![]() |
![]() |
||
|
Sosyalist Demokrasi, 12 Eylül 2009, Sayı: 83 |
|||
|
Barış Sürecinde Kadınlar YEŞİM ERGÜN |
|||
|
Yıllardır içinde büyüdüğümüz militer yapıyı eleştirmek ve değiştirmeye
çalışmak… Her defasında devletin şiddetine maruz kalmak ama yılmamak.
Barışa giden yolda durmadan savaşmak… İşte içinden geçtiğimiz süreci
kısaca böyle anlatabiliyorum.1 Eylülün üzerinden, yani Nazi ordularının
Polonya’yı işgaliyle başlayan 2. paylaşım savaşının ardından 70 yıl
geçti. 70 yıl sonra bugün hala savaşlarla, işgallerle, çatışmalarla
insan hayatı, insanlık değerleri, en temel insan hakları ayaklar altına
alınarak, dünyamız, bölgemiz, ülkemiz, bir cehenneme çevrilmektedir.
“Militarizmin alabildiğine şiddetlendirildiği bir salgın olarak kadına
yönelik şiddet salgını devam ettiği süreçte gerçekten barış olamaz”
.”(1) Kadına yönelik şiddet ile militarizm arasındaki bağlantıyı doğru
kurmak ve tüm kadınların yaşadığı şiddet kuşatmasını buradan tahlil
etmek; bu şiddeti sona erdirecek mekanizmaların yaratılması açısından
önemlidir.
Militarizm kendisini ötekine karşı güç teorisi üzerinden var etmektedir.
Böylece askeri harekâtlar ile kadına yönelik saldırılar arasındaki
bağlantıyı daha kolay kurabiliriz. Bu güç teorisinin gerçek olabilmesi
için halklar, kültürler vb. arasında farklılıklar yaratarak ötekini
tanımlamak bir zorunluluktur. İki grup arasındaki farklılıklar
vurgulanarak, öteki olanın daha aşağı olduğu savunulur. Sonuç olarak da
tüm tanımlamalar yapıldıktan sonra da öteki olan yok edilmesi gereken
olur. Tüm kültürlerde, bilindiği gibi kadın ötekidir. Ve aşağılanandır.
Bunu niye söylediğimi açıklamama gerek yok sanırım. Yüzyıllardır var
olan tüm sistemlere eklemlenerek gelen erkek egemen sistemin işleyişine
bir göz atmak bile bunun kolayca anlaşılmasını sağlayacaktır.
Militarizm, şiddet ve ataerkinin insanlar tarafından norm olarak kabul
edilerek toplumsallaşmasında büyük bir rol oynamaktadır.
Kadınlar erkeklerin mülkü olarak görülür ve dolayısıyla korunması,
kollanılması gereken varlıklar olmanın ötesine geçemezler bir türlü.
Fikir yürütmeyi buradan devam ettirirsek kadınlar birçok kültürde
erkeğin ya da ülkenin onuru sayılarak saldırıların hedefi haline
gelirler. Bu nedenlerden ötürü, tecavüz ve kadına yönelik cinsel
saldırının diğer biçimleri her zaman savaşın veya çatışmanın bir
parçasıdır. Kadınlar saldırılabilinecek, “leke sürülebilecek” veya mülk
olarak varsayıldıklarında, düşman kadınlaşır. Saldırıyı meşrulaştırmanın
da bir yöntemi bu oluverir. Aşağılamanın, küçük düşürmenin, yok etmenin
aracı olarak kadın bedenine saldırının tarihin çok eski zamanlarından
beri uygulanan bir yöntem olduğu bilinmektedir. Ruanda’da 1994
soykırımında en az 250.000 kadına tecavüz edilmesi,1990’lar boyunca
20.000’den fazla Müslüman kadının Bosna’daki etnik temizliğin bir
parçası olarak tecavüze uğraması, Kuzey Kürdistan’da taciz edilen,
tecavüze uğrayan ve cinsel istismara maruz kalan (elimizde net bir
sayısı olmamakla birlikte -bu durum bile nasılda belleksizleştirilmek
istenmemizin bir göstergesidir-) onlarca askerin tecavüzüne uğrayan
adları belleklerimize kazınmış Ş.E. gibi yüzlerce kadın var bildiğimiz.
