![]() |
![]() |
||
|
Sosyalist Demokrasi, 12 Eylül 2009, Sayı: 83 |
|||
|
6-7 Eylül Olayları ASLIHAN UMAR |
|||
|
6-7 Eylül olaylarını, Birinci Dünya Savaşından önce başlayıp
İttihat-Terakki eliyle uygulamaya konulan, “Anadolu’nun gayri-Türk
unsurlardan arındırılması”
planı çerçevesinde anlamak gerekir, kuşkusuz bu süreç aynı hedefe
kitlenmiş bir kadrosal devamlılık ve gelenek eliyle gerçekleştirilmiş
uzunca bir zaman dilimini kapsamaktadır.
Savaş yıllarında tüm Anadolu’ya yayılan ve “Anadolu’nun
homojenleştirilmesi”
planının bir parçası olarak gerçekleştirilen etnik temizlik coğrafyanın
demografik yapısının ciddi oranda değişmesine neden olmuştur. Vücuttaki
tümörler olarak adlandırılan gayrimüslim topluluklar kimi zaman ülkeler
arası protokollerle (Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan) zorla nüfus
değişimine tabi tutuldular. Kimi zaman bu resmi ve hukuksal görüntünün
yanında İttihat-Terakkinin
gayri-resmi işlerini yaptırmak için kurduğu şebeke-i hafiye (gizli
örgüt) aracılığıyla köy baskınları, haneye tecavüzler, katliamlar ve
çeşitli zor aygıtlarıyla yerlerinden yurtlarından edildiler.
Ermeni soykırımından önce kullanılmaya başlanan bu çifte mekanizma
devletin yetkili ağızlarınca da “hıyanetleri görülen unsurlardan
memleketin temizlenmesi” biçiminde ifade edilmiş ve sonucunda ortaya
çıkan eylemler Anadolu’nun etnik yapısının tümüyle değişimine yol
açmıştır. 1914 yılı sayımlarına göre 17,5 milyon civarında olduğu tahmin
edilen Anadolu nüfusunun üçte-biri yer değiştirmeye uğramış, zorunlu
sürgün ve imhalarla yok edilmiştir.
Türkiye burjuvazisi ilk büyük sıçramasını ve sermaye birikimini, savaş
ortamının getirdiği kaos ortamında yolsuzluklar, vurgunlar, karaborsa
yöntemlerini kullanarak, azınlıkları zorla mülksüzleştirerek, tehcir
sırasında da azınlıkların elinde bulunan bağ, bahçe, toprak, ev, dükkan
fabrika ne varsa yağma, gasp ve vurgunlar ile el koyarak yapmıştır.
Bugün Türkiye’de sermaye birikimini elinde bulunduran Sabancı’ların
Koç’ların zenginlikleri tamamen tehcir sırasında el konulan azınlık
mallarına dayanmaktadır. Halen Osmanlı tapu kayıtlarının açılmamasının
temel nedeni budur. Milli Güvenlik kurulu Tapu ve Kadastro Genel
Müdürlüğü’ne gönderdiği gizli yazıda Osmanlı tapu kayıtlarının
Türkçeleştirilerek bilgisayar ortamına geçirilmesine Türkiye’deki
sermaye dengesini önemli ölçüde sarsacağı için karşı çıkmıştır.
1923’ün Ocak ayında “Batı Trakya dışındaki yerleşik Müslüman Türkler ile
İstanbul dışında yerleşik Rum Ortodokslar zorunlu göçe tabi
tutulacaktır” biçiminde Türkiye ve Yunanistan tarafından karar altına
alınan mübadele sözleşmesi de 1 milyon 200 bin Rum’un karşı kıyılara
zorunlu göçü anlamına geliyordu.
1934 yılında Trakya olayları olarak bilinen ve Yahudileri zorunlu göçe
sevk eden saldırılarla Kürtlere yönelik uygulanan iskan politikaları da
Kemalist elitin batılı, modernist tarzda bir başarılı ulus-devlet
yaratma politikası olarak değerlendirilmelidir.
