a yakın
bir noktaya havan, roket veya top mühimmatı düşmüş olsa daha derin bir
patlama çukuru oluşması, etraftaki diğer ağaçlarda da ısı ve parça
etkisiyle zarar meydana gelmesi gerekirdi. Tüm bu hususlar dikkate
alınarak yapılan genel değerlendirme neticesinde, Ceylan Önkol'un menşei
ve modeli tespit edilemeyen daha önce araziye atılmış ancak patlamadan
kalmış 40 mm'lik bomba atar mühimmatına elindeki tahra ile vurarak
patlatması neticesinde hayatını kaybettiği kanaatine varılmıştır."
Sonuçta devlet, Ceylan'ın vurulmadığını ispat edecek bir rapor
hazırlatmış, bin dereden su getirerek bunu açıklamaya çalışmıştır. Oysa
elleri, kolları hasar görmeden, karın bölgesinin parçalanmış olması,
Ceylan'ın hedef alınarak vurulmuş olma ihtimalinin çok güçlü olduğunu
gösteriyor. Bunun aksini bir rapor nasıl bu kadar kesinlikle öne
sürebilir ki? Sorumlular halkı orağa benzeyen bir alet olan tahranın
mühimmatı patlatacağına inandırmaya çalışmakta; oysa hala sapasağlam
halde Ceylan'ın ailesinde bulunan tahrayı incelemek üzere bile
istememiştir. Raporu açıklayanlar aynı zamanda sivil vatandaşın olay
yerine gelerek patlamanın merkezini bozmuş olduğunu da söyledi.
Yetkililerin gelmeye tenezzül etmediği olay yerinin bozulmasının
faturası da yine Ceylan'ın ailesi ve komşularına kesilmiş oldu böylece.
Tüm bunlar doğru olsa bile, bir çocuğun kendisini öldürdüğünü iddia
ederek işin içinden sıyrılmayı, her koşulda sorumluluğu almayı -her
zamanki gibi- tercih etmiştir. Devlet ya da TSK, hiçbir açıklamada
buna dolaylı yoldan sebep olunduğu için bile özür dilemeyi uygun
görmemiş halde karşımızda durmaktadır.
Tayyip Erdoğan ise, ne AKP'nin açılımlarından bahsederken, ne de
Davos'ta efelik taslarken bunca yıldır bu topraklarda öldürülen
çocukları önemsiyordu. "Çocuk da, kadın da olsa gereken müdahale
yapılır" cümlesini sarf etmekte beis görmeyen Başbakan için Ceylan Önkol
ve yıllardır katledilen çocuklar Filistinli olmadıkları için yeterince
masum değiller demek ki.
Yaşıyor olmaktan utanç duymamıza sebep olacak daha kaç ölüm göreceğiz?
Kürt illerinde devletin silahlı güçleri tarafından dövülen, yetişkinler
gibi tutuklanıp yargılanan, türlü türlü şekillerde öldürülen çocuklar
oldukça utancımız büyüyecek. Bu utançtan belki hiç kurtulamayacağız ama
Ceylan ve tüm büyüyemeyen çocuklar için adalet istemeye devam edeceğiz.
Gerçek anlamda adalet, Kürt sorununda demokratik çözüm ve barış ortamı
çocukları ölümden ırak tutacaktır. Bu topraklar daha fazla çocuğu
bağrına gömmek istemiyor!
Demokratik Toplum Partisi (DTP) Diyarbakır Milletvekili Gültan
Kışanak'ın
Ceylan Önkol'un
patlayıcı nedeniyle ölümüyle ilgili Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a
verdiği soru önergesi:
1. Ceylan Önkol, gündüz vakti, 2 karakol ve bir askeri taburun yakınında
yer alan bir yerleşim yerinde ölmüştür. Bu koşullarda savcının
"güvenlik" gerekçesiyle olay yerine gitmemesi mantıklı mıdır?
2. Savcıya, her hangi bir makamdan, olay yerine gitmemesi için bir
telkinde bulunulmuş mudur?
3. Olay yerinin güvenli olmadığına kim, hangi gerekçeyle karar
vermiştir?