Militarizm kendini ordu, askeri üsler, emniyet güçleri gibi tüm
silahlı güçlerin yanı sıra sosyal yaşamda da konumlandırır. Okullar,
kamusal yaşam, aile ilişkileri, her gün okunan düzenli marşlar… Okuldan
işyerine uzanan ast üst ilişkileri, otoriteye sorgulamaksızın boyun eğme
ve daha sayamadığım birçok şekilde itaat etme zincirine eklemleniriz her
gün.
Fuhuş askeri eylemlerin en önemli etkilerinden biri olmaktadır.
Kadınlar, iş vaadiyle yanıltılma, aileleri tarafından satılma, kaçırılma
gibi çeşitli gerekçelerle ordu için fiilen seks kölesi haline
getirilmektedir. Kadın ticareti güzergâhlarının askeri karargâhların
yanına kadar genişleyebilmesi bu yüzden de hiç şaşırtıcı değildir. Adana
İncirlik askeri üssünün yakınlarında resmi ve gayri resmi fuhuştaki
artış, ya da Filipinler ve eski Sovyetler Birliği’nden 5000’den fazla
kadın 1990’ların ortalarında Güney Kore’de özellikle ABD askeri üsleri
yakınlarındaki barlarda “eğlendirici”ler olarak çalışmak üzere satılmış
olması gibi örnekler bu durumun açık göstergeleridir.
Peki askerliği yapıp gelen erkeklerdeki değişim, “erkek olma süreci”
yani şiddet uygulamayı normalleştirme süreci sonrasında yaşanan
travmalara ne demeli… Savaştan dönen erkekler şiddet uygulama haklarını
genelde kendi çevrelerine taşırlar. Mesela Afganistan’da bittiği
varsayılan savaştan sonra (NATO şemsiyesi altında ABD işgali hala devam
etmektedir) kadınlar için koşullar oldukça kötüleşmiştir. Tecavüz, zorla
yaptırılan fuhuş ve evlilikler, yakıcı asitler, kız okullarının
bombalanması ve kadınların satılması günlük işkenceler arasında yerini
almaktadır. Belleklerimizde hala taze olan Tunceli’de askerlik yaptığı
sırada Sedat Saka’nın iki arkadaşı ile birlikte kendini öldürmesi,
Dağlıca baskını sırasında askerlik yapan Şafak Köksal’ın cinnet geçirip
eşiyle birlikte ailesinden 5 kişiyi öldürmesi sadece son 2 ayda olan
olaylardandır. Tüm bunların yanı sıra askerden dönen erkeklerde kişilik
bozuklukları olduğu, şiddet eğilimlerinde artış olduğu ve bu şiddetin
ilk önce yakınında bulunan kadına yöneldiği ise bilinen bir gerçeklik.
Yukarıda kısaca militarizm ve savaş ile kadına yönelik şiddet arasındaki
ilişkiye değinmeye çalıştım. Peki, savaş ve militarizm hayatımızı bu
denli kuşatmışken, bedenlerimizin ve kimliklerimizin tutsak edildiği bir
ortamda savaş karşıtı olmak neden böylesine zor? Nereden çıkıyor bu
çocuklarını vatana kurban eden anneler ya da asker olmak için gönüllü
kadınlar ya da savaşın kandan beslenen gücünden onur duyan insanlar?