Tüm bunlar yetmemiş olacak ki 6-7 Eylül öncesi son büyük vurgun da 1942
yılının sonlarında icat edilen Varlık Vergisi ile oldu. Varlık Vergisi
savaş yıllarında haksız biçimde servet biriktirenlerden bahsetse de açık
biçimde Müslüman ve Müslüman olmayanları ayırıyordu. Uygulamada
gayrimüslim azınlıklar; Musevi, Rum, Ermeni ve Levantenler ellerinde
bulundurdukları sermaye birikimiyle kıyaslanamayacak ölçüde büyük oranda
vergilendirildiler. Vergisini birkaç gün içinde yatırmayanlar için ise
Erzurum-Aşkale’de çalışma kampı hayata geçirilmişti bile. Böylelikle
açık biçimde azınlıkların ticari hayatına son vermek üzere tasarlanmış
bu uygulama yine Türk-Müslüman burjuvazisinin resmi bir politika olarak
azınlıkların mallarına el koyup güçlenmesi ve milli burjuvazinin
yaratılması anlamlarına geliyordu. Anadolu’yu Sünni-Müslüman ve Türk
kılmak hedefine böylelikle adım adım ulaşılıyordu.
İşte 6-7 Eylül olayları ancak böyle bir tarihsel planla anlaşılabilir.
Ege ve Batı Anadolu’da Rum ahalinin göçe zorlanması, yine Yahudilerin
zorunlu göçü, savaş döneminde Ermeni’lerin tüm Anadolu’dan
temizlenmesi... Etnik homojenleşme ile Anadolu’nun Müslüman-Türk
kılınması, burjuvazinin millileştirilmesi... Bir CHP raporunda da
belirtildiği gibi başlanan işin bitirilmesi gerekmekteydi: “Anadolu’da
bugün Rum yok denecek kadar azdır. Hiçbir yerde ilerde bir tehlike
teşkil edecek durumda değildir. Binaenaleyh Rumlar için esaslı bir
tedbir alınması gereken yerimiz İstanbul’dur. Bu hususta söylenecek tek
söz, İstanbul’un fethinin 500. yıldönümüne kadar İstanbul’u tek Rumsuz
hale getirmektir”
6-7 olayları böyle bir hedefin sonucuydu,
görünürdeki nedeni ise dış politikayla ilgiliydi. Kıbrıs sorunu
1955 yılında Türkiye’nin gündeminde baş sıraya oturmuştu. Rumların
İngiliz sömürgeciliğine karşı başlattıkları ayaklanmalarda Türkiye
adanın İngilizlere ait olduğunu bildiriyor İngiltere’nin adadan
çekilmesi durumunda adanın Türkiye’ye verilmesini talep ediyordu.
Yunanistan hükümeti ise adanın anavatana bağlanmasını (ENOSİS)
talep ediyordu. 27 Ağustos’ta Londra’da 7 Eylül’e kadar süreceği
planlanan Yunanistan,
Türkiye ve İngiltere’nin hazır bulunduğu görüşmeler yapılmaya başlandı.
Londra görüşmelerinde Türkiye’yi temsilen bulunan Dışişleri Bakanı Fatin
Rüştü Zorlu Ankara’ya çektiği şifreli telgrafta görüşmelerin Rumların
lehine devam ettiğini, dengeleri Türklerin lehine çevirecek bir şeyleri
olmasını salık veriyordu.
Dönemin istihbarat örgütü MAH’ın hizmetinde bulunan İstanbul Ekspres
gazetesinin 6 Eylül günkü öğlen baskısı Yunanlıların Atatürk’ün
Selanik’teki evine bomba
koyduğu haberi ile çıktı aynı gün İstanbul’da üniversite öğrencilerinin
olayı kınayan protesto gösterileri önceden harfiyen tertiplenen
provokasyonun startını vermiş oldu. İstanbul Ekspres gazetesi Atamızın
Evi Bombalandı başlığıyla ikinci baskısını da yaptı “Kıbrıs Türk’tür
Cemiyeti ve İstanbul Yüksek Okullar Talebe Birliği üyelerince büyük bir
hızla dağıtımının yapılması sağlandı. Zaten Demokrat Parti’nin
desteğiyle kurulan Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti ile İstanbul Yüksek Okullar
Talebe Birliği azınlıklara karşı uzun süredir şovenist bir dalganın
zeminini oluşturmaktaydılar.