4. Olayın yaşandığı mezraya birkaç kilometre mesafede olan ve emrinde
zırhlı araçlar, patlayıcı tarama cihazları bulunan Tapantepe Taburu,
Cumhuriyet Savcısı'nın olay yerine gidip, gerekli incelemeyi yapması
için güvenlik önlemleri alamaz mıydı?
5. Olayın kamuoyunda yankı bulması üzerine, olaydan üç gün sonra
Cumhuriyet Savcısı, olay yerine gidebilmiştir, aynı koşullar olay günü
de sağlanamaz mıydı?
6. Cumhuriyet Savcısı'nın Ceylan Önkol'un öldüğü gün, olay yerine
gitmemesi, olay yeri inceleme tutanağının tutulmaması, delillerin
usulüne uygun olarak toplanmaması, olayı karanlıkta bırakmaya yönelik
bir yaklaşım değil midir?
7. Diyarbakır il merkezinde donanımlı adli tıp kurumu olmasına rağmen,
Abalı Karakolu Nizamiyesinde, pratisyen hekim ve temizlik işçileri
eşliğinde otopsi yapılmasının sebebi nedir?
8. Ceylan Önkol'un cesedinin 6 saat olay yerinde bırakılması, savcının
olay yerine gitmemesi, otopsinin bir karakolun nizamiyesinde, usul
yerini bulsun diye yapılması, görev ihmali değil midir?
9. Konuyla ilgili soruşturma başlatılmış mıdır?
10. Ceylan Önkol'un yaşamını yitirdiği gün, Tapantepe Taburu'ndan atış
yapılmış mıdır? Yapılmışsa hangi gerekçeyle, hangi istikamete ve kimler
tarafından yapılmıştır?
11. Son günlerde bölgede sivillerin yaşamını yitirdiği birçok olay
yaşanmaktadır, sivil yerleşim alanlarını hedef alan askeri atışların ve
bunun yol açtığı ölümlerin önlenebilmesi amacıyla ne tür tedbirler
almayı düşünüyorsunuz?
Altın Portakallar Ceylan için
Bu yıl 46.'sı düzenlenen ve 16 filmin yarıştığı Uluslararası Antalya
Altın Portakal Film Festivali ödülleri sahiplerini buldu. 'Bornova
Bornova' ve 'Kosmos' en iyi film ödülü alırken, 'İki Dil Bir Bavul' ise
en iyi ilk film ödülüne değer görüldü. Ödül töreninde ödüllerini alan
Kürt sinemacılar ödüllerini Ceylan Önkol'a adadı.
'5 Nolu Cezaevi' ile En İyi Belgesel Ödülü'nü paylaşan Çayan Demirel,
'Bu ödülü Diyarbakır Lice'de oyuncak yerine bomba ile oynayan Ceylan
Önkol'a atfediyorum' dedi.
Katıldığı festivallerde prestijli ödül ve övgüler alan 'İki Dil Bir
Bavul' filminin yönetmenlerinden Özgür Doğan da ödülünü aldıktan sonra
yaptığı konuşmada anadilde eğitim hakkının en doğal insan hakkı olduğuna
dikkat çekerek, 'Bu ödülü ikinci dilini henüz öğrenemeden bir havan
topuyla öldürülen Ceylan Önkol'a armağan ediyorum. Gellek spas' diye
konuştu.
Ceylan Önkol olayına dikkat çeken bir başka ödül sahibi ise Volga Sorgu
oldu. 'Kara Köpekler Havlarken' isimli filmdeki performansıyla En İyi
Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü'ne layık görülen Sorgu da yaptığı konuşmada,
'Benim iki kız kardeşim var, Melike ve Gizem, bu ödülü onlar için ve
Ceylan Önkol için alıyorum' dedi. 'Min Dit' filmindeki öykü yazarlığıyla
ödüle değer görülen gazeteci Evrim Alataş da ödülünü aldıktan sonra
ödülünün kardeşlik ödülü olmasını dilediğini belirterek, ödülünü
Diyarbakırlı çocuklar için aldığını ifade etti. (ANF)
|
RIDVAN TURAN
N. ZAFER TAHİR OZAN
AFŞİN DEMİR
GÜNAY KUBİLAY
NURETTİN ALDEMİR
FİLİZ KURNAZ
KEREM CANİK YEŞİM ERGÜN GÜLEREN EREN R. PAMİR
NURŞEN YILDIRIM |
||