Babalardan çocuklarını korumak için savaşması beklenirken aynı şekilde,
annelerden de savaşan kocalarını ve oğullarını “destekleyen” olmaları
istenir. Sunulu rollerin hepsi bu duruma hizmet etmeye başlar. Ve
böylece militer bir kurguda kendilerine biçilmiş rolü icra eden militer
anneler olmaları beklenir. Çünkü devlet kendi bekasını ancak böyle
sağlayabildiği gibi savaşı da tüm toplum kesimlerince böyle
meşrulaştırabilir.
Hayatın her alanında ikincilleştirilen kadın toplumda bir statü sahibi
edindirilir: “şehit annesi”
ya da “eşi olmak”. Erkek egemen sistem ancak kadını vatana kurban edilen
insanlar yetiştirdiğinde vatandaşlık statüsüne çıkarır. Tüm bunlarla
beraber devlet bilinen en klasik yöntem olan korku salma yöntemini
devreye sokar. Bölünme korkusu ve ötekine düşmanlaşma ile birlikte
mekanizmanın sürekliliğini sağlar. Böylece kadınların savaş sırasında ya
da çatışmalarda ezilmişliklerini görmezden gelmesi sağlanabilecektir.
Militer anne toplumun hakim vatanperlik normlarını temsil etmektedir.
Ulusun askerleri olacak çocuklar doğurur. Oğullarını ”kahramanlar ve
şehitler” olmaları için, kızlarını “kahramanların ve şehitlerin” eşleri
ve gelecek nesil askerlerin anneleri olmaları için büyütür. Aynı
“kahraman ve şehitlerin” ABD’de 1940’lardaki “altın yıldız anneleri”
gibi, mutluluk gözyaşları ile oğullarını savaşa uğurlayan
Sırp anneleri gibi, bu ülkede yıllardır süren kirli savaşta
oğullarını vatan uğruna büyük bir onurla kurban eden Türk anneleri gibi.
Fakat militer annelerin en önemli özelliği barış anneleri, ya da
Arjantin’deki plaza de mayo annelerine göre mağdur ve itaatkâr
olmalarıdır. Onlar liderlerine güvenmelidir. Liderleri de onların
fedakarlıklını takdir etmeli. O artık ulusun kadını ve annesi olmuştur.
Böylece toplumsal cinsiyet rollerimiz militarizm üzerinden kurban edilme
ve kurban etme, adama figürleri ile iç içe geçerek devam eder. Ayrıca
“militarizasyon sürecinin getirdiği dönüşümler içinde, erkeklik ciddi
bir yer tutmaktadır. Erkeklik devletin dayanaklarındandır ve ulusu
oluşturan temel notasyonlardan biridir”(2)
Ulusal güvenlik adına var olan erkelik rollerini daha
pekiştirerek yeni anlamlar yüklemektedir. Tüm bu roller iç içe geçerek
ve giriftleştirerek hayatlarımızı tutsaklaştırır.
Bundan çok değil neredeyse 15 yıl önce savaş karşıtlığı kadınlar
tarafından barış kadını olmakla eş tutulmaktaydı. Ne anlatmak istiyorum?
Yani kadınların doğası gereği barışçıl oldukları argümanı kadın barış
hareketlerinin temel belirleyeni olmaktaydı. Fakat geçen bu sürede
görüldü ki toplumda yerleşen cinsiyetçi söylemle barışı örgütlemek
mümkün değil. Neden? Doğası gereği barışçıl olan kadın, doğası gereği
fedakâr olduğu için, yuvayı yapan dişi kuş yuvayı korumak zorunda da
olduğu için en azılı vatanperver olabiliyor. Vatanı için oğlunu,
babasını, kardeşini feda etmekten çekinmez hale gelebiliyor. ABD’de Irak
işgalini ve kadınların askere alınmasını savunan feministler olduğu gibi
ya da Türkiye’de ulusal çıkarlar uğruna barış yerine savaşı kutsamayı
tercih eden kesimler gibi. Örnekleri çoğaltmak da mümkün.