Başta İstanbul olmak üzere İzmir ve Adalar’da memleketin pek çok ilinden
otobüslerle getirilen yağmacılar yerel halkın da katılımıyla İstanbul’un
52 yerinde, ağırlıklı olarak Beyoğlu ve Karaköy’de, Adalar’da ve
İzmir’de Rumlar başta olmak üzere gayrimüslimlere ait dükkanları,
evleri, kiliseleri ve hatta mezarlıkları tahrip ettiler, yağmalar, ırza
tecavüzler gerçekleşti. Olayların seyrinden haberdar olan ordu
birlikleri, kolluk kuvvetleri yağmacı güruha müdahale etmek bir yana
yardımcı oldular. Yağmaya katılan üniformalı polisler bile oldu, polis
tankları kürsü oldu. Gece yarısı hükümet göstermelik sıkıyönetim ilan
ederken ertesi günün sabahında erken saatte sıkıyönetimi kaldırdı ve
olaylar 7 Eylül’de de aynı biçimde devam etti. 7 Eylül gecesi yeniden
sıkıyönetim ilan edildiğinde bilanço çok ağırdı.
6-7 Eylül Olaylarının sadece Kıbrıs’la ilgili olarak Rum nüfusa yönelik
bir misilleme olmadığının en büyük kanıtı tahrip edilen yerlerin yüzde
59’unun Rumlara, yüzde 17’sinin Ermenilere, yüzde 12’sinin Yahudilere
ait olmasıdır. Olaylardan sonra mülksüzleştirilen, çaresiz bırakılan tüm
umutlarını, güvenlerini yitiren 1924’deki sayımlarda 1 milyonluk nüfusun
içinde 280 binini oluşturan Rumlar başta olmak üzere (bugün bu sayının
1500-2000’lere indiği görülüyor) gayrimüslimlerin pek çoğu büyük bir göç
dalgası ile vatanlarını bırakarak bir daha gelmemek üzere gittiler.
Olaylar üzerine İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilir önce Kıbrıs Türk’tür
Cemiyeti ve İstanbul Yüksek
Okullar Talebe Birliği etrafında yürütülen soruşturmanın seyri Demokrat
Parti’nin manevrasıyla ‘yaşananlar komünist işidir’ denilerek
değiştirilir ve bu sayede yeni bir komünist avına girişilir. Ancak
Yassıada Yargılamaları sırasında olayların Demokrat Parti eliyle
tezgahlandığı net bir şekilde ortaya çıkmıştır. O günlerde Özel Harp Dairesinde çalışan eski MGK genel sekreteri emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu bir röportajda “6-7 Eylül olayları Özel Harp Dairesi işiydi ve muhteşem bir örgütlemeydi. Amacına ulaştı” diyerek devleti kurtarmanın temel yönü olarak ifade edilen azınlıkların mülksüzleştirilmesi yoluyla Osmanlı’dan bu yana gelen sivil askeri bürokrasinin eliyle gerçekleşen milli burjuvazinin yaratılması hedefinin gerçekleşen başarısından söz ediyordu. Bugün açık olarak bilinmektedir ki sermaye birikimini elinde bulunduran, sömürü sisteminin devamını tarihsel bir açgözlülükle sürdüren, bu ülke insanlarının alınterini hak hukuk tanımadan sömüren burjuvaların kursağından geçen her lokmada bu ülkeden zorla gönderilen tüm halkların da büyük acılarla damıtılmış gözyaşları vardır. İki kıyının güzel insanları elbette yürüttüğümüz evrensel mücadelemizle bir gün bunun da hesabını soracaktır.
|
■ Bu Oyuna Artık Devam Etmek İstemiyoruz |
||