Bu da göstermektedir ki barış sürecinin örgütlenmesi bizim önümüzde bir
görev olarak durmaktadır. Ama burada en önemli soru gündeme geliyor:
nasıl bir barış istiyoruz ve bu süreç nasıl örgütlenmeli?
85 yıldır uygulanan asimilasyon politikalarının ve 25 yıldır devam eden
savaş ortamının ardından gelinen süreçteki barış tartışmalarından
bahsediyorum.
Bu süreçte savaşa ve işgale karşı direnen kadınların hareketlerine
bakmanın anlamlı ve gerekli olduğunu düşünüyorum.1991 yılında Sırbistan
ve Hırvatistan’da kadınların öncülük ettiği barış hareketini dikkate
alırsak, Sri Lanka’da Singala’lı “annelerin” barış hareketine bir göz
atarsak, Rus kadınların zorunlu askerliğe karşı oluşturdukları hareketi
biraz daha fazla dikkate alırsak, Aralık Montreal katliamı sonrasında
kadınlara yönelik şiddete karşı seslerini yükselten Quebec’li kadınlara
kulak verirsek, bu topraklarda nasıl bir kadın barış hareketi
yaratılmalı sorusuna verilecek cevaplarımızı çoğaltmak ve çeşitlendirmek
mümkün olacaktır. Son dönemde ‘barış için kadın inisiyatifi’ gerek
eylemlikleri gerekse politik vurgusuyla önemli ve anlamlı bir girişim
olduğunu gözler önüne serdi. Fakat oluşturduğumuz örgütlülüğümüzü daha
da güçlendirmeli ve bir an önce özellikle batıda barışa dair söz
söyleyebilen, sözünü örgütlülüğü ile ispat edebilen bir yapıya
büründürmemiz gerekiyor.
Bugün Türkiye’nin barış güçleri, bu topraklarda yaşayan Kürt, Türk ve
bütün halkların eşitlik ve kardeşlik içinde yaşayabilmeleri için gerekli
diyalog ortamının ve demokratik çözüme giden yolun açılması için çok
önemli sorumluluklarla karşıyadırlar. Halklarımızın barış ve demokratik
çözüm talebinin göz ardı edilemez hale geldiği, daha fazla karşılıksız
bırakılamayacağı bugün çok daha net bir biçimde görülmektedir.
Tam bu süreçte erkeklerin cinsiyetçiliğine ve şiddetine karşı sesimizi
daha fazla yükseltmemiz gerekli. Erkeklik unvanının toksik yönü ile
kadınları öldüren militarizm arasındaki bağlantıyı kurmaya ihtiyacımız
var. Gücünü öteki üzerindeki güç kullanmaktan değil içeriden ve
birliktelikten alan sürdürülebilir bir sistem yaratmak için kolları
sıvamak gerekli. Tüm bu süreç boyunca yaşadıklarımızdan bir toplumsal bellek yaratmaya ihtiyacımız var. Kadınlara yönelik uygulanan tüm suçlar cezalandırılmalı, “Artık Yeter! Evlatlarımız Ölmesin” diyen annelerin çığlığı, bedenlerimizin savaş ganimeti görülüp talan edilmesine karşı sokağa çıkan kadınların sesleri, itaat etmek istemiyoruz diyenlerin talepleri ,“Barışı ellerimizle, dayanışmamızla, mücadelemizle öreceğiz” diyen kadınların kararlılığı karşılık bulmalıdır. NOTLAR (1) Lucinda Marshall, “Militarizm ve kadına yönelik şiddet arasındaki ilişki”, 2004, http://www.zmag.org/Turkey/mvkysai.htm. (2) C. Enloe, “Feminizm, Millliyetçilk ve Militarizm”, Ayşegül Altınay, Vatan Millet Kadınlar ve Devlet içinde, s. 189.
|
■ Bu Oyuna Artık Devam Etmek İstemiyoruz |
||